Tedbirât-ı İlâhiyye / Önsöz

Hamd olsun Allâhü Zü’l-Celâl’e ki, insanı ilmî vücûttan aynî vücûda çıkardı. Onun vücûda getirilmesinin öncesinde bir cevher var idi. O cevhere Celâl ayn’ı ile baktı. O cevher onun bakışının tahakkuk ettiği şey indinde ondan hayâ ederek eridi. Şimdi onun kadîm ilminin cevherlerinden ve incilerinden onda gizli olan su akmaya başladı. 


Bilinsin ki, (Sav) Efendimiz buyururlar ki: “Allah Teâlâ büyük bir beyaz inci hálk etti; Celâl ve heybetle baktı; hayâdan eridi. Onun yarısı su ve yarısı ateş oldu. Ondan bir duman hâsıl oldu. Semâvâtı dumandan ve arzı onun köpüğünden hálk eyledi. Şimdi O’nun Arş’ı su üzerinde oldu”.

“Allah Teâlâ”dan kasıt mutlak vücûdun vahdet ya’nî birlik mertebesidir.

“Hálk etmenin” ma’nâsı açığa çıkma ve açığa çıkarmadır.

“Büyük bir beyaz inci”den kasıt insânî hakîkat mertebesi olan ilk akıldır ki, buna vâhidiyyet ya’nî birliksellik mertebesi de derler.

İlk akla “Celâl ve heybetle bakmasından” kasıt ilk aklın gayrılığın mebde’i olan rûh mertebesine tenezzülüdür; ve bu tenezzülden hâsıl olan gayrılık perdesi ile mutlak vücûdun örtülmesidir. Çünkü Cemâl bakışı Hakk’ın vechinin kendi nûru ile tecellîsidir ki, bunda örtünme yoktur. Celâl bakışı Hakk’ın vechinin gayrılık elbisesi ile örtülmesi olduğundan, tabi’ki bunda örtünme vardır.

Ve gayrılıktan kasıt mutlak olmaklıktan kayıtlı olmaklığa tenezzüldür; ve mutlak olanın kayıtlıda gizlenmesidir.

“Büyük beyaz incinin hayâdan erimesi” bir olan vücûdu ikilikle kayıtlayarak kendi nefsinde yok hükmünde olduğu anda ona “rahmânî nefes”i ile hâricî vücût bahşetmesini; ve bu rahmânî nefes ile ona fezâda hâricî vücût bahşedilmesini tâkiben merkezin ateş ve çevresinin soğuma ile su olmasına işarettir. Ve “yedi kat gökler” denilen yedi gezegenimizin bu duman hâlindeki parlak bulutsudan ve Dünyâ’nın da onun yoğunlaşmasından mahlûk olduğu; ve Arş kelimesinin “taht ve dünyâ mülkü” ma‘nâsına geldiği için ve şehâdetsel âlemler de ilâhî mülklerden bulunduğu için ve bu parlak bulutsunun Arş’ın temeli oluşu yönüyle ilâhî Arş’ın su üzerinde olduğuna işâret olunur.

Cenâb-ı Şeyh (r.a) ibârelerinde bu hadîs-i şerife işâret buyururlar. Çünkü ilâhî ilimde sâbit olan insan, yeryüzünün hálk edilmesinden sonra maddesel elbise ile tahakkuk ederek açığa çıktı; ve Hak Teâlâ hazretleri onu zât cennetinden gayrılık elbisesi ile hârice çıkardı.


Ondan sonra karışabilirlik dalı meşrebesine bir oluk akıttı; o sebeple onun düzenini yerleşik kıldı. Ve bu dala “insan” ismini verdi. Ve onu tasvir edip kulağını ve gözünü açtı. Ve büyük âlemde olan her şeyin tertîbini onda muhkem kıldı ve onu idâreci kıldı. Ve onu her bir şeyin ihsânının açığa çıkmasına vâkıf etti. Ve onu karar eyledi. Ve onun akıl semâsını ayırdıktan ve yardıktan sonra bitiştirdi. Ve kendi vücûdunu var ettiklerinde beyân eyledi. Şimdi onu açığaçıkardı. Ve en gizli olan şey sebebiyle onu kendi sırrından perdeledi ve örttü. Dikkâtle inceleyen ve iyi düşünen kimse için onda apaçık hikmet vardır.


Bilinsin ki, güneş sistemimizin oluşumunun uzun devirler içinde geçirdiği değişimler neticesinde olduğu ve bu sistemin bir parçası olan yeryüzünün bugünkü hâle gelmesinin de yine değişimler ile olduğu ve üzerindeki bitkiler ve hayvanlar ve insanın silsile ile birdiğerinden şûbelenerek var olduğu eski ve yeni bilim adamları tarafından açık delîller ile beyân olunmuştur.

Beşerin bu şekilde var olduğuna inanmak Kur’ân’ın hükümlerine aykırı değildir. Tefsîrcilerin ve âlimlerin arasında bu husûsta olan ihtilâflar muhtelif anlayışların Kur’ân’ın sözlerinden çıkardıkları muhtelif ma’nâlardan ibârettir. Bundan dolayı bu ihtilâflar anlayışa âit bir mes’eledir. Yoksa Kur’ân-ı Kerîm’de aslâ ihtilâf yoktur. Nitekim buyurulur:

“Ve lev kâne min indi gayrillâhi le vecedû fîhihtilâfen kesîrâ” ya’nî Ve eğer Allah’tan başkasının indinden olsaydı, onun içinde mutlaka pekçok ihtilâf bulurlardı” (Nisâ, 4/82).

Bilakis Kur’ân âyetleri bilim adamlarının incelemelerini te’yîd buyurmaktadır. Bu konudaki îzâhlar hakîrâne tarafından Fusûsu’l-Hikem Şerhi’ne yazılan “Önsöz”de “Âdem’in hálk edilişi” bahsinde bir nebze verilmiştir.

Hiç şüphe yoktur ki, her gün görüldüğü şekilde yeryüzünün sâkinleri yeryüzünün cevherinden çıkmakta ve yine yeryüzünde çözülüp dağılmaktadırlar. Bitki olsun, hayvan ve hayvanın bir türü olan insan olsun, hepsi bir takım haller ve şartlar çerçevesinde unsurların ve elementlerin birdiğeriyle karışmasından var olurlar. Bu karışım neticesinde var olan şeye “mizâc” derler. Ma’denler ve bitkiler ve hayvanlar arasındaki bu karışımlar ve uyuşmalar peyderpey bir ağacın dalları gibi silsile ile aktığından cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a) bu değişimlere ve akışa “Ondan sonra karışabilirlik dalı meşrebesine bir oluk akıttı” ibâresiyle işaret buyurdu.

Ve işte bu sebeple onu en güzel sûret üzere tesviye edip değişim dalları neticesinde peydâ olan bu dala “insan” ismini verdi. Ve bu insâni dal, ma’den ve bitki ve ba’zı hayvanât dalı mertebesinde iken, kulağa ve göze sâhip olmadığı halde,  hayvânî dalın en mükemmeli olmak üzere onun kulağını ve gözünü cisminin en uygun olan mahallerinde açtı.

Ve insan varlık ağacının meyvesi olduğundan bir meyvede, nasıl ki kendinin bittiği ağaçta olan sûretlerin ve özelliklerin benzeri mevcût ise, Hak Teâlâ insanın bittiği büyük âlemde mevcût olan her bir şeyin benzerini insan vücûduna koydu; ve onu idâreci kıldı.

Ya’nî ona öyle bir bakış ihsân eyledi ki, o bakış ile kendi âkıbetini ve muhitinde olan eşyânın âkıbetlerini görür. Ve onu rahmânî tecellîleri ile âlemin zâhirinin tamâmına olan ihsanına vâkıf kıldı. Çünkü insan türünden açığa çıkan bu kadar keşifler onun eşyânın esâslarına vâkıf olmasındandır. Vâkıf olması ilerledikçe keşifler de ilerleyerek yenilenir.

“Ve insanı karar eyledi.” Ya’nî zâhiri ve bâtıni duyularını yerli yerine koymak sûretiyle insânî mertebede kararladı. Ve insanın bütün zâhiri ve bâtıni kuvvetlerini birdîğerinden şakk edip ayırdıktan sonra daha fâziletli oluşu dolayısıyla hepsinin üstünde olan akıl kuvvetini bu kuvvetlere bitiştirdi. Çünkü bütün kuvvetlerde tasarruf edici olan akıldır. Nitekim âlemin kuvvetlerinde tasarruf edici olan da akl-ı kül ya’nî bütünsel akıldır. Ve âlemde küllî akıl ve insanda cüz’i akıl “semâ”; ve diğer tasarruf edilen kuvvetler “yeryüzü” mesâbesindedir.

“E ve lem yerellezîne keferû ennes semâvâti vel arda kânetâ retkan fe fetaknâhüma” ya’nî “İnkâr edenler, semâların ve yerin bitişik olduğunu görmediler mi? Sonra Biz, o ikisini ayırdık” (Enbiyâ, 21/30) âyet-i kerîmesinde “ratk ya’nî bitişik”in “fetk ya’nî ayırmak”tan evvel söylenmesi bu beyâna aykırı değildir. Çünkü bu “ratk” ve “fetk” âlemin sûreti hakkındadır. Hz. Şeyh (ra) efendimizin “fetk ya’nî ayırma”dan sonra “ratk ya’nî bitiştirme”yi beyân buyurmaları âlemin ve Âdem’in ma’nâsı hakkındadır. Çünkü bu süregelen sûretler ma’nâlarından dolayı açığa çıkmışlardır. Bundan dolayı ma’nâlar “semâ” ve sûretler ise “yeryüzü” mesâbesindedir. Sûretlerin var olduktan sonra bağlandıkları ma’nâlara bir esâs ve kâideye dayanmaksızın bitişmeleri vardır. Bu bitişme ise “ayrılma”dan sonra olan “bitişme” ve “yarılmalar”dır.

“Ve Hak Teâlâ vücûdunu var ettiklerinde beyân eyledi.”

Çünkü Hakk’ın vücûdu sonsuz latîfin en latîfidir ve latîf oluşunun kemâlinden dolayı en gizlidir; idrâki mümkün değildir. Bu latîf vücûd kesîf olmadıkça idrak edilmez. Ve kesîf vücûd latîf vücûdun izâfelerinden olduğundan var edilmişler âlemine “izâfî vücûd” demişlerdir. Bu izâfî vücûd latîf olan hakîki vücûdun işâretleri ve alâmetleri ve delîlidir. Fakat hakîkî vücûd insandan açığa çıktığı kadar hiç bir görünme yerinden açığa çıkmadı. Çünkü Âdem’i kendi sûreti, ya‘nî sıfatları, üzerine hálk etti. Bundan dolayı toplayıcı varlık olan Âdem’de kendi vücûdunu en âşikâr ve en zâhir kıldı.

“Şimdi onu açığa çıkardı. Ve en gizli olan şey sebebiyle onu kendi sırrından örttü ve perdeledi.”

Ya‘nî insan hakîkî vücûtta gizli iken onun ilâhî ilimde sâbit olan sûretine ve hakikatine, o hakîkî vücûd kendi latîf vücûdunu kesîf kılmak sûretiyle bir elbise giydirerek onu açığa çıkardı.

Ve kendi hakîkatinin gizliliği sebebiyle rubûbiyyet ya’nî Rabb olmaklık sırrından örttü; ya‘nî Âdem’in en açık bir şekilde görülen kesîf taayyünü, rubûbiyyet sırrından ibâret olan kendi hakikatine perde oldu. Ve onu bu insânî kesîf sûret örttü.

Dikkatle inceleyen ve iyi düşünen Allah’a ârif olanlar için bu açığa çıkarmaklıkta ve gizli olmaklıkta apaçık hikmet vardır. Çünkü ilâhî işler âlemin ve Âdem’in vücûdu ile tahakkuk eder. Ondan önce ma‘nâ mertebesindedir. Ma‘nâ ise tahakkuk için sûret ister; ve sûret zâhir ve ma‘nâ ise o sûrette örtülüdür

0