Zebûr Hakkında

Zebûr Hakkında

BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM

Zebûr Hakkındadır  / Orijinal Hali – Şerh

 

Zebûr, Süryânice bir kelimedir ve “kitap” ma’nâsınadır. Bunu, Arablar da kullanmıştır. Hatta Kur’ân’da “Ve küllü şey’in fe alûhu fîz zubur“ ya’nî “Ve onların yaptıkları herşey kitaplarda vardır” (Kamer, 54/52) âyeti inmiştir. Bu-rada “zubur,” kitaplar demektir.

Zebûr, Dâvud (a.s)’a kısım kısım âyetlerden ibâret olarak inmiştir. Fakat Cenâb-ı Hakk’ın indirmesi tamamlanarak Zebûr meydana gelmedikçe, Dâvud kavmine Zebûr’u çıkarmamıştır. Zebûr âyetlerinin inmesi tamamlanınca, bir def’ada kavmine çıkarmıştır.

Dâvud (a.s.) konuşma işinde kelâmı insanların en latîf olanı; karakter i’tibârı ile de, insanların en güzeli olanı bir zâttır. Zebûr’u okuduğu zaman, sesini işiten vahşi hayvanlar ile kuşlar durmaya mecbûr olurdu. Dâvud (a.s), zayıf bedenli, kısa boylu bir adamdır. Fakat şiddetli kuvvet sâhibi idi.

Zamanında kullanılan ilimlere en çok vâkıf olan bir zât idi.

Bilinsin ki, Cenâb-ı Hakk’ın nebîler üzerine indirdiği her kitâba koyduğu ilimler, o nebînin malûm olan derecesi ile uyumludur. Bu ilâhî bir hikmettir. Nebînin kendisine mensûb olan kavmine getirdiği kitapta kendisinin bilmediği bir şeyin bulunması, ilâhî hikmete aykırıdır. Bundan dolayı nebîlere inmiş olan ilâhî kitâbların ba’zısı, ba’zısından üstün olmakla ayrılmıştır. Bu ayrılma, bir resûlün diğer bir resûle göre olan ayrılmasıyla uyumludur.

Bunun için Cenâb-ı Hakk’ın nebîlere indirdiği kitâblar içinde Kur’ân, kitâbların en üstünüdür. Çün-kü Muhammed (s.a.v), nebîlerin en üstünüdür.

İlâhî kelâmdan bir kısmının diğer kısımlarından daha üstün olmaması ge-rekmez mi? diye bir soru soracak olursan, cevâben deriz ki:
– Fâtîhâ’nın Kur’ân âyetlerinin en üstünü olduğuna dâir hadîs ulaşmıştır. Kur’ân âyetleri arasında bir diğerine üstünlük geçerli olunca, ilâhî kitablar ara-sında da üstünlük farkları bulunmasında bir engel yoktur.

Bilinsin ki;
– Zebûr’un genellikle âyetleri öğüt ve nasîhatlardır.
– Bunların dışındaki diğer âyetleri, Cenâb-ı Hakk’a hakettiği şekilde hamd ve senâdan ibârettir.
– Şerîatlara dâir olan âyetler, özel âyetlerdir.
– Şu da var ki, o nasîhatlarda, hamd ve senâlarda, ilâhî hakîkî ilimlere âit âyetler olduğu gibi; Mutlak vücûda, Hakk’ın halka tecellîsine, sihire ya’nî itâat altına almaya, idâreye, mevcûdların hakîkatlerinin gereklerine, kābiliyyetlerle, isti’dâdlara, tâbîat ilimlerine, matematiğe, mantığa, bahislere, hikmete, firâsete ve bunlara benzeyen önemli ilimlere dâir bilgiler mevcûddur. Bunların her birisi işâret yoluyladır.
– Açıklanmasında zarar olmayan bir kısım ilâhî îzâhlar da vardır, ancak bun-lar ilâhî sırlardan bir sırrı ifşâ etmeye sebep olmayacak şekildedir.

Dâvud (a.s.) çokça ibâdet eden bir zât olup, ilâhî keşif ile kuş dilini de bilirdi ve ilâhî kuvvet ile kuşlarla görüşürdü ve istediği ma’nâları hangi söz ile olursa olsun, kuşların kulaklarına ve zihinlerine ulaştırırdı.
Dâvud aleyhisselâm’ın kuşlarla konuşması, yukarıda belirtildiği şekilde ilâhî kuvvet ile olup, onun hâlini bilmeyenlerin zannettiği gibi değildir. Bu şekilde zannedenler, kuşların terimlerine mahsûs sözler üzerine bir lügat ile Dâvud’un onlarla konuştuğuna inanırlar.

Oysa hakîkât böyle değildir. O kuşların muhtelif seslerinden çıkan muhtelif ma’nâları anlamak sûretiyle, kuşlarla konuşurdu. Bu ilâhî keşif yoluyla gerçekleşen bir hâldir. Dâvud (a.s)’ın oğlu Süleymân (a.s)’ın “ullimnâ mentıkat tayrı“ (Neml, 27/16) “Kuş dili bize öğretildi,” demesinin ma’nâsı, bu keşfe işârettir.

Bu kuşlarla konuşma, Dâvud (a.s)’da süreklilik arz eden özel bir hâl oldu-ğundan, yukarıda belirtildiği şekilde, kuşların arasında birbirleriyle konuşmaya mahsûs bir lügat vardır, zannına kapılanlar olmuştur.
Bu tür yanlış zanna kapılanlar, “Dâvud (a.s)’ın bu konudaki idrâkinin ve ko-nuşmasının, bu husûsta belirlenmiş olan o lügatı bildiğinden dolayı olduğu,” düşüncesindedirler.

Oysa hakîkât böyle olmayıp, belirlenmiş bir lügat olmadığı halde, Dâvud’un anladığı ma’nâ, kuşların çıkardığı seslerdendir. Kuşlara bir hâl geldiği vakit, çı-kardığı sesi kuşların ve başkalarının anlaması, ilâhî ilhâm türündendir. Çünkü kuşların rûhunda latîflik vardır; kendilerine mahsûs hallerde, o hâle uygun bir tür ses çıkarırlar ve o sesi kuşlardan yâhut insanlardan ilhâm ile anlayabilen an-lar. Bu durum diğer hayvanlarda da aynen böyledir. Kısaca, Dâvud (a.s.) kuşla-rın seslerinden olsun, diğer hayvanların seslerinden olsun, anladığını, ilâhî keşif ile anlardı.

Dâvud (a.s), kuşlardan veyâ diğer hayvanlardan birine bir şey söylemek is-tediğinde, isterse Süryânîce söyler, isterse başka dille, isterse kuşların veyâ di-ğer hayvanların sesleriyle ses çıkararak, o hayvana ilâhî kuvvet ile ne istediğini anlatırdı. Bu yüksek hâl, Dâvud (a.s) için ilâhî bir ihsandır. Bu şekilde konuşma, sâdece Dâvud (a.s) ile Süleymân (a.s)’a mahsûs ve onlarla sınırlı olmayıp, bütün halîfeleri kapsamına alan genel bir husûstur. “Halîfeler” derken, en büyük ilâhî halîfeliğe nâil olan yüce zâtları kastediyoruz.

Bu konuşmanın Dâvud (a.s) ile Süleymân (a.s)’a tahsîsi edilmesi ve kendileri ile sınırlanması, mûcize şeklinde ortaya çıkmasındandır. Yoksa “ferdler”den ve “kutublar”dan her zât için, vücûd memleketinin her yerinde tasarruf hakkı var-dır. O tür yüce erler, gecede ve gündüzde gerçekleşen her hareketi bilebilirler. Kuşların lügatını anlamak ise, onlar için en kolaydır. Hattâ Şiblî (k.s) demiştir ki:

– “Karanlık gecede, kara taş üzerinde kara karınca hareket eder ve ben onu işitmezsem, bana verilen velâyetin hîleli ve hakîr olduğuna inanmam lâzım ge-lir.” Başka birisi de,
– “Ben, bu tür hareketleri bilmem, nasıl diyebilirim; çünkü, o tür hareketler benim kuvvetim sâyesinde oluşan şeylerdir. Onların hareket ettiricisi benim. Hareket ettiricisi olduğum şeyi, ben nasıl bilmem, derim?” demiştir.

Hadîs-i şerîfte de ulaşmıştır ki, “Resûlullah (s.a.v), bir cinnîyi tutarak mes-cidin direğine bağlamak istedi. Sonra, Süleymân (a.s)’ın duâsını tefekkür etti de, cinnîyi salıverdi.” İşte bu izâhtan anlaşılmıştır ki, Süleymân (a.s)’ın “rabbig-fir lî veheb lî mülken lâ yenbagî li ehadin min ba’dî” (Sâd, 38/35) “Rabbim mağfiret et, bana bir mülk ihsân et ki, benden sonra o mülk kimseye verilme-sin” demekten kastı, bu tür ilâhî halîfelik ile iddiâyı ve zuhûru talep etmektir.

İşte bu Süleymân (a.s)’ın istediği, tam bir şekilde kendisinden sonra kimseye verilmemiştir. Fakat ba’zı husûslarda olmak üzere, nebîlerde ve nebîlere tâbi’ olan evliyâda o ilâhî halîfelik zuhûr etmiştir.

Bilinsin ki;
– Zebûr, işârette fiilî sıfatların tecellîlerinden ibârettir.
– Tevrât ise, yalnız sıfâtî isimlerin hepsinin tecellîlerinden ibârettir.
– İncil, yalnız zâtî isimlerin tecellîlerinden ibârettir.
– Furkân, ister zâtî olsun, ister sıfâtî olsun, isimlerin ve sıfatların hepsinin te-cellîlerinden ibârettir.
– Kur’ân ise, zâtın saltlığından ibârettir.

Kur’ân’a, Furkân’a, Tevrât’a âit gerekli izâhlar yukarıda geçmiştir.

Zebûr’un fiilî sıfatların tecellîlerinden ibâret olmasının sebebi, ilâhî kudrete dönük fiillere âit kısımların tafsîline âit olmasındandır. Bunun için Dâvud (a.s.);
– Âlemde Allâh’ın halîfesi oldu ve Zebûr da, kendisine vahyolunan hüküm-ler ile zuhûr etti.
– Sâbit dağları yürütür;
– Demiri yumuşatır;
– Mahlûkların hepsine hükmü geçerli olurdu.

Sonra bu mânevî saltanâta Süleymân (a.s) vâris oldu. Süleymân (a.s), Dâvud (a.s)’ın vârisi, Dâvud (a.s) ise mutlak olan Hakk’ın vârisidir ki, bundan dolayı Dâvud (a.s), daha üstündür. Çünkü Cenâb-ı Hak, halîfeliği ilk olarak ona ihsân etti ve “Yâ dâvûdu innâ cealnâke halîfeten fîl ardı” ya’nî “Ey Dâvud, muhak-kak ki Biz, seni yeryüzünde halîfe kıldık” (Sâd, 38/26) ilâhî hitâbına o mazhar oldu. Süleymân (a.s) için de böyle bir mazharlık olmuşsa da, kendisiyle sınırlı olarak sâdece gerçekleşen ihsânı daha sonradır.

Dâvud (a.s), ilâhî halîfeliğin zâhiren ve bâtınen tek bir kimseyle sınırlandırı-lamayacağını bildi. Cenâb-ı Hak ona bu halîfeliği zuhûr yönüyle verdi. Dikkât edersen, Süleymân (a.s)

– “Rabbigfir lî veheb lî mülken lâ yenbagî li ehadin min ba’dî” (Sâd, 38/35) “Rabbim mağfiret et, bana bir mülk ihsân et ki, benden sonra o mülk kimseye verilmesin” diye talepte bulunduğu zaman, Cenâb-ı Hak cevâben;

– “Fe sehharnâ lehur rîha tecrî bi emrihî” ya’nî “Bunun üzerine Biz, rüzgârı ona itâatkâr yaptık; emriyle eserdi” buyurdu. Sonra da Süleymân (a.s)’a ihsân edilen ilâhî iktidârları Cenâb-ı Hak Kur’ân’da saydı. Fakat “Sü-leymân’a istediğini verdik” demedi. Çünkü, Süleymân’ın istediği, halk edilmiş-lerden hiç bir kimseye mahsûs olamaz. O ilâhî bir tahsîsdir. Hak Teâlâ hangi zuhûr yerinde zâtıyla zuhûr etmek isterse, o zuhûr yeri yeryüzünde Allâh’ın halîfesi olur.

“Ve lekad ketebnâ fîz zebûri min ba’diz zikri ennel arda yerisuhâ ibâdi-yes sâlihûn” ya’nî “Biz zikrden (Tevrât’tan) sonra Zebûr’da, arzda kullarımız içinde sâlihler vâris olur diye yazdık” (Enbiyâ, 21/105) âyeti, buna işârettir.
– “Sâlihler”den kasıt, ilâhî verâsete sâlih olan kimse, demektir.

Günümüzde benî İsrâil birazda bu âyete bakarak dünyâ üzerinde hareket etmektedir-ler. Sâlihliğin ma’nâsı Hakk’tan olduğu için ve fiili kendisinden olduğu için kişi zamân içerisinde bu fiilleri yaptıkça ve hakîkatleri idrâk ettikçe ilâhî verâsete ehil olunmaktadır.

– “Arz” ile kasıt, “Hakk’a dönük tecellî yerleri ile halka dönük ma’nâlar ara-sında kastedilen vücûda âit hakîkatler” demektir, “inne ardî vâsiatun fe iyyâye fa’budûn” ya’nî “muhakkak arzım (vücûda âit hakîkatlerim) geniştir; öyleyse Bana ibâdet edin” (Ankebût, 29/56) âyeti buna işârettir.

– “İlâhî en büyük memleket Allah’tan, yâ’nî, süleymânî hakîkatten sonra başkasına layık olmaz şeklinde i’tibâr edilirse, Süleymân (a.s)’ın duâsı geçerli olduğu için, ona icâbet edilmiştir,” dersen, sözünde doğrusun.

– Yok eğer, “ilâhî halîfeliğin Süleymân (a.s) ile sınırlanması mümkün olmadığından ve Süleymân (a.s)’dan sonra “kutublar” ve “ferdler” için de bu halîfeliğe nâil olmak mümkün bulunduğundan, Süleymân (a.s)’ın duâsına icâbet edilmemiştir,” dersen, yine sözünde doğrusun.

Artık nasıl istersen, öyle i’tibâr et!

Dâvud (a.s), ilâhî halîfeliğin kendisiyle sınırlanmasını imkân dışı gördüğün-den, bu talebini terk etti. Süleymân (a.s) ise, kendisine âit mânevî Hakk’ın ilâhî zuhûr yerlerinde ferdliğini istediği için, ilâhî edeb yönüyle hareket ederek, ilâhî halîfeliğin kendisiyle sınırlanmasını taleb etti. Her ne kadar bu tür bir taleb imkân dışı ise de, ilâhî kapasite ve vücûda âit imkân i’tibârı ile câizdir. Lâkin böyle bir devlete bir kimse nâil olmuş mudur, olmamış mıdır? Burası bilinmez.
İşte bu makâmda Cenâb-ı Hak evliyâsından haber vererek;

– “Ve mâ kaderûllâhe hakka kadrihî” ya’nî “Allah’ın kadrini hakkıyla takdîr edemediler” (En’âm, 6/91) ve;
– “Subhâne rabbike rabbil izzeti ammâ yasifûn” ya’nî “İzzet sahibi olan senin Rabb’ın onların vasıflandırmalarından münezzehtir” (Sâffât, 37/180) buyurmuştur.

Bu bakış açısından Süleymân (a.s)’ın talebi gibi bir taleb, imkân dışıdır. İşte bunun içindir ki, Sıddık-ı Ekber (r.a), “İdrâke ulaşmaktan âciz olmak, idrâktir” buyurmuştur. Yine bunun içindir ki, Resûlullah (s.a.v) “Senin kendi nefsine ettiğin senâ gibi, ben sana hamd ve senâ edemem” buyurmuştur.

Bu durum bizler için de geçerlidir ya’nî bir şeyi taleb ederken kendi kapasitemizi göz önünde bulundurmamız gereklidir.

Resûlullah (s.a.v), hâsıl olması mümkün olmayan şeyi talep etmekte edeb göstererek Rabb’ının kemâlatını zuhûra çıkartmak için aczini i’tirâf etmiştir. Oy-sa Resûlullah (s.a.v), Cenâb-ı Hakk’a Hz. Süleymân (a.s)’dan daha fazla âriftir. Süleymân (a.s), isteğini sonlu zannederek hâsıl olmasını taleb etti. Resûlullah (s.a.v), sonun olmayışını tamamıyla idrâk etmiş olduğundan, idrâk edilemeye-cek şeyin idrâkini talep etmekten yana edeb gösterdi.

Ya’nî demek istiyorum ki, edeb göstererek öyle bir maksadın hâsıl olmasına ilişkin duayı terk etti. Çünkü Resûlullah (s.a.v), Allah’ın bu ilâhî halîfeliğin bir yer ile sınırlanmasını kimse için yapmadığını biliyordu. O zâtî husûsî bir mes’eledir ve onu Cenâb-ı Hak, bütün mahlûklarından gizli olarak, kendisi için seçmiştir.

Bu izâha göre sen, iki zâtın arasındaki farkı düşün! Birisi Rabb’ına ma’rîfet husûsunda sonlu bir haddi, öbürü de Rabb’ına ma’rifet husûsunda nihâyet olmadığını söylemektedir!

İşte bu makâmdadır ki, evliyâdan “Muhammediyyûn” sınıfına dâhil olanlar bir takım sözler söylemişlerdir.

Örneğin;

– Şeyhimiz Abdülkâdir Geylânî hazretleri, nebîler zümresine hitâben “Size nebîlik lâkabı ihsân edildi Bize size ihsân edilmeyen ihsân edildi” demiştir. Bunu İmâm Muhyiddin İbnü-l Arabî hazretleri, Fütûhât-ı Mekkiyye’de geçerli isnâd ile beyân etmiştir.

– Şeyh Velî Ebû’l-Gays İbn Cemîl hazretleri de “Biz evliyâ, bir denize daldık ki, nebîler o denizin sâhilinde durmaktadır” demiştir.

Bu tür sözlerin te’vîl ile başka yönleri olsa da, bizim görüşümüzde mutlak nebî, mutlak velîden daha üstündür. İnşaallâhu Teâlâ, nübüvvet ve velâyete âit bu kitabta özel bir bölüm gelecektir.

Allah, doğru yola hidâyet eder.

 

El-İnsânu’l Kâmil Abdulkerîm Cîlî (k.s)
Terzi Baba (k.s) Şerhi

 

0