Tevrât Hakkında

Tevrât Hakkında

BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM

Tevrât Hakkındadır / Orijinal Hali – Şerh

 

Cenâb-ı Hak, Tevrât’ı Mûsâ (a.s) üzerine dokuz levhada indirdi ve bu dokuz levhadan yedisini ümmetine tebliğ edip, diğer iki levhayı terk etmesini emretti.

Çünkü, beşerî akıllar o vakitte, o iki levhada mevcûd olan sırları kabûl et-meye isti’dâdlı değildi. Mûsâ (a.s), o iki levhayı da ibrâz etseydi, esâs istenilen şeyi yitirmiş olurdu. İnsanlardan hiç bir kimse, kendisine îmân etmezdi. O iki levha, o zamanın ahâlisine mahsûs olmayıp, yalnızca Mûsâ (a.s)a mahsûs idi.

Bu dokuz levha ya’nî dokuz hakîkat seyr ü sülûk yolunda 9. Mertebe olan Mûsâ (a.s) mertebesini de tasdîk etmektedir. Yedi levha, yedi nefs mertebesine karşılık, iki diğer lev-ha ise iki hazret mertebesine karşılıktır.

Kimse îmân etmezdi çünkü o iki levha şerîat mer-tebeleri olmayıp tevhîd mertebeleridir. Mûsâ (a.s)’ın Hızır (a.s) ile olan arkadaşlığı bu iki levhanın zuhûra çıkarılışıydı.

Teblîğ etmekle emrolunduğu yedi levhada, evvelin ve âhirin ilimleri mevcûd idi. Yalnız Muhammed (s.a.v), İbrâhîm (a.s), Îsâ (a.s) ile Muhammed (s.a.v)’in vârislerine mahsûs olan ilim, o levhalarda mevcûd değildi. Tevrât’ın içinde barındırmadığı bu özellik, Muhammed (s.a.v) ve velâyetine vâris olanlar-la, İbrâhîm (a.s) ve Îsâ (a.s)’a bir tür ikrâmdır.

Tebliğe memûr olduğu yedi levha, mermer taşından idi. Kendine mahsûs olan iki levha ise mermerden olmayıp, nûrdan idi. O yedi levhanın taştan olma-sı, mûsevî zümrelerinden Mûsâ (a.s)’a inanmayanların kalplerinin kesâfetine sebep olmuştur. Levhaların ihtivâ ettiği ilâhî emir ve yasaklar levhaların sayısı-na uygun olarak yedi kısımdır.

– Birinci levha nûr,
– İkinci levha hüdâdır.
Cenâb-ı Hak Kur’ân’da “İnnâ enzelnet tevrâte fîhâ hüden ve nûrun, yah-kumu bihen nebiyyûn” ya’nî “Tevrât’ı muhakkak Biz indirdik. Tevrât’ta hidâyet ve nûr vardır. Nebîler onunla hükmederler” (Mâide, 5/44) âyetiyle bu iki levhaya işâret etmiştir.
– Üçüncü levha, hikmete;
– Dördüncü levha, kuvvetlere;
– Beşinci levha, ilâhî hükümlere;
– Altıncı levha, kulluğa;
– Yedinci levha, saadet yolunun şekâvet yolundan ayrılmasıyla evlâ olan hü-kümleri beyâna âittir.

İşte bu yedi levha ile Mûsâ, kavmine teblîgât yapmakla emrolunmuştur.
Mûsâ’ya mahsûs olan iki levhaya gelince;

– Birinci levha, rubûbiyyete,
– İkinci levha, kudrete dâirdir.

Dokuz levhanın hepsinin teblîğiyle Mûsâ me’mûr olmadığı için, Mûsâ aley-hisselâm’ın kavminden hiç bir kimse kâmil olarak zuhûr etmedi.

Mûseviyyet mertebesi rubûbiyyet mertebesidir ki burada da âşikârdır.

Fakat Muhammed (s.a.v.), böyle değildir. Çünkü Muhammed (s.a.v), hiç bir şeyi terk etmeyerek, hepsini bize teblîğ etti. Kur’ân’da;

– “mâ farratnâ fîl kitâbi min şey’in” ya’nî “Biz kitapta hiçbir şeyi ek-sik bırakmadık” (En’âm, 6/38)
– “ve külle şey’in fassalnâhu tafsîlâ” ya’nî “Ve herşeyi detaylı olarak tafsîl ettik“ (İsrâ, 17/12) âyetleri bu iddiâmızın delîlidir.

Bunun için Ahmedî ümmet, ümmetlerin hayırlısı oldu ve Muhammed dîni ile diğer dinlerin hepsi iptâl edildi. Çünkü Muhammed (s.a.v.) diğer dinlerdeki hükümlerin hepsini bize teblîğ ettiği gibi, diğer dinlerde olmayan hükümleri de diğer dinlerin üzerine ilâve olarak ümmetine teblîğ etti. Bundan dolayı diğer dinler noksanı ihtivâ ettiğinden iptâl edilmiş ve Muhammedî din kemâl ile ta-nınmış oldu.

Cenâb-ı Hak Kur’ân’da “el yevme ekmeltü leküm dîneküm ve etmemtü aleyküm ni’metî” ya’nî “Bugün sizin dîninizi kemâle erdirdim ve üzerinizde-ki ni’metimi tamamladım” (Mâide, 5/3) âyetiyle Muhammedî dînin kemâlini açık bir şekilde buyurmuştur.

Böyle bir âyet Muhammed (s.a.v)’den başkasına inmedi. Eğer başka bir nebîye böyle bir âyet inseydi, o nebînin “nebîlerin sonuncusu” olması lâzım ge-lirdi. Hatemü’l-enbiyâ ya’nî nebîlerin sonuncusu olmak, ancak Muhammed (s.a.v) için geçerli oldu. Çünkü Muhammed (s.a.v.) hikmet, hidâyet, ilim, sırlar adına hiç bir şeyi bırakmadan, uygun bir beyân ile; sırlardan olanı ya açıkça, ya lüzûmu kadar açıklığıyla, ya işâret, ya kinâye, ya benzetme, yâhut muhkem, tefsîrli, te’vîlli, müteşâbih ve daha başka türlü beyân şekilleri ile, gerekli olan teblîgâtı yaptı. Bundan dolayı başkası için teblîgâta dâhil olmaya mahâl kalmadı.

Muhammed (s.a.v), teblîğ işinde müstakil oldu. Nebîlik, kendisiyle sonlandırıldı. Çünkü ihtiyaç duyulan hiç bir şeyi terk etmeyip, onu Hak’tan ümmetine getir-miş oldu. Ondan sonra gelebilecek kâmiller için beyânı ve tebliği gerektirici bir şey, hiç kimse bulamaz. Çünkü gerekeni, Muhammed (s.a.v) işlemiş olduğun-dan, gelecek kâmilin ona tâbi’ olması zarûrîdir.

Sonuç olarak, Muhammed (s.a.v) ile birlikte şerîat getiren nebîlik hükümleri kesilmiş ve Muhammed (s.a.v) kemâliyle bize getirmiş olduğu ve başka kimse-nin getirmediği hükümler ile “Hatemü’l-Enbiyâ” olmuştur.

Eğer Mûsâ (a.s), kendine mahsûs olan iki levhanın teblîğiyle emrolunmuş olsaydı, kendisinden sonra Îsâ (a.s)’ın nebî olarak gönderilmesine gerek kal-mazdı. Çünkü Îsâ (a.s)’ın kavmine yaptığı tebligât, o iki levhadaki sırlardan ibârettir.
Bunun içindir ki, Îsâ (a.s) ilk adımda kudret ve rubûbiyyetiyle göründü.

Beşikte söz söyledi, anadan doğma körü ve abraşlıyı iyi etti ve ölüleri diriltti ve Mûsâ (a.s.)’ın dînini iptâl etti. Çünkü Mûsâ (a.s.)’ın teblîğ etmediği şeyi teblîğ etti. Fakat, sırlardan olan bu hükümleri açıkladığı için, kavmi kendinden sonra dalâlete düştü ve Îsâ (a.s)’a ibâdete başladılar. “Allah üçün üçüncüsüdür” deme-ye cesâret ettiler. “Üç” dediğimiz, baba, ana, oğuldan ibâret olup, “teslis” dedikleridir.

Îsâ kavmindeki bu dalâlet, aralarında fırkalaşmaya sebep olmuştur. Ümmetinden ba’zıları;

– Îsâ, Allah’ın oğludur, dediler. Îsâ ümmetinden melekiyye denilen bunlar-dır. Îsâ kavminden ba’zıları da;
– “Cenâb- ı Hak inerek âdemoğlunu aldı, tekrar semâya döndü, dediler. Îsâ kavminden “Ya’kûbiyye” denilenler de bunlardır. Yine Îsâ kavminden ba’zıları;
– “Allah aslında üç şeyden ibârettir ve o üç şey, “Rûhu’l-kuds” denilen baba; “Meryem” denilen ana; “Îsâ” denilen oğuldur” dediler.

Sonuç olarak Îsâ kavminin hepsi dalâlete düştüler. Çünkü inandıkları şeyle-rin hiçbirisi, Îsâ (a.s)’ın getirdiği sırlara uygun değildi. Kavminin zâhiren anla-dıkları şey, kendilerinin uğradıkları dalâlete sebep oldu. Bunun içindir ki, Cenâb-ı Hak Îsâ’ya;

– “e ente kulte lin nâsittehizûnî ve ummiye ilâheyni min dûnillâhi” ya’nî “Sen mi insanlara, “beni ve anamı Allah’tan başka iki ilâh edinin” dedin?” (Mâide, 5/116) diye sorunca,
– “subhâneke mâ yekûnu lî en ekûle mâ leyse lî bi hakkın” ya’nî “Sen subhânsın, hakkım olmayan bir şeyle söylemem olmaz” (Mâide, 5/116) diye-rek ve bu teşbihte tenzîhi öne geçirerek, cevap verdi. Yâ’nî demek istedi ki;
– “Senin ile benim aramda nasıl gayrılık yapabilirim ve nasıl Allah’ı bırakıp da bana ibâdet edin diyebilirim? Oysa benim hakîkâtimin ve zâtımın aynısın. Ben de senin hakîkâtinin ve zâtının aynıyım. Benimle senin aranda gayrılık yoktur.”

Îsâ (a.s), bu sözleriyle kendini kavminin inandığı şeyden tenzîh etti. Çünkü kavmi, tenzîhi terk ederek mutlak teşbîh ile inandılar. Oysa bu, Cenâb-ı Hakk’a nisbetle lâyık değildir. Sonra İsâ (a.s);
– “in küntü kultuhu” (Mâide, 5/116) ya’nî “böyle söylediysem,
– “îseviyye hakîkatinin Allah olduğu nisbetini söylemiş” isem”,
– “kad alimtehu” (Mâide, 5/116) ya’nî “Sen, onu bildin” dedi.
– Yâ’nî, “Benim bu konuda söylediğim söz, tenzîh ile teşbîh arasını cem’ et-mekten başka bir şey değildir ve çokluktan birin zuhûrunu ta’rîfe bağlıdır. Kavmim, kendi anlayışlarına göre dalâlete düştüler. Onların anlayışları benim isteğim değildir.”
– “ta’lemû mâ fî nefsî” (Mâide, 5/116) ya’nî “Sen, benim nefsimde olan şeyi bilirsin.”
– Yâ’nî ilâhî hakîkâtlerin açığa çıkmasına ilişkin teblîğ ettiğim hükümler, on-ların inançlarına uygun mudur, değil midir? Benim bu konudaki murâdım ne-dir? Onu Sen bilirsin.
– “ve lâ a’lemu mâ fî nefsike” (Mâide, 5/116) ya’nî “Ben senin nefsinde olanı bilmem.”
– Yâ’nî, ben onlara lâzım gelen hükümleri teblîğ ettim. Fakat Senin onları hidâyetten dalâlete sevk edeceğini bilmiyordum. Eğer bilmiş olsaydım, onları dalâlette bırakacak hiç bir şeyi teblîğ etmezdim.
– “inneke ente allemul guyûb” (Mâide, 5/116) yâ’nî “Muhakkak Sensin Sen gaybları en iyi bilen.”
– Ya’nî, oysa ben gaybları bilmem, beni ma’zûr gör.
– “Mâ kultu lehüm illâ mâ emertenî bihî” (Mâide, 5/116) ya’nî “Ben onlara senin bana emrettiğinden başka bir şey söylemedim.”
– Ya’nî kendimde bulduğum ilmi, onlara teblîğ ettim ve onlara lâzım gelen nasîhatı verdim. Onlar da kendilerinde hakikâte yol bulsunlar, dedim. Onlara ilâhî hakîkâti zâhir ettim. O hakîkâtin kendi nefislerinde zuhûrunu bulsunlar, bilsinler, dedim.
– “eni’budûllâhe rabbî ve rabbeküm” ya’nî “Sizin ve benim Rabb’im olan Allah’a ibâdet edin” dedim.
– Ya’nî, ilâhî hakîkati kendime tahsîs etmedim. Belki bu hakîkâtin onları da kapsadığını mutlak olarak söyledim. Yâ’nî Senin benim Rabb’im, yâ’nî hakîka-tim olduğun gibi, onların da Rabb’i ve hakîkati olduğunu onlara bildirdim.”

Özetle, Îsâ (a.s)’ın yukarıdaki şekilde getirmiş olduğu ilim, Tevrât üzerine ilâveden ibârettir. Bu ilâvede rubûbiyyet sırrı ile kudret vardır. Îsâ (a.s) bunu zâhire çıkarttığı için, kavmi küfre düştü. Çünkü rubûbiyyet sırrını ifşâ etmek küfürdür. Îsâ (a.s), bizim Peygamberimiz (s.a.v)’in yaptığı gibi bu ilmi örterek, ibârelerin kabukları ve işâret perdeleri arasında söylemiş olsaydı, kavmi ken-dinden sonra dalâlete düşmez ve dînin kemâli hakkında kendisinden sonra Muhammed (s.a.v)’in Furkân’da ve Kur’ân’da getirmiş olduğu ulûhiyyet ve zât ilminden başkasına ihtiyaç kalmazdı. Kur’ân ve Furkân hakkında zât ve sıfâttan ibâret olduklarına dâir izâhlar yukarıda yapılmıştır.

Cenâb-ı Hak Peygamberimiz (s.a.v)e zât ve sıfât ilimlerini bir âyette toplaya-rak bildirmiştir. O âyet de “leyse ke mislihî şey’un, ve huves semîul basîr” (Şûrâ, 42/11) âyetidir. Misli olmaması zâta, duyucu ve görücü olması sıfatlara bağlanmıştır.

Mûsâ (a.s), Îsâ (a.s)’ın teblîğ ettiği rubûbiyyet ve kudret sırlarını kavmine teblîğ etmiş olsaydı, kavmi Firavun’u katletme mes’elesinde Mûsâ (a.s’ı ithâm ederdi. Çünkü Firavun, “ene rabbükümül a’lâ” ya’nî “Ben sizin a’lâ rabbini-zim” (Nâziât, 79/24) demiştir. Rubûbiyyet sırrını ifşa ise, Firavun’un iddiâ etti-ğinden başka bir şey değildir. Lâkin Firavun, bu sözü hakîkate vâkıf olmadan söylediği için, Mûsâ (a.s) onunla çarpıştı ve ona gâlib geldi.

Mûsâ (a.s), Tevrât’ta rubûbiyyet ilminden bir şey göstermiş olsaydı, kavmi ona karşı küfre düşer ve Firavun ile çarpışmasında Mûsâ (a.s)’ı ithâm ederlerdi. Bunun için Cenâb-ı Hak, rubûbiyyet sırrını gizlemekle Mûsâ (a.s)’a emretti.

Burası çok önemli bir mes’eledir. Mûsâ (a.s) kendisinde olanı rububiyyet ve kudret levhaları dâhilinde açıklamış olsaydı aynı şekilde Firavun’un söylediği sözü söyleyecekti ya’nî lisânen ağzından o çıkacaktı. Gerçi Firavun, beşerî nefsinden bunu söyledi, Mûsâ (a.s) ise ilâhî nefsinden söyleyecekti.

Halk bu durumu anlayamayacak ve aynı şeyleri söy-lerken neden çekişiyorsunuz birbirinizle, diyecekler ve bunun sonrasında Firavun’a daha çok yöneleceklerdi çünkü Firavun’un görünüşteki kuvveti ve zenginliği daha fazla idi ve Mûsâ (a.s)’a fazla i’tibâr etmeyeceklerdi. Bu nedenle bunun açılması îseviyyet mertebesinde olmaktadır.

Cenâb-ı Hak, Muhammed (s.a.v)’e de başkasının idrâk edemeyeceği şeyleri gizlemekle emretmiştir. Peygamberimiz (s.a.v)den rivâyet edilen hadîs-i şerîfte şöyle buyrulmuştur: “Mi’raca çıktığımda bana üç türlü ilim verildi. Birisinin gizlenmesi içinn benden mîsak alındı. Öbürünün tebliğinde serbest bırakıldım. Diğer bir ilmin de, teblîğiyle emrolundum”.

– Teblîği ile emrolunduğu ilim, şerîatlara âit ilimdir.
– Teblîğinde serbest bırakıldığı ilim, hakîkatler ilmidir.
– Gizlemekle me’mûr olduğu ilim, ilâhî sırlardır.

Bunların üçünü de Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Azîm’inde beyân etti.

– Teblîği ile emrolunduğu ilim, zâhir ilmidir.
– Tebliğinde serbest bırakıldığı ilim, bâtın ilmidir.
• “Se nurîhim âyâtinâ fîl âfâki ve fî enfüsihim hattâ yetebeyyene le-hüm ennehül hakk” ya’nî “Âyetlerimizi dışta ve içte onlara göstere-ceğiz. O’nun hak olduğu onlara belli olsun diye”(Fussilet,41/53) ve;
• “Ve mâ halaknes semâvâti vel arda ve mâ beynehümâ illâ bil hakkı” ya’nî “Biz gökleri ve yeri ve o ikisinin arasındakileri, ancak hak ola-rak halk ettik” (Hicr, 15/85) ve;
• “Ve sahhare leküm mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardı cemîan minhu” ya’nî “Ve göklerde ve yerde olanların hepsini kendinden sizin emri-nize amâde kıldı” (Câsiye, 45/13) ve;
• “ve nefahtü fîhi min rûhî“ ya’nî “Ona rûhumdan üfledim” (Hicr, 15/29);
âyetleri bâtın ilmi ile alâkalı olan âyetlerdir.

Bu âyetlerin hakîkatlere işâret eden yönü olduğu gibi, şerîatlara bağlanan yönü de vardır. Bundan dolayı tercîhe bırakılmış gibidir. Kimin anlayışı ilâhî olursa en son maksada erişir. Kimin anlayışı o mertebede olmayıp da, hakîkatler kendisine ansızın söylendiğinde inkâr edecek kimselerden olursa, o en son maksâda erişemez. Bundan dolayı hakîkî ma’nâ onlardan gizlenmiştir. Bu şekil-de iki yön ile ma’nâyı kapsamak olmasaydı, anlayışın yokluğu dalâlet ve şekâve-te sebep olabilirdi.

– Gizlemek ile me’mur olduğu ilim de, Kur’ân’a konulmuştur, ancak bu te’vîl sûretiyledir. Çünkü bu gizlilik, çok gizli şekildedir. O tür gizliliklere önce ilâhî keşf yoluyla nefsinde hakîkat ilmi peydâ olan ve ancak ondan sonra, Kur’ân’ı işiten kimseler vâkıf olabilir. Bu tür yüce idrâke nâil olanlar, Nebî (s.a.v)in giz-lemek ile me’mûr olduğu şeylerin Kur’ân’daki yerini bilirler.

“Ve mâ ya’lemu te’vîlehû illâllâh” ya’nî “Onun te’vîlini ancak Allah bilir” (Âli İmrân, 3/7) âyetinde “Allah” kelimesi üzerine duran okunuşa göre bu âyet, söz konusu olan ilme işârettir. Çünkü nefsinde te’vîle vâkıf olan, “Allah ile isimlendirilmiş” demektir.

Bunu anla!

Kalemi tutan parmaklarım, beyân vâdisinde yine küheylânlık ederek, ebe-diyyen açığa çıkması hâtıra gelmeyen şeyi açığa çıkardı. Tevrât’a bağlı izâhlara tekrâr geri dönüyoruz.

Eğer hiç açılmayacak birşeyler olsaydı Efendimiz (s.a.v)’den sonra bir başka peygam-berin daha gelmesi gerekirdi ki onları açsın. Böyle bir şey de söz konusu değildir. Efendi-miz (s.a.v) teblîğinin zâhirini tenzîh üzerine bâtınını ise tenzîh ve teşbîhi toplayacak şekil-de tevhîd üzerine yapmıştır. Bu nedenle bu teblîğ günümüze sağlam olarak ulaşmıştır. Öncekiler ise herşeyi sâdece zâhiri üzerine kurduklarından dolayı bozulmuştur.

Efendimiz (s.a.v) açtıkları ile kapattıklarını ayrı ayrı taraflara atmadan birleştirebilmiş-tir. Bunu da ancak ehli anlayabildi. Sâdece zâhirine takılıp kalanlar bâtınına ulaşamadılar. Eğer İslâm dîninde bu bâtın yön olmasaydı sâdece zâhiri üzere kalır ve bütün ümmet şerîat ehli olurdu.

Efendimiz (s.a.v) hadîs-i şerîfte şöyle buyurmuştur: “şerîat sözlerimdir; tarîkat fiille-rimdir; ma’rifet tavırlarımdır, gerçi tavırlarda fiil yönündedir ancak tavırdan kasıt belirli bir sistemi olmayan ve karşısına gelen kişilere gerektiği şekilde davranmaktır ki, bu da çok büyük mbir incelik istemektedir; hakîkat ise sırlarımdır, ya’nî gizli olarak belirtilen şeyler hakîkat mertebesinin içindedir ve bunlar ancak bu yaşantıda anlaşılır demektir.

Burada dikkat çeken bir şey vardır ki, hakîkat ve ma’rifet mertebelerinin literatürdeki sırasının değişikliğidir. Burada bir yanlışlık yoktur ve yerli yerincedir; Şerîat mertebesinde fıkıh bilgisi öndedir ya’nî farzları düzenleyen hukûklar bu mertebenin içindedir. Tarîkat ise ne yazık ki günümüzde ba’zı kimseler için lafzını duyunca tüylerini diken diken eden bir kelime hâline dönüşmüştür ve bunu kendilerine düşman olarak görmektedirler.

Oysa tarîk sözlük anlamı olarak “yol” demektir ve her insanın da mutlaka bir yolu vardır ve her yolu olan da işin aslında şu veyâ bu şekilde bir tarîkat ehlidir. Kimin önüne hangi eylem geç-mişse o onun yoludur, işte kimisi de Hakk’ı önde almıştır ve onun da yolu ya’nî tarîkatı odur. Bu nedenle bu kelimeyi bütün insanlar üzerinde kullanmak gereklidir ki adâletli olan da budur. Efendimiz (s.a.v)’in tarîkat fiillerimdir dediği fiiller ise sâlih amellerdir ve sâlih amel dışında bir zerre kadar fiili yoktur.

Bu nedenle bilgisi Hakk’tan tatbîkatı kuldan olan sâlih amellerin her birerlerimizin fiilleri olması gerekmektedir. Bu nedenle ma’nâsı Hakk’tan tatbîkatı kuldan olan herşey tarîkat hükmündedir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta bu fiillerin kulların kendi kafalarına göre ürettikleri şeyler olmayıp Efendimiz (s.a.v)’in tatbîk ettiği fiiller olmasıdır. Bunun anlamı da bu fiiller Hakk’tan aldığım yolun netîcesinde kat’ ettiğim ma’nâsınadır.

Ma’rifetteki tavır ise Efendimiz (s.a.v)’in karşısına gelen kişinin mertebesine göre tavır sergilemesidir. Bu tavır hem fiilleriyle hem de lisânıyla ve hem de içindeki sırları iledir. “İnsanlara akılları kadar konuşunuz” sözü bu anlatılmak isteneni çok açık olarak ifâde et-mektedir.

Bu tavırların takınılması için de karşısına gelen bütün mertebelerin hakîkatleri-nin bilinmesi gerekliydi ki hakîkat ve ma’rifet mertebesinin sıralamadaki yer değişikliği de bundan kaynaklanmaktadır. Ya’nî kişi önce şerîat mertebesi ile yaklaşmaya başlar, tarîkat ile devâm eder ve bunların hakîkatlerini idrâk etmeye başlayınca kendisinde bu hakîkatlere âit sırlar oluşmaya başlar, bunların netîcesinde kendisinde meydana gelen tavırlar da kendisinin ma’rifeti olmaktadır.

İşte bu mertebeler İslâm’ın içerisinde olmamış olsaydı Cenâb-ı Hakk’ı gerçek yönden tanımaya bize yol açılmamış olurdu. Bunlar mevcûttur ancak bunun yanında bir de siste-min oluşturulması gerekmektedir.

Allah ismiyle isimlenme teşbîh mertebesi i’tibârıyla değildir, bu konu yanlış anlaşıl-masın, ya’nî şu demektir ki; “o anda onu idrâk eden ondaki Allah’tır” demektir. Çünkü beşeriyyet idrâki ile müteşâbih bir âyeti anlamak mümkün değildir. İşte “hakîkat esrârım-dır” hadîs-i kudsîsinde belirtilen sır da “Hakk’ın ta kendisidir.” Çünkü kendi ilmini ancak Hakk bilir başkası bilmez. Bu isimlenme o anda “Allah” ismiyle isimlenmedir yoksa diğer zamanlarda yine nefsiyle başbaşadır.

Cenâb-ı Hakk kendisinin ne şekilde bulunacağını ve ne şekilde idrâk edileceğini yine kendisi bildirmektedir. Ondan başka O’nu bildirecek varlık da yoktur ki bildirsin.

Bu konuda son olarak Muhyiddîn ibnü’l Arabî (k.s) hazretlerinin sözünü de ilâve edelim: “Kendi hakîkatinde, varlığında ilâhî hakîkatleri bulmuş olan bir zuhûr mahalline mahlûk denmez.”

Bu sözler her ne kadar zâhirde ya’nî şerîat mertebesinde tenzîh hakîkatine göre küfür hükmünde ise de tenzîh ve teşbîhi birleştirerek varlığındaki Hakk’ı bulanlara karşı tam bir ilim ve ulaşılabilecek tam kemâlli bir netîcedir ayrıca. Çünkü insanlık bilse de bilmese de bu hakîkate ya’nî kendi hakîkatine ulaşmak için bu dünyâ meydanında koşuşturmaktadır.

Bilinsin ki, Tevrât ilâhî isimlerin ve sıfatların tecellîlerinden ibârettir. Bu te-cellî, Cenâb-ı Hakk’ın Hakk’a dönük zuhûr yerlerinde zuhûru demektir. Çünkü Cenâb-ı Hak, isimlerini sıfatlarına; sıfatlarını ise zâtına delîl olarak ta’yîn etmiş-tir.
İlâhî sıfatlar, Hakk’ın zuhûr yerleridir. Hakk’ın halkta zuhûru ise, isimler ve sıfatlar vâsıtasıyladır.

Başka türlü zuhûra imkân yoktur. Çünkü halk, ilâhî ma’nâların hepsinden hâli olarak, sâde halk edilmiştir. Sâde olmakla berâber, beyaz kumaş gibidir, karşısında bulunan şeyin nakşı ile nakışlanır. Şu halde isimleriyle Hakk’ın isimlenmesi, sıfatları üzerine halkı delîl bulsun diyedir. Halk Hakk’ın sıfatlarını isimleriyle bilir ve Hak ehli, bu vâsıta ile hidâyete nâil olur. Bundan dolayı Hak ehli, isimlerin ve sıfatların aynası gibidir.

Hak ehlinde ilâhî isimler ve sıfatlar açığa çıkınca, nefislerini zâtî isimlerden ve ilâhî sıfatlardan nakışlanmış olan şey ile müşâhede ederler. Onlar Allah’ı zik-rettiğinde, zikrettikleri isim ile zikredilen kendileridir.

Bu ma’nâ “Tevrât” kelimesinin türediği kök olan “tevriye”den ibârettir. Tevriye ise, “birkaç ma’nâsı olan bir kelimenin en uzak olan ma’nâsını kastetmek ” demektir.

Hakk’ın avâm lisânında açık bir şekilde zikredilmesi, hayâl inancından başka bir şey değildir. Avâm için bundan başkası da yoktur. Âriflere göre ise Hak, zât-larının hakîkâtinden ibârettir. Zât ile kasıt âriflerdir. İşte konuştuğumuz lisân, Tevrât’taki işâret lisânıdır.

Mûsâ’ya indirilen yedi levhanın içeriğine gelince;
Bilesin ki, bir levhanın aldığı isme sebep, o levhada bahsedilen bir tür ilim-dir. Fakat levhada sâdece o ilmin bulunması şart değildir. Belki levhada isim-lendirilmesine sebep olan ilim ile, diğer levhalardaki ilimlerden de bulunabilir. Şu kadar var ki, bir levhada hangi hüküm gâlip ise levha onunla isimlendirilir. Kur’ân sûrelerinde de böyledir. Hangi sûrede hangi ilmin hükmü gâlip ise, sûre o şekilde isimlendirilir.

Oysa o sûrede isimlenmesine sebep olan şey ile berâber başkası da mevcûddur.

– “Nûr” Levhasında;
• Cenâb-ı Hakk’ın bir olma ferdliği;
• Mutlak tenzîh;
• Hak için halktan ayırt edilme sebebi olan şeyler;
• Hakk’ın vasıfları ve Hakk’a mahsûs olan hükümleri vardır.
• Cenâb-ı Hakk’ın güzel isimleriyle, pek yüce sıfatlarıyla berâber Hakk’a mahsûs olan rubûbiyyet ve kudrete âit beyânlar da bu levhadadır.
• Bunların hepsi, “nûr levhası” olarak isimlendirilen levhada Cenâb-ı Hakk’ın kendisi için hakedici olduğu kudsiyyet ve tenzîh yoluyladır.

İşte Abdülkerîm Cîlî (k.s) hazretleri görüldüğü gibi şu an mûsevilerin ellerinde olan Tevrât’tan daha güzel ve gerçekçi bilgiler, daha öz bilgiler vermektedir çünkü ümmet-i Muhammed vârisleridir ve velîlerinden olduğu için onlardan daha yüksek ilme sâhiptir.

– “Hüdâ” Levhası;

Bu levhada zevkî ya’nî hakîkatini bizzât yaşamaya dayalı ilâhî haberler var-dır. Bu da îmân edenlerin kalbinde olan ilhâmî nûrun iniş yeridir. Çünkü hüdâ, zâtî mâhiyyetinde vücûda âit ilhâmî sırdan ibârettir. Allah’ın kullarının kalbine ansızın geliverir. İşte bu gelen sır, ilâhî cezbe nûrudur. Ârif, o cezbedilişin için-de ilâhî yolda ulvî menzillere yükselir.

“İlâhî yol” dediğimiz, sırâtullâhtan ibâret-tir. Bu cezbediliş nûru, insânî görüntüye indirilen ilâhî nûrun kudsî mahalline ve ulvî mekânına geri dönüşü husûsundan ibârettir. Şu halde hüdâ, o nûra mazhar olan kimsenin ahadiyyet yoluyla yakınlaşma rütbesine ve çok güzel bir seviyeye ulaşma husûsunda nâil olduğu dereceden ibârettir.

Bu yükselişteki başlangıç ve sonda mekân düşünülemez. Ulaştığı yer, mekânsız mekândır. Şehâdet âleminin hallerine, geçmiş ve gelecek ümmetlerin haberlerine, rûhlar âleminden ibâret olan melekûta, rûhlar âlemi üzerine hâkim ceberûta; yâ’nî kudsî hazrete bağlı olan ilimlerin hepsi bu ikinci levhadadır.

Berzâha, kıyâmete, mîzâna, hesâba, cennete ve cehenneme dâir olan ilimler de bu ikinci levhanın içeriğindendir. Meleklere âit haberler de bu levhadadır. Şekillere, tılsımlara ve bunlara benzeyen efsun gibi şeylere bağlı olan sırların ilmi de bu levhadadır.

Benî İsrâil’den bu tür ilimdeki sırlara vâkıf olanlar, o sırlar vâsıtasıyla hari-kulâde şeyler yapmış ve gösterdikleri kerâmetleri de bu sâyede göstermişlerdir.

Tılsım türü işler en çok benî İsrâil tarafından biliniyordu ki kitaplarında olan bu işler bugünlere kadar da onlardan gelmiştir.

– “Hikmet Levhası;

Bu levhada ağırlı olarak, ilâhî kudsiyyette tecellî ve zevk ya’nî hakîkatini bizzat yaşamak yoluyla kalb sülûkunun esâslarını bilmek anlatılmaktadır.

• Nalınlarını çıkarmak;
• Tûr’a çıkmak;
• Ağaç ile konuşmak;
• Karanlık gecede ateş görmek, bu sülûkun kısımlarındandır. Çünkü bunların hepsi, ilâhî sırlardandır. Bu levha, ilâhî hikmete âit kısımların hepsini toplamıştır.
• Sihir ya’nî itâat ettirme yoluyla rûhânî tenezzüllere âit ilim ve bunlara benzeyen ilimler, yine bu levhanın içeriklerindendir.
• Felek ilmine, yâ’nî kozmoğrafyaya, astronomiye, matematiğe, biyolo-jiye ve bunlara benzeyen şeylere dâir ilimler de bu levhanın içeriklerindendir.

Benî İsrail’den bu levhada olan ilmi, iyi bilenlere “râhib” derler. Râhib, benî İsrâil lügatında, “dünyayı terk edip, mevlâsına rağbet eden dîn âlimi ” demektir.

Kur’ân-ı Kerîm’de Mûsâ (a.s)’dan bahseden âyetler tevrâtî âyetlerdir. İşte bu âyetler Kur’ân’ın içindeki Tevrât’tır.

– “Kuvvetler” levhası;

Beşerî kuvvetlerdeki hikmetlere âit inenlerin ilmi mevcûddur. Bu, zevklere ya’nî hakîkatlerini bizzât yaşamaya âit bir ilimdir. Benî İsrâil’den bunu öğrenen kimseye “hibr” derler. Mûsâ (a.s)ın Tevrât’ındaki ilimlere vâkıf olanların en yük-sek mertebesi, bu “hibr” mertebesidir. Ve bu levhanın büyük çoğunluğu rumûz, misâller ve işâretlerdir. Cenâb-ı Hak, bunları ilâhî hikmetin beşerî kuvvetlerde geçerli olması için Tevrât’ta yazmıştır.

Kur’ân’da Yahyâ’ya hitâben “Yâ yahyâ huzil kitâbe bi kuvvetin, ve âteynâhül hükme sabiyyen” ya’nî “Ey Yahya! Kitâbı kuvvetle al. Ve Biz, ona çocuk olduğu halde hikmet verdik” (Meryem, 19/12) denilmesi işte, o rumûz ve işâretlere dikkât çekmektir.

Kitabı kuvvetle alabilmek, ilim ve hikmeti öğrenmekle, ilâhî nûra hidâyet bulucu olarak, ilâhî hikmetin gereği yönüyle, o nûru beşerî kuvvetlerinde geçer-li kılabilen kimseler için olur. Başkası için olamaz. Bu zevkî ya’nî hakîkatini bizzât yaşamaya bağlı bir iştir. Bunu tahsîl etmeyen kimse anlayamaz. Bu seç-kinlere mahsûstur, avâm için değildir.

Simyâ ilmi, kerâmete benzeyen âlî sihir ya’nî itâat ettirme husûsu da, bu levhanın içeriklerindendir. Âlî sihir demem, o tür sihir, araya maddî bir iksir, zâhirî bir fiil, dille söyleme girmeksizin sâdece insandaki itâat ettirici sihir kuvveti ile yapıldığı içindir. Bu kuvvete sâhip olanların arzusu ne yönde ise, mutlaka işleri o yönde cereyân eder. Bu kuvvete mazhar olan, vücûdu ancak hayâlde tasavvur edilen şeyi, histe mevcûd ve algılanabilir olarak gösterebilir.

Hatta bu kuvvette olan sihir sâhibi, kendine bakanların bakışını kendisindeki hayâle dâhil ederek, istediği şeyi tasvîr eder ve bu kendisine bakanların bakışlarıyla tasvîr edilen bu şekli gösterebilir. Bu gösterme, hayâlde olduğu halde, yanında bulunanlar onu his âleminde zannederler. Ben tevhîd yolundaki sülûkumda, bu tür hallere marûz kaldım. Vücûdda mevcûd hangi bir sûretle istersem, tasavvura muktedir olurdum.

Hangi işi işlemek istersem, onu yapmaya kâdir olurdum. Fakat, bu hâlin helâk edici olduğunu bildiğim için, onu terk ettim. Nihâyet Cenâb-ı Hak, bana “Kâf” ve “Nûn” arasında muhâfaza edilen kudret ve dereceyi ihsân buyurdu.

Bir şeyi kuvvetle almak demek, ona çok iyi sarılmak demektir ya’nî hakîkatini idrâk etmek demektir. Örneğin 50 kg.lık bir şey var ise onun tamâmını almak demektir, yoksa 10-20 kg.nı alıp kalanını geriye bırakmak onu kuvvetle almak demek değildir.

Hayâl âleminde oluşan bir şeyi bizler şartlanmalarımızdan dolayı his âlemindeymiş gibi hissettiğimizden dolayı onu his âlemine indirip ona silüet kazandırıp var görürüz.

Bu tür sihir işlerine devâm edenler hem kendilerini tahlikeye sokmaktadırlar hem de karşı tarafı tehlikeye sokmakta ve zarar vermektedirler. Nefsânî yönle yapılan bu işten dolayı kişiler neler kaybettiklerini bir bilselerdi. Hem yapanlar hem de bunları yaptıranlar.

Seyr ü sülûkta bu yaşam ba’zı kişilerde az ba’zılarında daha çok çıkar. Eğer kişi bura-da oyalanırsa işi çok güçleşir ve orada kalır. Bu vâdiden geişmesi de lâzımdır ya’nî Tevrât’tan İncil’e geçiş ancak bu vâdilerden olmaktadır. Buralardan geçilmezse kişi bunları yaşayamamış ve bilememiş olur. Ancak kişi burada takılıp kalırsada ne seyr ü sülûku kalır, ne de Hakk’a ulaşması kalır.

Bu takıldığı yerde ba’zı muvaffakiyetler gösterir ve onun varıp varacağı en son yerde orası olur ancak. Zaman içerisinde bunların hükmü altına girer ve sonra onlar ona öyle bir oyun yaparlar ki, kendisine ne olduğunu anlayamaz bile. Bu ne-denle buralar çok tehlikelidir ve hiç durmadan geçip gitmek lâzımdır çünkü her ne isimle olursa olsun mahlûkla münâsebetler devâm etmektedir. Bize ise lâzım olan mahlûk değil onun Hâlık’ıdır.

– “Hükümler” levhası;

İlâhî emir ve yasaklar bu beşinci levhadadır. Emirler ve yasaklar dediğimiz, Cenâb-ı Hakk’ın benî İsrâil’e helâl veyâ haram olarak farz kıldığı hükümlerdir. Yahûdiliğin üzerine dayandığı “Mûsâ (a.s)’ın getirdiği şerîat” bu levhadadır.

– “Kulluk” levhası;

Bu levhada zillet, ihtiyâcını gösterme, korku, tevâzu gibi halka feyz sebebi olacak gerekli hükümler mevcûddur.
Hattâ Mûsâ (a.s) ahlâkı ıslâh etmede gösterdiği şiddetin gereğindendir ki, “Sizden biriniz fenâlığa fenâlıkla karşılık verirse, Firavun’un rabblık da’vâsındaki hatâsını iddiâ etmiş olur” demiştir.

Çünkü kul için rabblık iddiâsına hak yoktur. Teslîm, tevekkül, işi Allah’a bırakma, rızâ, korku, ümîd, rağbet, zühd, Hakk’a yönelme ve benzerlerine âit sırların ilmi de bu levhadadır.

Bizde de denir ya “Kötülüğe karşı kötülük her kişinin harcıdır; kötülüğe karşı iyilik ise er kişinin harcıdır” diye.

– Cenâb-ı Hakk’a ulaşma yolu ve saadet yolunun şekâvet yolundan ayrılması levhası;

Saâdet yolunda esâsen câiz olduğu halde, işlenmemesi daha iyi olan hare-ketleri beyân da bu levhadadır.
Mûsâ kavminin dinlerinde rağbete ve rûhbâniyete âit meydana çıkardıkları asılsız yeniliklerin hepsi, bu levhadan çıkarılmıştır. Bu asılsız yenilikleri çıkaran-lar, kendi fikirlerini ve kendi akıllarını vâsıta yaparak Mûsâ (a.s)ın kelâmından, belki ilâhî kelâm hükümleri çıkarırız diye düşünmüşlerdir.

İlâhî hükümlere hakkıyla riâyet etmemişlerdir. Eğer yaptıkları bu birşeyden yeni başka bir şey çıkarma işini, ilâhî haberler ve ilâhî keşf sûretiyle yapmış olsalardı, Cenâb-ı Hak o yeni çıkanları onlar için kudret sebebi yapardı. Yoksa Cenâb-ı Hak, bu kendi fikir ve akılları vâsıtasıyla yeni çıkardıklarında onlara nasıl kudret verir?

Şu da varki, eğer onların bu yeni hükümlere hakkıyla riâyet etmeleri müm-kün olsaydı, elbette Cenâb-ı Hak o hükümleri, nebîsi olan Mûsâ (a.s)’ın diliyle emrederdi. O tür hükümlerden Mûsâ (a.s)ın yüz çevirmesi, o hükümleri bilme-diğinden değildir. Belki kendi haklarında iyilik ve merhâmetten dolayıdır. Böyle asılsız yenilik olarak hükümler çıkaranlar ve ilâhî hükümlere hakkıyla riâyet etmeyenler, yaptıklarının cezâsı olarak azâblandırmaya tutuldular. Dîn ve be-den ile ilgili bir çok ilim yine bu levhada geçmektedir.

Cenâb-ı Hakk’ın ihsân ettiği keşfin gereklerine göre bu sayfalarda Tevrât’ın barındırdığı hükümlerin hepsini toplamış oldum. Kastımız kısa kesmek olmayıp da, geniş izâhlara girişseydik, işi çok uzatmak gerekirdi. Oysa işi fazla uzatmakta fayda yoktur.

İşte Tevrât’ın barındırdığı hükümlerin kısaltılmış hâli yukarıdaki özet izâhlardan ibârettir. Bunu anla!
Allah hakkı söyler ve doğru yolu gösterir.

Tevrât tenzîh hakîkatini ortaya getirdi çünkü o zamanda benî İsrâil beşerî teşbihte idi-ler ya’ni maddeye tapınıyorlardı. Gerçek teşbîhi bilmedikleri için putperest oldular. Onları bu putperestlikten kurtarmak için “Rabb’ınız ötelerdedir” denildi. İbrâhîm (a.s)’da başla-yan tevhîd-i ef’âl ya’nî Allah’ın bütün varlıktan fiillerinin zuhûr ettiği idrâki, Mûsâ (a.s) zamânına gelmeye başladıkça maddeyi putlaştırma yönünde gelişmeye başladı. “Buzağı sevgisi bize içirildi” dediler çünkü oraya dönük yaşantıları vardı.

Mısır’da bulundukları sı-rada inek kutsaldı ve her bir yerinden istifâde ediyorlardı. Bu nedenle o buzağı heykelini kendilerine rabb olarak bilip tapmaya başladılar. Mûsâ (a.s) onları bu anlayıştan kurtar-mak için “Rabb’ınız sizin anlamayacağız bir şekilde yukarıdadır” diyerek, onların bakışlarını oraya çekti.

Bu durumda da insanlık âlemi için hayâli rabblar edinme durumu ortaya çıktı. Bundan da uzaklaştırmak için Cenâb-ı Hakk Îsâ (a.s)’ı kendi varlığında Hakk’ın varlığını müşâhede etmiş olarak gönderdi ki, bu tam ve gerçek teşbîh idi. O zamanda da insanlık âlemi gerçek tenzîh ve gerçek teşbîhi tam olarak bilemediği için hep hayâl âleminde yaşadılar.

 

El-İnsânu’l Kâmil Abdulkerîm Cîlî (k.s)
Terzi Baba (k.s) Şerhi

 

0