Tedbirât-ı İlâhiyye / Önsöz -2-

Daha sonra ona iktidâr hazretinden tecellî eyledi. Şimdi ona üstün geldi. Heybet ateşinden kaçarak acele koştu. Böyle olunca onu kattı ve kahretti. Ve onun şuuru olmaksızın onu yemyeşil denize bir daldırış daldırdı. Şimdi ilâhî kudret işe giriştiğinde onun beşeresi karışık oldu. (3)

Ya‘nî insanın ma’nâsı sûretine bağlandıktan sonra “e lestü birabbiküm” ya’nî “Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?” (A’râf, 7/12) hitâbıyla onun ma’nâsına ve rûhuna iktidâr hazretinden tecellî eyledi. Çünkü Rab iktidâr sâhibi ve kendisine muhtâc olunandır. Ve kul âciz ve muhtâcdır.

Bu kudreti idrâk edince onun karşısında mağlûp oldu; ve içine heybet ateşi düştü. Ondan kurtulmak için acele koştu. Fakat “eynel meferr” ya’nî “kaçacak yer nerede?” (Kıyâmet, 75/10). İlâhî kudret pençesinden kaçıp kurtulacak bir sığınak olmadığından, Hak Teâlâ hazretleri “Ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı ve konuşan dili olurum……” hadîs-i şerîfinde işâret buyrulduğu üzere onun izâfî olan kuvvetlerini hakîkî kuvvetlerine kattı. Ve onun izâfî ve vehmî olan zâhir ve bâtın kuvvetlerini bu şekilde kahretti.

Ve bu kahır esnâsında şuûru olmaksızın onu yemyeşil denize bir daldırış daldırdı. “Yemyeşil deniz”den kasıt “rûh mertebesi”dir. Çünkü “lâ ilâhe illlallah” gayrılığın kaldırılması ve “Muhammedü’r-resûlullah” gayrılığın ispâtıdır. Ve mutlak vücûdun gayrılık bağıntısıyla açığa çıkması rûh mertebesinden başlar. Ve vücûd arşının istikrârı bu iki nûrânî satır ile olmuştur. “Lâ ilâhe illallah” satırı bembeyaz nûr ve “Muhammedü’r-resûlullah” satırı yemyeşil nûrdur.

Hz. Şeyh “yemyeşil nûr”a burada “yemyeşil deniz” ta‘bîr etmişlerdir. Ya’nî insan şehâdet âleminde vücûda âit kesîfliği ile gezdiği ve yediği içtiği halde, Hak Sübhânehû ve Tealâ onun bu madde beden vücûdunu rûha tebdîl edilmiş kıldı. Ve bu değişim onun şuûru olmaksızın gerçekleşti.

Bir halde ki, sûreti yine şehâdet mertebesinde sâbit olarak bir taraftan etrâfında bulunan kimseler ile sohbet etti; ve diğer taraftan rûhlar âleminde olanlar ile münâsebette bulundu. Bundan dolayı ilâhî kudret onu istilâ etmeye giriştiğinde onun beşeresi, ya‘nî vücûdunun zâhiri ve cismi, rûhu ile karışık oldu. Ve onda hem rûha âit eserler ve hem de cisme âit eserler açığa çıktı. “Yevme tubeddelül ardu gayrel ardı ves semâvâtu ve berezû lillâhil vâhidil kahhâr” ya’nî “O gün yeryüzü ve semâlar, başka bir hale döndürülür. Ve onlar, Vâhid ve Kahhâr olan Allah’ın huzûruna çıkmış olurlar” (İbrâhım, 14/48) âyet-i kerîmesinde bu hakikate işaret buyrulur. Çünkü bu hâl kıyâmet türlerinden bir türdür.

Daha sonra ona dâimilikten açtı. Şimdi bu sebeple onun ömrünü tahakkuk ettirdi. Ve onun katkısı olmaksızın ve onu bir emir sınırlamaksızın ona ebedî hayât örtüsünü giydirdi. Ve meleklere karşı onun makâmını yükseltti. Ve onun özrünü apaçık kıldı. Şimdi ona isimler ile yardım ettiği ve onu aydınlattığı zaman secde ile bîat etmeyi emretti. Ve onu cisimler arzında halîfe kıldı. Bundan dolayı onu te’yîd etti ve ona yardım etti. (4)

Ya’nî Hak Teâlâ hazretleri insanı ilâhî kudreti ile istilâ buyurduktan sonra ona dâimilik perdesini açtı. Çünkü bu perdenin keşfi ilâhî kudretin istilâsının netîcesidir. Şimdi bu dâimilik perdesinin keşfi ile onun ömrünü tahakkuk ettirdi.

Bilinsin ki, bütünsellik i‘tibârı ile insanın üç tür ömrü vardır:

Birisi; zât mertebesinden şehâdet mertebesine kadar olan ömrü.

İkincisi; şehâdet mertebesinden âhiret mertebesine kadar olan ömrü.

Ve üçüncüsü; âhiret ömrüdür.

Cüz’i oluşluk i‘tibârı ile bu mertebelerin her bir yurdunda bir çok ömürleri vardır. Örneğin şehâdet mertebesinde ilk önce basit, daha sonra birleşik, daha sonra ma’den, daha sonra bitki, daha sonra hayvan, daha sonra nutfe, daha sonra anne rahmi yurtlarında bir çok ömürler sürer. Diğer iki mertebe de böyledir.

Hz. Şeyh’in (ra) burada “ömür” kelimesinden yüce kasıtları beyânın akışına bakılarak uhrevî ömürdür. Çünkü ilâhî kudretin istîlâsı ile insanın kıyâmeti kopup ona dâimilik perdesi açılınca, o artık âlemlerin Rabb’inin civârında şen ve sevinçli olur. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de işaret buyrulur:

“Fî mak’adi sıdkın inde melîkin muktedir“ ya’nî “Kudret Sahibi Melîk’in huzurunda, sâdıklar makamındadır” (Kamer, 54/55).

Bu, hâs cennettir; ve kâmillerin makâmıdır. Ve her kim bu cennetin içinde bulunursa, mutlak lezzet ve râhat içindedir. Hakîkat ehli buna “ebedî hayât” ta’bîr ederler. Nitekim cenâb-ı Şeyh (ra) devâmındaki cümlede:

“Onun katkısı olmaksızın ve onu bir husûs sınırlamaksızın ona ebedî hayât örtüsünü giydirdi”buyururlar. Çünkü bu mertebede bütün bağıntılar kalkmış olduğundan katan ve katılan ve katkı bağıntıları yoktur. Ve insân-ı kâmili emirlerden bir emir de sınırlamaz. Çünkü mutlaklık mertebesine ulaşmıştır. Sınırlama ise kayıtlamaktır. Ve “mutlak” “kayıtlı”nın zıttı olduğundan bir mahalde bir arada olmazlar. Ve kâmilin dışında olan mü’minler ise henüz bağıntı ve kayıt ve sınırlama içindedirler. Nitekim Azîz Nesefî hazretleri şöyle buyururlar:

“Çünkü bu hâs cennet içinde değildirler. Onlar cennet derecelerinin diğer mertebelerindedirler. Bu derecelerde olanlar mutlak lezzet ve râhat içinde olmazlar. Ve mutlak elem ve zahmet içinde de olmazlar. Cehennemden geçmişler ve cennet derecelerden bir dereceye ulaşmışlardır. Bu yönden lezzet ve râhat içindedirler. Ve fakat Zü’l-Celâl Hazretlerinin yakınlığından mahrûmdurlar. Ve âlemlerin Rabb’i Hazret’inden nasîpsizdirler. Bu yönden ayrılık âteşi içindedirler. Ve ebedlerin ebedi bu ayrılık âteşi içinde kalırlar. Ve bu cennetler noksanların makâmıdır. Eğer azâb ilim noksanlığından olursa asla azâbtan kurtulmazlar. Ve eğer azâb temizlik noksanlığı yönünden olursa günlerin geçmesiyle ile o azâbtan kurtulurlar.”

Şimdi insân-ı kâmilin ömrünün dâimilik mertebesinde tahakkuku ve bu sebeple bütün isimlere görünme yeri oluşu dolayısıyla Hak Teâlâ hazretleri onun makâmını yükseltti. Ve melekler: “Yâ Rab sen yeryüzünde bozgunculuk eden ve kan döken kimseleri nasıl halîfe buyurursun?” dedikleri zaman: “yâ âdemu enbi’hum bi esmâihim”       ya’nî “Ey Âdem! Bunları onlara, isimleriyle haber ver” (Bakara, 2/33) celîlü’ş-şân hitâbı ile Âdem’in bütün isimlere mazhar oluşunu isbât buyurunca ve bu şekilde özrünü apaçık beyân buyurunca ve ona bütün isimleriyle yardım edince ve “Ve alleme âdemel esmâe kullehâ”ya’nî “Ve Âdem’e, isimlerinin hepsini öğretti” (Bakara, 2/31) âyet-i kerîmesinde işaret buyrulduğu üzere onu ilim nûru ile aydınlatınca meleklere Âdem’e secde ve boyun eğme ve itâat ile bîat etmeyi emretti.

Ve onu cisimler arzında halîfe kıldı. Cenab-ı Şeyh’in (ra) “cisimler arzında halîfe kıldı” buyurması insân-ı kâmilin yalnız cisimler arzındaki halîfeliğinin umûmi olduğuna delîldir. Rûhlar arzındaki halîfeliği umûmi değildir. Çünkü Âdem’e karşı boyun eğmeye ve itâat etmeye me’mûr olmayan rûhlar da vardır ki, ona “âlîn melekler” derler. Nitekim: “em künte minel âlîn” ya’nî “Yoksa sen âlîn meleklerden mi oldun?”(Sâd, 38/75) âyet-i kerîmesinde işâret buyrulur.

İşte Hak Teâlâ hazretleri insân-ı kâmili böylece cisimler arzında bütün isimlerine görünme yeri oluşu ve bu isimler ile tasarruf etmeye kudret vermek sûretiyle onu halîfelik makâmında te’yîd etti ve ona yardım etti.

Daha sonra ona aklı yardımcı olarak îcâd etti; ve aklı kendine yardımcı etti. Ve ona ağaçtan ateş sûretinde hitâp sırrını hîbe etti. Ve ona mu‘cize olarak asâ verdi. Bundan dolayı onunla sihirbazların hâtıralarını helâk etti. (5)

Bilinsin ki, genel olarak insanlar iki hâl içindedirler: Birisi, sarhoşluk ve diğeri ayıklık hâlidir.

Sarhoşluk hâli ya nefisten veyâ rûhtan olur.

Nefsânî hallerden sarhoş olanlar dünyâ ehlidir. Onlar akıldan istifâde edemezler. Nefislerinin hükmü akıllarına gâliptir.

Rûhî hallerden sarhoş olanlar da âhiret ehlidir. Onlar da akıldan istifâde ede-mezler. Çünkü rûhlarının hükmü akıllarına gâliptir.

Kâmiller bunların dışındadır. Onlar ne dünyâ ile âhiretten ve ne de âhiret ile dünyâdan perdeli olmazlar. Nefsin hükmünü ve rûhun hükmünü şer’îat hükümlerinın sınırları içerisinde ma‘kûl olarak yerine getirirler. Çünkü onlar hakîmdirler; herşeyi yerli yerine koyarlar. Bundan dolayı onlar akıldan istifâde eden sınıftır.

Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (ra) buna işâretle buyururlar ki:

“Fenâdan sonra bakā mertebesine gelen kâmiller için Hak Teâlâ aklı yardımcı olarak îcâd buyurdu. Ve cisimler âleminde ilâhî tasarrufları insân-ı kâmil vâsıtası ile olduğu için onun aklını kendine vezîr ya’nî yardımcı edindi.”

Ondan sonra insân-ı kâmilin cismini Mûsâ’nın ağacına ve onun hayvânî rûhunu da “ateş”e benzetti ki, bu benzetmede bir çok benzetme yönleri vardır. Îzâhı uzun olur.

Ve ârif kesîf taayyününün ağacında zâhir olan hayvânî rûhu içinde Hak Teâlâ hazretlerinin hitâbını işitir. Çünkü Hakk’ın Zât’ı onun hüviyetidir. Ve ona hak ve bâtılı ayırt edecek bir kudret verdi ki, asâ mesâbesindedir. O asâ ile bâtılı uzaklaştırır; ve vücûd ikliminde sihirbazlar gibi hayâli sûretler gösteren nefsânî ve şeytânî hâtıraları helâk eder.

 Daha sonra kısımlanmış mizân indinde onu korkuttu ve sakındırdı. Ve onun mevâridini onun üzerine dağıtıp ayırarak taksîm etti. Ve ona sınırlanmamış olan ilâhî işâret askerlerini sıraladı. Ve onun hazret kapısı üzerine talihli ve talihsiz olan hâtıraları gönderdi ki, onlardan ba’zıları işâret kaynaklarını kabûl edicidir. Ve onlardan ba‘zıları da kaçınılacak olanlardır. Ve orta yol üzere olan medînesini ya’nî şehrini ma’mûr kıldı. Ve onu ondan ihrâc etti. Ve onu melekût sırlarının mütâlâasıyla ganî kıldı. Ve o sebeple onu muhtâc kıldı. Ve onun için var edilmişlerde tasarrufu mubâh kıldı ki, onunla onu ondan men’ etti. Ve îman edenle küfreden kimseler arasındaki alışı onun kabzasında eşit kıldı. Ve bu kabza üzerinde açığa çıkardı. Ve onu kararladı. Ve onun mülkünde geçmek için bir köprü tâyin etti. Şimdi onu geçen kimseye ne mutlu! (6)

Hz. Şeyh (ra) yukarıda “Onun akıl semâsını ayırdıktan ve yardıktan sonra bitiştirdi” buyurmuş idi. Şimdi de “Ves semâe refeahâ ve vedaal mîzân. Ellâ tatgav fîl mîzân. Ve ekîmul vezne bil kıstı ve lâ tuhsırûl mîzân” ya’nî “Ve semâyı yükseltti ve mîzânı koydu. Mîzânda haddi aşmayın. Ve ölçüyü adâletle yapın ve mîzânı eksiltmeyin” (Rahmân, 55/7-9) âyet-i kerîmelerine işâretle “kısımlanmış mîzân indinde halîfeyi korkuttu ve sakındırdı” buyurur.

Çünkü akıl insan bedeninde vehim verici kuvvetten daha fazla bütün kuvvetler üzerine hâkimdir; ve bütün kuvvetleri idâre edici olan akıldır. İnsan kuvvetlerini aklın hükmü ile kullandığı takdîrde fiilleri ve hareketleri kendi muhîti için faydalı olur. Nitekim (Sav.) Efendimiz: “Mü’min menfaattir” buyururlar.

Ve bütün kuvvetlerini aklın hükmü ile kullanan ancak insân-ı kâmildir. Çünkü onun vehim verici kuvveti aklına boyun eğmiş ve “şeytanımı islâm ettim” hadîs-i şerifinin sırrı halîfe olan insân-ı kâmilde ortaya çıkmıştır.

Noksan insanın vehim verici kuvveti ise aklına hâkim olduğundan kısımlanmış mîzân indinde azgınlık ve hüsrân içindedir. Çünkü vehim verici kuvvet varı yok ve yoku da var gösterir. Bu ise kısımlanmış mîzân indinde azgınlık ve hüsrândır. Hak Teâlâ hazretleri insân-ı kâmilde dahi vehim verici kuvvetin varlığı dolayısıyla onu kısımlanmış mîzân indinde: “Ellâ tatgav fîl mîzân. Ve ekîmul vezne bil kıstı ve lâ tuhsırûl mîzân” ya’nî “Mîzânda haddi aşmayın. Ve ölçüyü adâletle yapın ve mîzânı eksiltmeyin” (Rahmân, 55/8-9) âyet-i kerîmesiyle korkuttu ve sakındırdı.

Ve mîzân gerek kâmil ve gerek noksan için Ahmedî tertemiz şerîatın aynıdır. Kâmil ile nâkıs arasındaki fark budur ki, kâmil şerîatı içtihât koyucuların içtihâtlarından değil, Kitap ve Sünnet’ten Allâh’ın murâdına ve Resûlullâh’ın murâdına uygun olarak doğrudan doğruya hakîkat-i muhammediyyeden alır. Noksan ise içtihât koyucuların içtihâtlarına tâbi’dir. Ve şerîat bütün kuvvetlerin vazîfelerini taksîm etmiştir. Akıl bu kısımlanmış mîzâna riâyet etmez ve vehim verici kuvvete tâbi’ olursa vücût memleketi bozuk ve harâp olur.

0