Tedbirât-ı İlâhiyye Önbilgi -4-

Kitabın yazarı der ki, biz mutlaka genele ve özele dönük bütün sırlarda, iki nüsha karşılığında büyük ve küçük âlemi almayı istediğimizde bunun uzayacağını gördük.

Oysa bizim gâyemiz ilimlerden âhirette kurtuluşa ulaştıran şeydir. Çünkü dünyâ fânîdir ve izi yoktur. Böyle olunca biz kendisinde kurtuluş olan husûsa geçtik. Ve kitabımızda beyân ettiğimiz murâd onunla berâber gider. Ve o da budur ki, biz insana baktık; onu mükellef olarak va’d ve va’îd ya’nî tehdit arasında kalmış bulduk. Bundan dolayı bizim çabamız onunla tehdit olunduğu şeyden onun kurtuluşu ve Allâh’ın vaadine ulaştırılması hakkındadır. Böyle olunca onun üzerine en büyük âlemden mîzân ikâmesine hâl olarak mecbûr kaldık. Büyük âlemden nerede hitâptan ve va’d ve tehditten hikmet gözüktüğünü söyledik ise, biz bunu imâmlık hazreti ve hâlîfelik karargâhının emir ve yasağı hazretinde gördük. Bundan dolayı biz halîfeyi, kendisinde hikmet ve isimlerin eserleri açığa çıkar ve onun iki eli üzerinde Bârî Teâlâ için mahlûk olan var edilmişlerin ekserisi edilgen olur bulduk. Ve eseri teftiş ettik. Bu imâmlık hazretinden insanın hazzı hakkında bakışta ihtimam gösterdik. İnsanda da halîfe ve vezîr ve kadı ve kâtib ve harâc toplayıcı ve vergiler ve yardımcılar ve askeriye ve öldürme ve esir etme ve verâset mahalli olan halîfelik hazretine lâyık bulunan şeyden bunun benzerlerine varıncaya kadar bulduk. Oysa nebîlerin bayrakları açıldı ve âlemleri zâhir oldu. Ve herkes onun kuvvetini anladı. Daha sonra nebîler (salavâtullâhi aleyhim) hazarâtından sonra gizlendi. Kıyâmet gününe kadar genele dönük ebeden zâhir olmadı; lâkin özele dönük zâhir oldu. Böyle olunca kutub belirsiz bilinendir. Ve o zamânın halîfesi ve bakış ve tecellî mahallidir. Ve âlemin zâhirine ve bâtınına eserler ondan çıkar. Ve rahmet edilen kimseye onun sebebiyle rahmet edilir; ve azâb olunan kimseye onun sebebiyle azâb olunur. Ve onun sıfatları vardır. Eğer asrın halîfesinde toplanırsa, o kutubdur; ve ilâhî işlerin dönmesi onun üzerinedir. Ve eğer toplamazsa onun gayrıdır. Ve bu asrın hükümdârına madde ondan var olur. Ve bunun hepsi insanda mevcûttur. Ve biz inşâallâh bu kitapta hepsini ayrı ayrı, yeterince, iknâ edici olarak güzel bir şekilde anlatırız. Ve Allah Teâlâ kastettiği şey sebebiyle kula fayda verir. Ve o sebeple en doğru olan yola ulaştırır. (15)

Kitâbın yazarı Hz. Şeyh-i Ekber (ra) buyurur ki: Biz iki nüshanın karşısında büyük ve küçük âlemi almak ve bu iki nüshada mevcûd olan genele ve özele dönük sırları mutlaka birdiğerine tatbîk etmek istediğimiz vakitte, bunları birer birer anlatmanın ve saymanın epey uzayacağını ve bunun da usanç getireceğini ve asıl isteğimizin yok olacağını gördük. Oysa bizim gâyemiz, ilimlerden âhirette kurtuluşa ulaştıran şeyleri bu kitapta beyân etmek idi.

Ve en büyük âlemdeki zâhiri ve bâtıni eserleri tetkîk ile uğraş ancak âhirette fayda verecek olacak ilmin oluşması için câizdir. Tabîî ilimler ile uğraşan felsefeciler gibi, ancak bu âlemde kalacak olan zâhirî ilimler ile uğraşmak bizim mesleğimiz değildir. Çünkü dünyâ buz üzerine yazılmış nakışlar gibi fânîdir. Bir zamanda mevcût olan ve görülen sûretler diğer zamanda yok olur ve izi kalmaz. İşte bunun için bir çok felsefeciler “Hakîkati anlayamadık” diye çırpınıp dururlar; ve zihni yorarlar. Hak Teâlâ bunlar hakkında “Ya’lemûne zâhiren minel hayâtid dünyâ, ve hüm anil âhıreti hüm gâfilûn” ya’nî “Onlar, dünyâ hayâtının zâhirini bilirler. Ve onlar, âhiretten gâfil olanlardır” (Rûm, 30/7) buyurur. Böyle olunca biz dünyânın fânî sûretlerini birer birer anlatmaktan ve saymaktan vazgeçerek kendisinde âhiret için kurtuluş olan husûsa geçtik.

Ve kitabımızda beyân ettiğimiz murâd o husûs ile berâber seyreder. O husûs da budur ki, biz âlemin fânî sûretlerinden bir sûret olan insana baktık; onu Hak tarafından çeşitli teklîflerle mükellef ve ağır yükler ile yüklenmiş bulduk. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: “İnnâ aradnel emânete ales semâvâti vel ardı vel cibâli fe ebeyne en yahmilnehâ ve eşfakne minhâ ve hamelehal insânu” (Ahzâb, 33/72) ya’nî ‘‘Biz emânetleri göklere ve yere ve dağlara arz ettik. Onu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular ve onu insan yüklendi.” Ve aynı şekilde biz o mükellef insanı, güzel amellerine karşılık va’d ve kötü amellerine karşılık da va‘îd ya’nî tehdit arasında kalmış bulduk. Bundan dolayı o dâimâ korku ve ümît içindedir. Böyle olunca bizim çabamız, va’îd ya’nî tehdit olunduğu âhiret azâbından onun kurtuluşu ve va’d olunduğu âhiret ni’metlerine ulaşmasıdır.

İşte bunun için biz insanın üzerine en büyük âlemden mîzân ikâmesine hâl olarak mecbûr kaldık. Ya‘nî büyük âlemdeki şerefli olan şeylere ve sıradan, en aşağı olan şeylere baktık. Onların ilâhî isimlerden hangisine görünme yeri olduğuna dikkat ettik. Daha sonra büyük âlemden onun çifti ve benzeri olarak mahlûk olan insana geçtik. İnsanda bunların karşılığını bulup iki âlemi tarttık. Ve büyük âlemden nerede teklife işâret eden hitâptan ve va’d ve va’îd ya’nî tehditten hikmet gözüktüğünü söyledik ise, biz bunu imâmlık hazreti ve halîfelik karargâhının emir ve yasağı hazretinde gördük. Şöyleki;

–        Büyük âlem ilâhî işlerin görünme yerlerini toplamıştır. Ve küçük âlem olan insan da bu işleri tamâmen toplamıştır.

–        Oysa büyük âlem emir ve yasak ile mükellef değildir ve va’d ve tehdit ile muhâtab değildir. İnsan ise mükellef ve muhâtabdır.

–        Büyük âlem, gerçekleşen isimlere âit tecellîleri kabûl eder ve bir kayıt ile kayıtlanmaksızın zorunlu olarak açığa çıkarır. Fakat insan her tecellîyi kabûle isti’dâdlı olmakla berâber bir kayıt ile kayıtlanmış olarak isterse açığa çıkarır. Meselâ şehvet hayvânâta sirâyet eden ilâhî tecellîlerden bir tecellîdir. Hayvânât bu tecellîyi kabûl eder ve mutlaka zorunlu olarak açığa çıkarır. Hayvanın bir türü olan insan da bu tecellîyi kabûle isti’dadlıdır. Fakat bu tecellîyi vücûdunda fiilen açığa çıkarmak için bir kayıt ile kayıtlanmaktadır. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: “Vellezîne hüm li furûcihim hâfizûn / İllâ alâ ezvâcihim ev mâ meleket eymânühüm” ya’nî “Ve onlar, iffetlerini koruyanlardır / Eşlerine veyâ ellerinin altında sahip oldukları hâriç”  (Mü’minûn, 23/5-6). Ve aynı şekilde hayvânât yeme ve içme ile vasıflanmıştır. Fakat onlar için bu husûsta bir sınır yoktur. Onlar bu ilâhi tecellîleri mutlak olarak fiilen açığa çıkarırlar. İnsan da bu sıfatla vasıflanmıştır. Fakat kayıtlanarak açığa çıkarmak ile mükelleftirler. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: “uhılle lekümüt tayyibâtu” ya’nî “temiz olanlar size helâl kılındı” (Mâide, 5/4) ve “lâ yestevîl habîsu vet tayyibu”  ya’nî “Habîs olan ile temiz olan bir değildir”(Mâide, 5/100) ve “İnnemâ harrame aleykümül meytete ved deme ve lahmel hınzîri” ya’nî “Fakat (Allah) size, sâdece ölü hayvan etini, kanı ve domuz etini haram kıldı” (Bakara, 2/173) ve “Li yemîzallâhul habîse minet tayyibi“ ya’nî “(Bu) Allah’ın habîs ile temizi ayırması içindir” (Enfâl, 8/37) bu gibi ilâhî sınırlar çoktur. Sonuç olarak ilâhî isimlerin tecellîlerini açığa çıkarmada tercih kullanmasından dolayı, insan bir sınır içerisine dâhil edilmiş ve büyük âlem mutlak bırakılmıştır.

Şimdi büyük âlemde zâhiren ve bâtınen habîs ve temiz olduğu gibi, onun çifti ve benzeri olan insanda da öylece zâhiren ve bâtınen habîs ve temiz vardır. İnsan habîsten yasaklanmış ve temiz ile emrolunmuştur. Bundan dolayı Hak Teâlâ habîsten kaçınmayanlara va’îd ya’nî tehdît ve temizi tercîh edenlere va’d etmiştir. Bunun için âlem ile insanı tartmak lâzım gelmiştir.

Hitâbın ve va‘d ve tehditin imâmlık hazreti ve halîfelik karargâhının, ya’nî asrın insan-ı kâmili ve kutbu olan zâtın emir ve yasak hazretinde görülmesi budur ki: Bu kitabın başından beri çeşitli sûretler ile îzâh edildiği üzere, en büyük âlemde ne varsa insanda da vardır. Ve en büyük âlemde isimlere âit tecellîlerin eserleri fiilen açığa çıkar. İnsan-ı kâmilde de o isimlerin eserleri tamâm olarak fiilen açığa çıkar. Noksan insanda ba‘zıları fiilen zâhir ve ba’zıları bâtındır. Onda açığa çıkmanın toplanmışlığı yoktur. Oysa Hak Teâlâ kendi işlerinin ba’zısından râzîdır, ba’zısından râzî değildir. Rızânın olmayışının delîli:

“ve lâ yerdâ li ibâdihil küfra” ya’nî “ve O kulları konusunda küfre râzî olmaz” (Zümer, 39/7) ve

“ve gadiballâhu aleyhim” ya’nî “ve Allah, onlara gazaplandı“ (Feth, 48/6) âyet-i kerîmeleridir. Ve rızânın delîli:

“radıyallâhu anhüm ve radû anhu” ya’nî “Allah onlardan râzî ve onlarda O’ndan râzîdırlar” (Mücâdele, 58/22) âyet-i kerîmesidir.

Fakat Hakk’ın râzî olduğu ve olmadığı işlerin açığa çıkması zâti gerek olduğundan açığa çıkmayı terk söz konusu olamaz. Çünkü zâtî gereklilik meşiyyet ya’nî üst irâde ile ilgili değildir. Örneğin insanın aksırması onun zâti gereğidir; irâdesi ve meşiyyeti ile değildir. Büyük âlemde bu ilâhî işlerin fiilî olarak açığa çıkması bir sınır ile sınırlı olmadığı halde, onun benzeri ve çifti olan insanda bunların fiilî olarak açığa çıkması bir sınır ile sınırlanmıştır. Böyle olunca imâmlığa sâhip olan ve halîfelik karargâhı olan insân-ı kâmilin vücûdu emir ve yasağın çıkış kaynağıdır. Ve ilâhî hitâb ile insanın fiilleri sınırlandırılmış; ve emre karşılık va’d ve yasağa karşılık da va’îd ya’nî tehdît ikâme buyrulmuştur. Şu halde biz halîfe olan zamânın kutbunu kendisinde hikmet ve isimlerin eserleri açığa çıkar ve Hak Sübhânehû hazretlerinin Bârî mübârek isminin tahakkuku için mahlûk olan var edilmişleri o halîfenin iki eli, ya’nî Cemâl ve Celâl elleri üzerinde edilgen olur bir halde buluruz. Çünkü zamânın kutbu yeryüzünde ilâhî hazînenin emînidir. İlâhî tecellîleri kabûl eder ve mevcûtlara dağıtır. Nitekim bu konudaki îzâhlar bu kitabın başlarında geçmiş idi.

Ve biz insân-ı kâmildeki eseri teftîş ettik. Onun dışında olan insanların bu imâmlık hazretinden ne gibi hazları olduğunu tetkîk eyledik. Gördük ki, büyük âlemde, nasıl bir halîfe ve vezîr ve kadı ve kâtib ve harâc toplayıcı ve vergiler ve yardımcılar ve askerî güç ile birbirleriyle savaşmak ve öldürme ve esîr almak husûsları, kısaca eş mahall olan halîfelik hazretine lâyık ne gibi şeyler varsa, onların hepsinin insanda mevcût olduğunu gördük ve bunları onun vücûdunda tamâmen bulduk.

Kendi zamanlarının zâhiri halîfesi ve âşikâr kutbu olan peygamberlerin bayrakları açıldı ve âlemleri zâhir oldu. Ve o herkes onların kuvvetlerini zâhiren görüp boyun eğdi. Fakat onlardan sonra zamânın kutbu gizlendi. Genele dönük şekilde kıyâmete kadar aslâ zâhir olmadı. Bundan dolayı ümmetin avâmı zamanın halîfesinin ve kutbunun kim olduğunu bilemezler; fakat ümmetin seçkinlerine zâhir olur. Evliyâullâhın seçkinleri zamânın kutbunun kim olduğunu bilirler. Böyle olunca evliyanın seçkinleri indinde bilinir olan kutub, avâm indinde belirsizdir. Ve o saâdet sofrası zât zamânın halîfesi ve ilâhî bakış ve rabbânî te- cellî mahallidir. Ve âlemin zâhirine ve bâtınına ilâhî isimlerin verişleri ondan çıkıp herkese dağıtılır. Çünkü o yeryüzünde ilâhî hazînenin emînidir. Nitekim Mesnevî-i Şerîf’te buyrulur:

Tercüme : ‘‘Muhakkak cihan o bir kimsedir ve haberdardır. Felek üzerinde her bir yıldız ayın cüz’üdür. O zât kâmil ve ferd olan cihandır. Küll olan vücûd nüshası onun için olmuştur. Muhakkak cihan o bir kimsedir. Ve geri kalanları hep tâbi’ olanlar ve taklittir ey dinleyici!”

Örneğin bir kimseye rahmet olunsa, onun sebebiyle rahmet olunur. Ve bir kimseye azâb olunsa onun sebebiyle azâb olunur.Ve zamânın kutbunun bir çok sıfatları vardır. Eğer bu sıfatlar asrın halîfesinde, ya‘nî zamanın zâhir hükümdarında toplanırsa, o mübârek zât zamânın kutbudur. Ve ilâhî işlerin dönmesi onun üzerinedir.

Ve eğer bu sıfatlar o zatta toplanmazsa, zamânın kutbu bu zâhiri hükümdarın gayrı olup insanların geneli indinde belirsizdir. Ve evliyânın seçkinleri onu bilirler. Ve asrın hükümdârına madde, ya‘nî idâre işindeki kudret ve tasarruf, ondan var olur. Ve bunu ne halk, ne de o zâhir hükümdâr idrâk edemez. İşte âlemde nasıl zamânın kutbu ve zâhir hükümdâr mevcût ise, insanın vücûdunda da bunun benzeri vardır. Biz bu kitapta inşâallâhü Teâlâ bunların hepsini, ayrı ayrı ve yeterince ve iknâ edici olarak güzel bir şekilde anlatırız. Allah Teâlâ kastettiği şey sebebiyle kula fayda verir.

Hz. Şeyh (ra) “kul” sözünden ya kendi mübârek nefsini veyâhut okuyucunun nefsini murâd eder. Hz. Şeyh’in mübârek nefsi oluşuna göre ma‘nâ şöyle olur:

“Bu kitaptan maksad, zekâ ehlinin irşâd ile cehâletinin giderilmesi ve bakışının hakîkate döndürülmesidir. Bu değerli kasıt sebebiyle Allah Teâlâ bu ben salt kula ma‘nevî fayda ihsân eder; ve bu yüzden en doğru olan ilâhî bilgileri beyan yoluna sürükler; ve bu kitapda hatâ ve noksan olmaz.”

Ve eğer okuyucunun nefsi murâd olunmuş ise ma‘nâ şöyle olur:

“Okuyan kulların maksadı, hakîkati anlamak ve ilâhî bilgi öğrenmek ise, Allah Teâlâ ona doğru anlayış ve selîm zevk ya’nî hakîkat yaşantısı ihsânı sûretiyle fayda verir. Ve bu hâlis niyeti sebebiyle ilâhî bilgi yolunun en doğrusuna sevk eder.”

 

0