Tedbirât-ı İlâhiyye / Önsöz -3-

“Onun mevâridini onun üzerine dağıtıp ayırarak taksîm etti.”

İnsanın “mevârid”i “on duyu” dedikleri zâhir ve bâtın duyularıdır. Hak Teâlâ hazretleri onun “mevrid”leri olan bu “on duyu”yu vücûdunun üzerine dağıtmak sûretiyle taksîm etti. Görme mevzi’ bir yerinde; ve işitme mevzi’ diğer bir mahallinde; ve koklama mevzi’ de başka bir tarafındadır. Diğer duyularının yerleri de böylece muhtelif mevzi’lere taksîm edilmiştir.

 “Ve ona sınırlanmamış olan ilâhî işâret askerlerini sıraladı.”

Gerek zâhir duyular ile algılanan ve gerek bâtın duyular ile idrâk edilen sûretlerin hepsi ilâhî işâret ve âyetlerdendir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de:

“inne fî zâlike le âyâtin li kavmin yetefekkerûn” ya’nî “Muhakkak ki; bunda tefekkür eden kavim için elbette âyetler (işâretler) vardır” (Ra’d, 13/3)

“inne fî zâlike le âyâtin li kavmin ya’kılûn” ya’nî “Muhakkak ki; bunda akıl eden kavim için elbette âyetler (işâretler) vardır” (Ra’d, 13/3) ve

“inne fî zâlike le âyâtin li ulîn nuhâ” ya’nî İşte bunda nehiy sahipleri için mutlaka âyetler (işâretler) vardır” (Tâ-hâ, 20/128) buyrulur.

Bu ilâhî işâretleri kemâliyle ancak insân-ı kâmil anlar. Çünkü her şeyin hakîkatlerini müşâhede eder. Bunlar noksan insâna oyun gelir. Nitekim: “Ey Allâh’ım oyun ve eğlenceden ibâret olan eşyâdan bizi uzaklaştır. Ve bize eşyânın hakîki mâhiyetini göster” buyrulmuştur.

Ve sıfatların görünme yerleri ve ilâhî isimlerden ibâret olan bu işâretler ilâhî askerler olup “külle yevmin hüve fî şe’nin” ya’nî “O her an bir iştedir” (Rahmân, 55/29) gereğince onların ne başlangıcı ve ne de bitişi vardır. Nitekim buyrulur: “ve mâ ya’lemu cunûde rabbike illâ hüve” ya’nî “Ve Rabbinin ordularını, kendisinden başkası bilmez” (Müddessir, 74/31). Bu i‘tibâr ile ilâhî işâret askerleri sınırsızdır. Cenâb-ı Hak halîfenin zâhir ve bâtın duyularına bu ilâhî işâret askerlerini sıralamıştır. Bu işâretler gereğince Zâhir ismi ile Bâtın isminin hükmünü verir.

 

“Ve onun hazret kapısı üzerine talihli ve talihsiz olan hâtıraları gönderdi.”

İnsan kalbinde heyecan yapan şey dört mertebe üzerinedir: Eğer çabuk gelip giderse “hâcis ya’nî endişe” derler. Ve eğer biraz kalırsa “vâcis ya’nî vesvese” derler. Ve eğer şiddet ve kuvvet ile gelip yerleşirse “hâtır” ve ‘’hâtıra” derler. Ve kalbte yerleşmiş olarak devam ederse “fikir” derler. Ve dışarıdan gelene de “vârid ya’nî ulaşan” derler. Ve vâridin mevridleri yukarıda bahsedildiği üzere zâhir ve bâtın duyulardır. Bu hâtıraların ba‘zısı talihli ve ba’zısı talihsizdir.

Bu hâtıralar zâhir ve bâtın duyulara dâhil olmadan önce halîfenin kapısı olan ve ilâhî huzûrda hâzır bulunan kalbine gelir. Mîzâna uygun olan kabûl ile zâhir ve bâtın duyuların yerlerine ulaştırılır. Uygun olmayanlar o yerlere ulaştırılmazsızın kaldırılır.

 

“Ve orta yol üzere olan medînesini ya’nî şehrini ma‘mûr kıldı.”

Medîne”den kasıt “şehâdet âlemi”dir. Ve şehâdet âlemi iniş ve çıkış mertebelerinin kesişme noktası olması i’tibârı ile “orta yol”da olan bir medînedir. Ve şehâdet âlemi medînesinin ma‘mûr olması Hakk’ın halîfesinin vücûduyladır. İnsân-ı kâmil olmaksızın âlemin vücûdu rûhsuz bir cesed hükmündedir. Nitekim cenâb-ı Şeyh-i Ekber (ra) Fusûsu’l Hikem’de Âdemî Fass’da bu ma‘nâyı îzâh buyurmuşlardır. Ve Kur’ân-ı Kerîm’de bu hakikate işâretle buyrulur:

“Ve iz kâle rabbüke lil melâiketi innî câilun fîl ardı halîfeh“ ya’nî “Ve Rabbin meleklere: “Muhakkak ki Ben yeryüzünde bir halife kılacağım” demişti” (Bakara, 2/30) ve “Sümme cealnâküm halâife fîl ardı” ya’nî “Sonra sizi yeryüzünde halîfeler kıldık” (Yûnus, 10/14).

Ve Hakk’ın halîfesi olan insân-ı kâmilin vücûdunun kesilmesi hâlinde âlemin ma’mûr oluşu harâb oluşa yüz tutar. Nitekim hadîs-i şerifte buyrulur: “Yeryüzünde Allah Allah diyen bulundukça kıyâmet kopmaz.” Ve cenâb-ı Şeyh-i Ekber bu ma‘nâyı da Şît Fassı’nın sonlarında beyân buyurmuşlardır.

“Ve onu ondan ihrâc etti. Ve onu melekût sırlarının mütâlâasıyla ganî kıldı. Ve o sebeple onu muhtâc kıldı.”

Ya‘nî Hak Teâlâ hazretleri halîfeyi bu şehâdet mertebesi medînesinin hükümlerinden ihrâc edip,hakîkat âleminden ibâret olan melekût sırlarının mütâlâasıyla bu âlemin ahkâmına tâbi olma ihtiyâcından ganî kıldı. Çünkü bu âlem tabîat hânesidir. Buradan çıkmadıkça hakîkat âlemine gitmek mümkün değildir. Nitekim Hâce Hâfız (ks) buyurur: Beyt:

Tercüme: “Sen ki tabîat hânesinden dışarı çıkamıyorsun; hakikat mahallesine sefer edebilmen nerede!”

Şimdi halîfe bu âlemin hükmünden çıkıp melekût sırlarını mütâlaa etmesi sebebiyle “Lâ mevcûde illallah” ve “Lâ fâile illallah” sırrına ve “Vallâhu halakaküm ve mâ ta’melûn” ya’nî “Ve sizi de, yaptığınız şeyleri de Allah hálk etti”(Sâffât, 37/96) âyet-i kerîmesinin hakîkatine vâkıf olur. Ve kendinin Hakk’ın kudret elinde bir âlet olduğunu görüp, bilir. Ve bir âlet, nasıl ki bir üstâdın kullanmasına muhtâc ise halîfe de öylece Hakk’ın kullanmasına muhtâc olur. Halk onu kendi irâdesiyle hareket eder zannederler. Oysa o Hakk’ın irâdesiyle hareket eder; ve onu çevirip döndüren Hakk’tır. Nitekim âyet-i kerîmede işâret buyrulur: “Ve tahsebühüm eykâzan ve hüm rukûdun, ve nukallibühüm zâtel yemîni ve zâteş şimâli” ya’nî “Ve onlar, uykuda oldukları halde sen onları uyanık sanırsın. Ve onları sağa ve sola doğru çeviririz” (Kehf, 18/18).

 

“Ve onun için var edilmişlerde tasarrufu mubâh kıldı ki, onunla onu ondan men’ etti. Ve îman eden ile küfreden kimse arasındaki alışı onun kabzasında eşit kıldı. Ve bu kabza üzerinde açığa çıkardı.”

Ya’nî Hakk Teâlâ halîfeye aklın düzeni üzere şehâdet mertebesinde tasarrufu mubâh kıldı. Ve bu tasarruf Zâhir isminin hükümleri altında olur. Ve onun bu tasarrufu Hakk’ın tasarrufu olduğundan Bâtın isminin hükmüne göre halîfe tasarruftan men’ edilmiştir. Çünkü hakîkatte halîfenin vücûdu yoktur; “lâ mev-cûde illallah.”

İlâhî halîfe yeryüzünde ilâhî hazînenin emîni olduğundan Zâhir ve Bâtın isminin tecellîleri âlemin bütün zerrelerine halîfenin kabzasından olur; ve o kabzadan dağıtılır.

Ve îmân ve küfür isimlere âit tecellîlerden ibâret olup, bu her iki işin gerekleri onların görünme yerleri olan mü’minler ile kâfirlere taksîm olunur. Ve küfür ile îmânın dağıtılması ve onların görünme yerlerinden küfür ve îmân eserlerinin açığa çıkışında onların alışı, ya‘nî mü’mine îmânının mükâfâtını ve kâfire küfrünün azâbını ulaştırma husûsu halîfenin kabzasında eşittir. Çünkü mükâfât ve azâp bu görünme yerlerinin hallerinden bir hâldir. Îmân hâlini mükâfât hâli ve küfür hâlini azâp hâli ta’kîp eder. Bunlar hakîkatte o görünme yerlerinin sâbit ayn’larının hallerinden bir hâl ve önceki hâllerini ta’kîp eden sonraki hâlleridir. Bir i’tibâr ile cezâ ve azâptır; bir i‘tibâr ile de hâldir. Ve isimlerin tecellîleri dolayısıyla görünme yerlerinin hallerinin dağıtılması halîfenin kabzasından eşit olarak olur. Herkes hakkını eşit seviyeden alır. Hiç bir kimseye hakkından ne fazlası ve ne de noksanı verilmez.

 

“Ve onu kararladı. Ve onun mülkünde geçmek için bir köprü tâyin etti. Şimdi onu geçen kimseye ne mutlu!”

Ya’nî halîfeyi Hak Teâlâ mülk âleminde ve melekût âleminde mekânlanmış kıldı, aslâ makâmından sarsılmaz. Ve onun mülkünde, ya’nî vücûdunda, mülk âleminden melekût âlemine geçmek için bir köprü tâyin etti ki, halîfe Zahir ismi ile Bâtın isminin gereklerine göre o köprüden her iki tarafa geçiş yapar. Ve aynı şekilde halîfenin tasarruf kabzasında bulunan mü’minler de onun ma’nevî terbiyesiyle terbiye görüp onun mülkündeki bu köprüden geçerler. Şimdi bu köprüden geçip hakîkat âlemine ulaşan kimselere ne büyük saâdettir!

Daha sonra Hak Sübhânehû temiz kıldığı şey sebebiyle alış kabzasını kirletmeyi murâd eyledi. Şimdi onu kâfirleri ve sâlihleri toplamış olarak bir berzah kıldı. Ve onu terkîb âleminde ve tezkire minberleri üzerinde da’vet edici olarak yerleştirdi. Ve onu ilâhî ilimler ile te’yîd etti ve onu örttü. Ve zuhûru ile emrettiği şeyin ifşâ edilmesinden onu yasakladı. Şimdi buyurdu ki: Âlemlerinizde olan göklere, onların emre âmâde olan feleklerine ve denizleri doldurulmuş olan yerlere ve dolu gemilere bakmaz mısınız ki, o dolu gemileri taşıttığı ve i‘mâr ettiği şey indinde varlık denizinde icrâ eyledi. Şimdi o iki ayak arasında hareket eder ki, ümît ve korkudur. Kadîm San’atkâr onun üzerine ihâta edici kalemi ile yazdı. Sağ ayakta “Fe men ya’mel miskâle zerretin hayren yereh” ya’nî “Artık kim zerre kadar hayır işlerse onu görür” (Zelzele, 99/7) ve sol ayak üzerinde de  “Ve men ya’mel miskâle zerretin şerren yereh” ya’nî “Ve kim zerre kadar şerr işlerse onu görür” (Zelzele, 99/8) vardır. Şimdi iki yola hidâyet eden ve basîretini açan zât için tâata girişsin; ve ona taksîm ettiği rızık üzerine şükretsin. Şimdi onu hem kolay, hem de güç yaptı. Ve defineyi kazsın ki, onu cismânî duvar ile örttü ve perdeledi. Sonra düşünsün ki, onu kabre konulduğu esnâda nasıl diriltti. Ve onu neşrettiği vakitte öldürdü. Ve onu aydınlık kıldığı nûr gaybları elbiselerinin şiddetli karanlığı örtüsüyle gizledi. Ve görünmeyen örünen âyetlerini dost ve düşman üzerine delîl kıldı. (7)

“Alış kabzası”ndan kasıt zamânının eşsizi olan insân- kâmildir ki, “büyük insan” denilen güneş sistemimizin tamâmının benzeridir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: “Allâhullezî halaka seb’a semâvâtin ve minel ardı mislehunn” ya’nî “O Allah ki, yedi kat gökleri ve yerden de onların benzerini hálk etti” (Talâk, 65/12).

Şimdi Hak hakîkati dolayısıyla âlemin “ayn”ı ve taayyünü dolayısıyla gayrı olduğu gibi, insân-ı kâmil de böyledir. Nitekim su hakîkatı dolayısıyla buzun aynı ve taayyünü dolayısıyla gayrıdır. Ve bu taayyünler Hakk’ın mutlak vücûdunun tenezzülünden ve isimleri dolayısıyla kayıtlanmasından ortaya çıkmıştır. Bundan dolayı bütün zemmedilmişler ile kötü ve fenâ şeyler varlıksal taayyünlere bağlanır.

Her ne kadar “kul küllün min indillâhi” ya’nî “De ki: “Hepsi Allah’ın indindendir” (Nisâ, 4/78), “ve ileyhi yurceul emru küllühu”  ya’nî “İşlerin hepsi O’na döndürülür” (Hûd,11/123) âyet-i kerîmeleri gereğince bütün övgüler ve yermeler hakikatte Hakk’a dönük ise de, “Mâ esâbeke min hasenetin fe minallâh” ya’nî “Sana iyilikten ne isâbet ederse, işte o Allah’tandır” (Nisâ, 4/79) âyet-i celilesi gereğince övgülerin Hakk’a; ve “ve mâ esâbeke min seyyietin fe min nefsike” ya’nî “ve sana kötülükten ne isâbet ederse, o taktirde o, kendi nefsindendir”(Nisâ, 4/79) âyet-i kerîmesi gereğince de yermelerin kulun kesîf taayyününe bağlanması lâzımdır. Çünkü vücûdun tenezzülleri neticesinde efendi ile köle ayrılmıştır. Ve vitr ya’nî tek olan vücûd şef ya’nî çift olmuştur. Ve kuldan zemmedilmiş şeylerin açığa çıkması Hakk’a nispeten hikmettir; ve kula nispeten fenâ ve çirkindir.  Mesnevî:

Tercüme: “Kazâ olması yönünden ben küfre râzıyım. Bizim çekişmemiz ve fenâlığımız olması yönünden râzı olucu değilim. Küfür dahi Hâlık’a nispetle hikmettir. Eğer bize nispet edersen küfür âfettir.”

Şimdi varlıksal taayyünler yeryüzü cinsinden mahlûktur. Ve yeryüzü cinsi ise temizdir. Nitekim şerîat hükümlerine göre onunla teyemmüm olunur. İnsân-ı kâmilin taayyünü de bu temiz olan yeryüzü cinsindendir. İnsân-ı kâmil “Allah” zât isminin görünme yeri olduğundan ve zât ismi ise bütün isimleri toplamış bulunduğundan, Hakk’a âit sıfatlar ile halka âit sıfatlar arasında toplayıcı berzahtır. Bundan dolayı alış kabzası olan insân-ı kâmilin bu berzah oluşu, Hak Teâlâ’nın temiz kıldığı şey, ya‘nî yeryüzü, sebebiyle onun kiri demek olur. Çünkü insanın kesîf taayyününün gereği olan varlıksal sıfatları rûhânî sıfatlarına göre kir ve pas düzeyindedir.

Ve küfür ile îmânın alış kabzasından dağıtıldığı daha önce îzâh edilmiş idi. Şimdi mülkündeki köprüden dilediği vakit mülk âlemine ve istediği vakit melekût âlemine geçmeye kādir olan insân-ı kâmili, Hak Teâlâ terkîb âleminde, ya‘nî unsurlardan terkîb olarak, taayyün etmiş olan ve hitâbı kabûl edici olarak en güzel sûret üzere tesviye edilmiş bulunan insanları tezkire minberleri, ya‘nî akıl ve fikir minberleri üzerinde, kendi ma’rifeti tarafına da’vet edici olarak yerleştirdi.

Ve akıllı olanları da‘vet husûsundaki çalışması etkili olmak üzere Hak Teâlâ insân-ı kâmili ilâhî ilimleri ile te’yîd ve takviye etti ki, mübârek kalbine ulaşan bu ilimler ile akıl ehlini îkâz eder ve inkâr edenleri susturur. Ve Hak Teâlâ beşerî sûretiyle onun bâtınına olan ilâhî tecellîlerini örttü. Çünkü insân-ı kâmili beşerî taayyününe bakarak bilmek mümkün değildir. Onun için inkâr edenler (Sav) Efendimiz hakkında: “mâli hâzer resûli ye’kulit taâme ve yemşî fîl esvâk” (Furkân, 25/7) ya‘nî “Bu nasıl Peygamber’dir ki, yemek yer ve sokaklarda gezer!” dediler. Ve cenâb-ı Mevlânâ (ra) efendimiz de Mesnevî-i Şerif’lerinde bu ma‘nâyı beyânen buyururlar: Mesnevi:

Tercüme: “Nebîler ile eşitlik da‘vâsında bulundular. Evliyâyı da kendileri gibi zannettiler ve dediler ki: İşte onlar da beşer, biz de beşeriz. Biz de, onlar da uyku ve yemek kaydındayız. Onlar körlüklerinden bunu bilmediler ki, arada sonsuz bir fark vardır. Bu yer, hep darlık ve hased olur. Oysa o yer, bütün Ahad nûru olur. Pâk olanların işini kendinden kıyâs etme. Nitekim arslan ma‘nâsına gelen ‘şîr’ ile süt ma‘nâsına gelen ‘şîr’ kelimeleri yazılışta birbirlerine benzer.”

 

“Ve zuhûru ile emrettiği şeyin ifşâ edilmesinden onu men’ etti.”

Hak Teâlâ hazretlerinin zuhûru ile emrettiği şey Hakk’a ma‘rifettir. Nitekim “Ve mâ halaktul cinne vel inse illâ li ya’büdûn” ya’nî Ve Ben, insanları ve cinleri Bana kul olsunlar diye hálk ettim” (Zâriyât, 51/56) buyurur. “Li-ya‘büdûn ya’nî kul olsunlar”ı “li-ya‘rifûn ya’nî ârif olsunlar” ile tefsîr etmişlerdir. Çünkü bilinmeyen şeye ibâdet olunmaz.

Ve Hakk’a ma‘rifet, ancak vahdet-i vücûd ya’nî vücûdun birliği sırrının insan nefsinde ve âfâkta açığa çıkması ile kâmil olur. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: “Se nurîhim âyâtinâ fîl âfâki ve fî enfüsihim hattâ yetebeyyene lehüm ennehül hakk” ya’nî “Âyetlerimizi âfâkta ve enfüste onlara göstereceğiz. O’nun hak olduğu onlara açıkça belli olsun diye” (Fussilet, 41/53) ve “Va’bud rabbeke hattâ ye’tiyekel yakîn” ya’nî “Sana yakîn gelinceye kadar Rabb’ine ibâdet et!” (Hicr, 15/99).

İnsân-ı kâmil halkı Hakk’a ma‘rifete da’vet edicidir. Çünkü Hak Teâlâ onun zuhûrunu emretmiştir. Fakat zevka ya’nî bizzât hakîkatini idrâk ederek yaşamaya bağlı olan vahdet-i vücûd sırrının avâma ifşâ edilmesinden men’ etmiştir. Çünkü vahdet-i vücûd “hakîkat”tir. Bu hakîkatin sözler ile ifşâ edilmesi zayıf akıllara sâhip olanlar indinde yoldan çıkmaya ve şerîatın devre dışı bırakılmasına sebep olur. Onun için “Şerîat hakîkatin zâhiri, hakîkat ise şerîatın bâtınıdır” denilmiştir.

Ve şerîat tevhîde da’vet eder. Çünkü şerîat ikilik üzerine dayalıdır. Çünkü “tevhîd” “bir kılmak” demektir. Ve tevhîd için “birleyen”in ve “birlenen”in vücûdları ve “birlemek” husûsu gerekir. Bunlar ise kesrettir. Fakat “ittihâd” tevhîd gibi değildir. Onun ma‘nâsı “bir olmak”tır. Bu makâm tevhîdden daha yüksektir. Ve bir olmaktan maksad, bakışları kusurlu olan kimselerin zannettikleri gibi “hulûl ya’nî dâhil olma” değildir. İki vücûdun “birleşmesi” de değildir. Evhadüddin Kirmânî (ks) bu ma‘nâyı beyânen bir rubâîlerinde şöyle buyururlar: Rubâî:

Tercüme: “Bu yolda o kadar yürü ki ikilik kalksın! Eğer sen iki isen seyr-i sülûkta kalksın! Sen O olmazsın. Fakat sülûkunda çalışırsan bir makâma gelirsin ki, senliğin kalkar.”

Şimdi bu makâm bir insân-ı kâmilin husûsî terbiyesiyle sülûk ve mücâhedeler neticesinde sâlikin nefsinde açılan bir hâl ve zevk olduğundan, insân-ı kâmil bu vahdet-i vücûd sırrının genele ifşâ edilmesinden men’ edilmiştir. Fakat seçkinlere ifşâ edilmesinden men’ edilmemiştir. Nitekim Ebû Hureyre (ra) buyurur ki:

“(Sav) Efendimiz’denı iki kab ilim aldım. Birini dağıttım. Diğerini boğazımı keserler korkusuyla sakladım.”

Çünkü ilâhî yasak hikmete dayalıdır. Halkın tahammül edemeyeceği bir şeye da‘veti haklarında zararlıdır. Onların da’veti eserden eseri yapanadır. Nitekim bu tarz da‘vete ilişkin olan Kur’ân âyetleri pek çoktur. Hz. Şeyh-i Ekber (ra) bu da’vete işâret olarak buyururlar ki:

“Âlemlerinizde olan göklere ve onların emre âmâde olan feleklerine bakmaz mısınız?” Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulur:

 

(Ra’d, 13/2)

“Allâhullezî refeas semavâti bi gayri amedin terevnehâ sümmestevâ alel arşı ve sehhareş şemse vel kamere, küllün yecrî li ecelin müsemmâ, yüdebbirul emre yufassilül âyâti lealleküm bi likâi rabbiküm tûkınûn”

“Allahü Zül’l-Celâl hazretleri ki, semâvâtı direksiz olarak yükseltti. Daha sonra Arş’a istivâ etti. Ve güneşi ve ayı emre âmâde kıldı. Hepsi belirlenmiş  bir süreye dönerler ve hareket ederler. İşleri düzenleyip idâre etti ve âyetleri ayrıntılandırdı. Umulur ki Rabb’inize kavuşmaya îkânımz ola!”

 

“Ve denizleri doldurulmuş olan yerlere bakmaz mısınız?”

“Yer”lerden kasıt gezegenlerdir. Çünkü her bir gezegen, yörüngeleri kendisini kuşatmış gezegenlerin yeri mesâbesindedir. Ve onu kuşatmış olan gezegenlerin yörüngeleri onun “göğü”dür. Onun için “gök” çoğul olarak söylenir.

Ve yeryüzümüzün dörtte üçü denizlerle çevrilmiş olduğu gibi, her bir gezegende de denizler vardır. Nitekim astronomi bilginleri bir çok tetkiklerde ve görüşlerde bulunmuşlardır. “Bahr-i mescûr” “doldurulmuş deniz” ma‘nâsına gelir. Çünkü yeryüzünün ve gezegenlerin etrâfı denizler ile doldurulmuştur.

“Ve dolu gemilere bakmaz mısınız ki, onu taşıttığı ve i‘mâr ettiği şey indinde varlık denizinde icrâ eyledi.”

“Fülk” “gemi ve gemiler” ma’nâsınadır. “Meşhûn” “doldurulmuş ve sevk edilmiş” ma’nâlarına gelir. “Fülk-i meşhûn” “doldurulmuş veyâ sevk edilmiş gemiler” mânâsınadır.Nitekim âyet-i kerîmede:“Ve âyetün lehüm ennâ hamelnâ zürriyyetehüm fîl fülkil meşhûn” (Yâsîn, 36/41) buyrulur. Ya‘nî her birisi doldurulmuş gemi mesâbesinde olan gezegenlere bakmaz mısınız ki, “Ve min âyâtihî halkus semâvâti vel ardı ve mâ besse fîhimâ min dâbbeh” ya’nî “Gökleri ve yeri hálk etmesi ve orada hareket edenlerden çoğaltıp yayması, O’nun âyetlerindendir” (Şûrâ, 42/29) ve “Ellâ yescüdû lillâhillezî yuhriculhab’e fîs semâvâti vel ardı” ya’nî “Nasıl secde etmezler; O Allah ki göklerde ve yerde saklı olanı çıkarır” (Neml, 27/25) âyet-i kerîmelerinde beyân buyrulduğu şekilde onun her birini bitkiler ve hayvanlar ile doldurarak vücûd denizinde işlek kıldı.

Bunların hepsi âyetlerden ve âfâkî ya’nî dışa dönük eserlerden olup uyanıklık sâhipleri bu eserler ile te’sîr edicinin vücûduna delîl çıkartırlar. Ve yukarıda îzâh edilen “Allâhullezî halaka seb’a semâvâtin ve minel ardı mislehunn” ya’nî “O Allah ki, yedi kat gökleri ve yerden de onların benzerini hálk etti” (Talâk, 65/12) âyet-i kerîmesinin yüce ma‘nâsı gereğince, büyük insan olan güneş sistemimizin benzeri olarak yeryüzünden mahlûk olan küçük insan da bir âlemdir.

Ve fertlerden her bir ferdinin “göğü” aklıdır. Ve onların “emre âmâde olan felek’leri de zâhiri ve bâtıni duyularıdır. Ve herbirinin cisimsel sûreti “yeryüzü”dür. Ve onların “deniz”leri ‘‘kalb”leri olup su gibi akıcı olan türlü hâtıralar ile doldurulmuştur. Ve her birisi doldurulmuş bir gemi mesâbesinde olup maddî ve mânevî şeylerle doldurulmuş bir halde vücûd denizinde belirlenmiş zamanlarına kadar döner ve hareket ederler. Bunların hepsi de âyetler ve enfüsî ya’nî içe dönük eserler olup uyanıklık ehli, varlığından zevkî ya’nî bizzât hakîkatini yaşama ilmi ile haberdâr oldukları bu eserler ile Te’sîr Edici’nin vücûduna delîl çıkarırlar.

Şimdi doldurulmuş gemi mesâbesinde olan beşer fertlerinden her biri ümît ve korkudan ibâret olan “iki ayak” arasında hareket eder ki, Kadîm San’atkâr onların isti‘dâd lisânlarıyla gerçekleşen talepleri üzerine bir kısmına ihâta edici ilim kalemi ile hidâyet ve bir kısmına da dalâlet yazdı. Hidâyet ehli olan sağ taraf ashâbına “Fe men ya’mel miskâle zerretin hayren yereh” ya’nî “Artık kim zerre kadar hayır işlerse onu görür” (Zelzele, 99/7) ve dalâlet ehli olan sol taraf ashâbına da “Ve men ya’mel miskâle zerretin şerren yereh” ya’nî “Ve kim zerre kadar şerr işlerse onu görür” (Zelzele, 99/8) berâtını verdi.

Kazâ ve kader ve hidâyet ve dalâlet bahislerinin burada ayrıntılı olarak anlatılması uzundur. Kazâ ve kader bahsi Fusûsu’l-Hikem’de Üzeyr Fassı’nda ve hidâyet ve dalâlet bahisleri de İsmâil Fass’ı ile Hûd Fassı’nda ayrıntılı olarak anlatılmıştır.

Şimdi “Ve lisânen ve şefeteyn / Ve hedeynâhun necdeyn” (Beled, 90/9-10) ya’ni “Biz insan için iki göz ve bir lisân ve iki dudak hálk edip ona iki yol göstermedik mi?” âyet-i kerîmesi gereğince zâhiri ve bâtıni duyularına hidâyet ve dalâlet yollarını gösteren ve bunları ayırt etmek üzere basîretini ve akıl gözünü açan Hakk’ın zâtı için, insan tâata girişsin; ve onun hakkında kazâ eylediği maddî ve ma’nevî rızık, ya‘nî tecellîler, üzerine şükretsin; şikâyet etmesin. Çünkü ilâhî kazâya rızâ lâzımdır. Nitekim hadîs-i kudsîde: “Benim kazâma râzı olmayan başka bir Rab bulsun” buyrulmuştur.

Şimdi o rızkı bir takım sebep perdeleri arkasında örtmüş olduğu için ve insan kendi maddî ve ma‘nevî rızkının neden ibâret olduğunu ona ulaşmazdan önce bilemediği için onu güç yaptı. Ve “Allah bir şeyi istediğinde sebepleri ona göre hálk eder”hadîs-i şerîfi gereğince takdîr edilen rızık, zannetmediği mahalden her hâlükârda kendisine geleceği için; ve Hak Teâlâ kulu hakkında murâd ettiği rızkın sebeplerini de meydana koyacağı için kolay yaptı. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: “Yâ büneyye innehâ in tekü miskâle habbetin min hardalin fe tekün fî sahretin ev fîs semâvâti ev fîl ardı ye’ti bihâllâh” ya’nî “Ey yavrum! Muhakkak ki o, bir hardal tanesi kadar dahi olsa ve o, bir kaya içinde veya göklerde veya yerde bile olsa, Allah onu getirir” (Lokmân, 31/16). Rızık mâdemki sebepler perdesi arkasında saklıdır, insan sebepleri ortaya getireni müşâhede etmek sûretiyle sebeplere teşebbüs ederek kendisinde türlü türlü rızıklar gizli olan defineyi kazsın. Çünkü Hak Teâlâ o defîneyi cismânî duvar perdesi arkasına koyarak örttü. Daha sonra insan kendi nefsine akıl gözü ile bakıp düşünsün ki, yeryüzünden mahlûk ve ma’den türünden olan ve kabir mesâbesinde bulunan cesedine onun rûhunu ve ma’nâsını bağladığında, o cesedde nasıl hayat ve hareket açığa çıkardı. Ve onu bir insân-ı kâmilin terbiyesi altında seyr-i sülûk ettirmek sûretiyle ilâhî sıfatlar ile donanmış olan rûhî eserlerini ortaya çıkardığı zaman, onun nefsânî sıfatlar ile kirlenmiş olan hayvânî hayâtını nasıl kesti. Ve onu bu sûretle öldürdü. Hz. Şeyh-i Ekber (ra)’in bu yüksek beyânları: “Kutilel insânu mâ ekferah / Min eyyi şey’in halakah / Min nutfetin, halakahu fe kadderah / Sümmes sebîle yesserah / Sümme emâtehu fe akberah / Sümme izâ şâe enşerah” ya’nî “İnsan kahroldu, o ne kadar çok nankör / (Allah) onu hangi şeyden hálk etti? / Nutfeden , sonra da ona kader tâyin etti / Sonra yolu ona kolaylaştırdı / Sonra onu öldürdü, böylece onu kabire koydurdu / Sonra onu dilediği zaman diriltecek” (Abese, 80/17-22) âyet-i kerîmelerinin bâtınî ma’nâlarını tefsirdir.

 

“Ve onu aydınlık kıldığı nûr gaybları elbiselerinin şiddetli karanlığı örtüsüyle gizledi.”

“Nûr gaybları elbiseleri”nden kasıt “beşerî taayyün”dür. Çünkü bu taayyünler zâtın nûrunun, onların sûretinde kayıtlanmasından ibârettir. Nitekim “Allâhu nûrus semâvâti vel ard” ya’nî “Allah, göklerin ve yerin nûru’dur” (Nûr, 24/35) buyrulur. Bu taayyünlerin her birerleri birer karanlıksal perde ve örtülerdir. Çünkü nûr latîf ve bu taayyünler kesîftir. Ve kesîf olan şey karanlıksaldır. Ve arkasında olan şeyin perdesi ve örtüsüdür. Ve nûr gayblarının bu taayyün örtülerini ve perdelerini aydınlık kılması, onları izâfî yokluktan çıkarıp izâfî vücût sâhasında açığa çıkarmasından ibârettir.

 

  “Ve görünmeyen ve görünen âyetlerini dost ve düşman üzerine delîl kıldı.”

Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (ra) bu ifâde ile “fe mehavnâ âyetel leyli ve cealnâ âyeten nehâri mubsıraten” (İsrâ, 17/12) ya‘nî, “Biz gecenin âyetini görünmez ettik ve gündüzün âyetini görünür kıldık” âyet-i kerîmesine işâret buyururlar.

“Gece” görünmeyen âyettir, çünkü karanlıktır; ve karanlıkta eşyânın sûretleri görünmez. İşin aslında o eşyâ mevcût iken karanlık his bakışı önünde onları görünmez eder. Ve “gündüz” görünen âyettir; çünkü nûrdur. Ve nûr kendi gözüktüğü gibi eşyayı da gösterir. Gece görülmeyen eşyâ, gündüz görülür.

Şimdi burada rûh “gündüz”e ve kesîf taayyün “gece”ye benzetilmiştir. Bunlar görünmeyen ve görünen âyetleridir. Çünkü cesedin karanlık hükümlerinin üstün gelmesi hâlinde, eşyânın hakîkatleri akıl bakışında görünmez olur. Ve rûhun nûrânî hükümlerinin üstün gelmesi hâlinde de eşyânın hakîkatleri basîret gözü önünde açılır. Şimdi cismânî karanlık hükümler, insanı hakîkatlere vâkıf olmaktan engellediği için, düşman üzerine delîl olan bir görünmez âyettir. Ve rûhun nûrânî hükümleri hakîkatlere vâkıf olmaya rehber olduğu için dost üzerine delîl olan bir görünen âyettir.

Daha sonra görünmeyen âyeti ara sıra nurlandırıcı kıldı. Ve bunun misâli her ikisinin kürede karşılığı indinde ay ışığı ile aydınlanmış gecelerdir. (8)

Ya‘nî karanlıksal olduğu için görünmeyen âyet olan kesîf cisim, görünen âyet olan latîf rûhran aldığı nûr sebebiyle nûrânî olur. Ya‘nî kendisinden rûhun hükümleri ve eserleri gözükür. Ve kendisi de nûr verici bir halde bulunur. Nitekim ay güneşe karşılık olup ondan ışık alışı yönüyle kendisi nurlandırıcı olur. Ve yeryüzünde tamâmen güneşe karşılığı görülen mahallerde bedir hâlinde olarak arzın o karanlık olan mahallerini aydınlatır; ve o mahallerin geceleri ay ışığı ile aydınlanmış olur.

Daha sonra bu sırrı, imtihan asâsı ile sırlar taşını darb eden kimsede açığa çıkardı. Şimdi onu yardı. Şiir:

     “Taşa te’sîr eden ağaca bak! Ve perdeler arkasından darb edene bak.”

      Tenzih ederim o zât-ı ecell-i a‘lâyı ki, mukaddes ve tertemiz olan hazret-i insanın vücûduna bu sırları yerleştirdi. Şimdi ne acâîbdir ki, o onun şükrüyle kıyâmından gâfil oldu. Onu inkâr eden insan helâk olsun! Ve vücûdundan ibret almaktan yüz çeviren ve onu küçük gören kimsenin vay hâline! Ve zillet, onu zelîl ve küçük gören kimsenin olsun! Artık vaz geçsin de onu inkâr ettiği gibi ona şükretsin. Sâlih amele diğer kötü amel karıştıran kimselerden olsun. Bâkî âhiret yurdunda boyunları bükük olarak ümît etme ipinde dizilmiş bulunsun. Ve salât Seyyidimiz Muhammed üzerine ve onun Âl ve ashâbı üzerine ve tâbi’i ve muâvini üzerine olsun ki, onlar müşehher ma’sûmluk ilmiyle süslenmiş ve bezenmiş olan rabbânî ma’rifetler elbiselerine bürünmüşlerdir. O ilim meleğin Rabb’ine tesbîh eylediği ve zikrettiği şeydir. Ve inâyet ehli hazret tatlılıkları hakkında perhîz eyledi. (9)

Ya‘nî en güzel sûret üzere mahlûk olup kendisine yukarıda bahsedilen ilâhî sırlar konulmuş bulunan insanların içinde “sırlar taşı”na, ya’nî kalbe, imtihan asâsı ile, ya’ni bu beşerî taayyünün hükümlerine muhâlef ederek mücâhede asâsı ile, darb eden kimselerin nefsinde, o sırlar taşını yarmak sûretiyle bu sırları açığa çıkardı. Katı olan kalb  “Sümme kaset kulûbüküm min ba’di zâlike fe hiye kel hicâreti ev eşeddu kasveten”ya’nî“Sonra, bunun arkasından kalpleriniz katılaştı, öyle ki taş gibi hattâ daha da katı oldu.” (Bakara, 2/74) âyet-i kerîmesinde “taş”a benzetilmiş olduğundan cenâb-ı Şeyh (ra) “sırlar taş”ı ile katı kalbi kasteder. Ve Hak yolundaki çalışma ve mücâhedeyi o taş üzerine asâ ile darb etmeye benzetir. Kendisinde su menba‘ı olan taşın yarılması hâlinde ondan nasıl su çıkarsa, kalpte bulunan sırlar suları da bu darb neticesinde öylece açığa çıkar. Katı kalbe “sırlar taş”ı buyrulması, onun mücâhede asâsı ile yarılması hâlinde, âfâktaki ya’nî dışarıdaki seçkin kıymetli taşlara karşılık, bir takım havâs ve sırların açılmasından dolayıdır. Nitekim bu kitâbın on yedinci bölümünde bu taşların seçkinleri beyan buyrulmuştur.

 

 “Taşa te’sîr eden ağaca bak! Ve perdelerin arkasından darb edene bak!”

Ya‘nî âyet-i kerîmede bildiriliği üzere katılıkta taştan daha katı olan şu kalbe te’sîr eden ve ağaç gibi yumuşak olan mücâhede amellerine bak! Ve “Vallâhu halakaküm ve mâ ta’melûn” ya’nî “Ve sizi de, yaptığınız şeyleri de Allah hálk etti” (Saffât, 37/96) âyet-i kerîmesinde işâret buyrulduğu üzere kulun kesîf taayyün perdesi arkasından o mücâhede amelleri asâsını darb eden Hakk’ı müşâhede et! Ve “Bunu kendim yaptım; ve bu lütfa nâil olmak kendi çalışmam ile gerçekleşti” deme! “ve mâ tevfîkî illâ billâh” ya’nî “benim başarım ancak Allah iledir” (Hûd, 11/88) de! Ve bunun ilâhî fazîlet ve rabbânî inâyet olduğunu yakînen bil!

Şimdi cenâb-ı Şeyh (ra) insân-ı kâmil olup gark olduğu ilâhî zâhir ve bâtın ni’metlere şükrü içinde barındırıcı olarak hakîkî Ni’met Verici’yi tesbîh ve tenzîh ederek buyururlar ki:

 

“Tenzîh ederim o zât-ı eceli ü a’lâyı ki, mukaddes ve tertemiz olan hazret-i insanın vücûduna bu sırları yerleştirdi.”

Yukarıda geçen bahislerden anlaşılacağı üzere insan nefsânî sıfatların kirlerinden pâk ve mukaddes olmadıkça onun vücûduna ilâhî sırlar verilmez. Çünkü bu sırlar ilâhî emânettir. Emânet ise emîn olanlara verilir. Hz. Şeyh ni’metlere şükür için kendi üzerlerine düşen olan tesbîh vazîfesini yerine getirdikten sonra gaflette olan insanın hâlini acâip bularak buyururlar ki:

 

“Ne acâiptir ki, o onun şükrüyle kıyâmdan gâfil oldu. Onu inkâr eden insan helâk olsun!”

Ya‘nî insanın emâneti taşıyıcılık ehliyetinin şükrüyle kâim olması lâzım gelirken bundan gaflet etmesi acâip bir şeydir.

Şükrün kemâli, insanın bütün a‘zâ ve organlarını Allah indinden onlara verilen vazîfeler dâiresinde kullanmasıdır. Ve vazîfeler şer’îat hükümlerinin sınırlarından ibârettir ki, faydası insanın kendi nefsine âittir. Onu aşıp geçen kimse nefsine zulmeder ve nefsini helâk eder. Nitekim âyet-i kerîmede buyrulur: “ve men yeteadde hudûdallâhi fe kad zaleme nefseh” ya’nî “Ve kim Allah’ın hudutlarını aşarsa, o taktirde kendi nefsine zulmetmiş olur” (Talâk, 65/1). Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (ra) bu ni‘metin şükrünü yerine getirmeyen insanı azarlayarak âyet-i kerîmeden alıntı ile “Kutilel insânu mâ ekferah” ya’nî “İnsan kahroldu, o ne kadar çok nankör” (Abese, 80/17) buyururlar. Ya’nî rûhî kemâlâtını nefsânî noksanlık kirleri örten ve onu fiilen inkâr eden insan helâk olsun, demektir. Ve yine buyururlar ki:

“Vücûdundan ibret almaktan yüz çeviren ve onu küçük gören kimsenin vay haline! Ve zillet onu zelîl ve küçük gören kimsenin olsun!”

Ya‘nî “Allah Âdem’i sûreti üzere hálk etti” gereğince insan kendi vücûdunda olan hayat, ilim, sem‘, basar, irâde, kudret, kelâm ve tekvin sıfatlarından; ve her an zâhiren ve bâtınen vücûduna olan Hakk’ın aralıksız tecellîlerinden ibret almaktan yüz çevirir. Ve tecellîlere görünme yeri olan vücûdunu hakîr ve yok şey görürse böyle insana yazıklar olsun! Ve Hakk’ın, kulun zannına göre tecellî edici oluşu yönüyle, zillet kendi vücûdunu zelîl ve küçük zanneden ve böyle inanan kimseye mahsûstur, demek olur.

Hz. Şeyh-i Ekber’in bu îbâreleri bedduâ değil, belki azarlama yoluyla hakikati beyandan ibarettir. Çünkü nebîler ve onların vârisleri olan evliyâ Allâh’ın kullarına bedduâ etmezler. Onların bedduâ şeklindeki ifâdelerinin arkasında çok çok hayır vardır. Nitekim Nûh (as)’ın: “rabbi lâ tezer alel ardı minel kâfirîne deyyârâ” ya’nî “Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden dolaşan bir kimse bırakma” (Nûh, 71/26) suretindeki olan bedduâsının hayır duâdan başka bir şey olmadığını cenâb-ı Şeyh-i Ekber (ra) Fusûsu’l Hikem‘de Nûh Fassı’nda îzâh buyururlar. Burada ayrıntılı olarak anlatılması uzundur. Cenab-ı Şeyh-i Ekber daha sonra nasihate başlayıp buyururlar ki:

 

0