Sülûkun Mertebeleri / Korku

Sülûkun Mertebeleri / Korku

Allah'(cc) bir hadis-i kudsîsinde şöyle buyuruyor: “Kuluma iki korkuyu birden vermem. Ve iki emniyeti de vermem. Eğer kulum benden dünyada korkarsa, âhirette korkmaz. Ve eğer dünyada benden emin olursa ahirette olmaz.”

Bir kimse ahirette Rabbinin huzuruna çıkmadan evvel, ondan korkarak kendini dünyada hesaba çekerse ve hevâ ve heveslerinden sıyrılırsa onun varıp kalacağı yer “cennâtü’l-me’vâ”dır. Nitekim Allah u Teala âyet-i kerimesinde şöyle buyuruyor: “Rabbinin azametinden korkup kendini şehevî arzularından koruyana gelince, onun da varıp kalacağı yer mutlaka cennettir.” (Naziat, 40-41)

“Korkmayın” sözü korkanlara sunulan hazır yemektir. Ve bu yemek tam onlara layıktır. Korkanı emîn ederler, gönlünü yatıştırırlar.

Korku ve hüznün arasındaki fark şudur. Hüzün, geçmişte kaybedilen şeyler için çekilen elemdir. Korku ise, gelecekte vuku bulacak menfi şeyler için üzüntü duymaktır. Korkunun üç derecesi vardır. Avamın korkusu, havasın korkusu ve ehass-ı havasın korkusu.

Nitekim Şeyhü’l-islâm hazretleri şöylebuyuruyor:
“Avamın korkusu, ahiret azabındandır. Şayet bir kimsede bu korku olmaz ise imanı sahih olmaz. Diğer bir ifadeyle ahireti kabul etmemiş olsaydı zaten cehennem azabından korkmasına gerek kalmayacaktı. Dolayısıyla korku imanın muktezasıdır. Havas, avamın korktuğu azaptan korkmaz. Hatta hadis-i şerifte geçtiği gibi Allah u Teala, onları cennetle müjdelese ve cehennemden emin eylese, bu (garantiye rağmen) yine de isyan eylemezler. Belki ihticâb ederler (gizlenirler).

İkinci derece, eshâb-ı murakabe ve ashâb-ı müşahede’nin korkusudur. Bunlar mekr-i ilâhîden ve istidrâc-ı Rabbânî’den korkarlar. Mekr-i ilahiden, hüsrana uğrayanlardan başkası emin olamaz. Allah u Teala şöyle buyurmuştur: “Yoksa onlar, Allah’ın kendilerini ansızın yakalayıvermesinden emin mi oldular? Allah’ın ansızın yakalamasından ancak hüsrana uğrayan bir topluluk emin olur.” (A’raf, 99)

Şeyh hazretleri Fütuhatının 231. babında şöyle buyuruyorlar:
“Ey sâlik şunu iyi bil ki mekr, bizim katımızda Allah’ın kendisine ilim verdiği kimsenin amelinin olmaması, şayet ameli varsa ihlasının olmamasıdır. Bu zikrettiğim hasleti kendinde veya başkasında görüyorsan, o zaman bil ki Allah’ın mekriyle karşı karşıyasın. Eğer Allah u Teâlâ bir kimseyi mekrinden muhafaza edip ona hayır ihsan etmişse o kimse şeriatın ölçülerini asla terketmez. Çoğu meşayih mekri şöyle tarif ederler: Mekr, bir kimsenin Allah’a muhalefet ederek isyan içerisine battıkça, Allah’ın ona olan nimetlerini ve rızkını arttırmasıdır. Yani Allah onu hesabını aceleyle görmez. Biraz mühlet verir. Ve bu mühletle beraber nimetlerini de arttırır ki o kimsenin azgınlığı artsın. İçine düştüğü gafletten dolayı Allah’ın azabından emin olduğunu zannetsin ve bu minval üzere ölünceye kadar oyalansın dursun. İşte bu Hakk’ın kula olan mekridir.

ibn-i Atâ hazretleri şöyle buyurmuşlardır: Mekr demek, kulun, Allah’tan gelecek azabın kendisine tesadüf etmeyeceği vehmine kapılması demektir.” Onun için bu noktay-ı nazarda çok dikkatli ve hassas olmak lâzımdır. Çünkü Allah’ın azabı tedricî olarak da gelebilir. Buna mukabil, birden helak etme şeklinde tezahür etmeyebilir. İşte burada sâlike lâzım olan dakik bir nefs muhasebesine sahip olabilmesi ve bu yöndeki kabiliyetini azami derecede kullanması gerekir.”

Şeyh hazretleri; “kötü edep, nimetin bollaşması, ve muahezenin kalkması avamın mekridir” buyuruyorlar. Eshab-ı tarikin ve ashab-ı tahkikin mekri ise, Allah tarafından bahşedilen kerameti ve vecd halini bahane ederek: “Biz Hakk yolunda olmasaydık, bütün bu haller bize verilmezdi” deyip gururlanmalarıdır. Halbuki, kerameti gizlemek ve setretmek evliyanın şânındandır. Ve kerameti setretmek vaciptir. Resuller için ise tam tersi, izhar etmek vaciptir. Veli ise resul makamında değildir. Ve Allah, Resullerini daha bir donatmıştır. Ve onların tasarrufları ve yetkileri veliye nazaran daha fazladır. Onun için veli yaptığı daveti ve tebliği, sanki kendisi resulmüş gibi kendi ağzından yapmaz. O ancak Allah’ın gönderdiği resullerin söylediklerini (vahyi) onların dilinden hikâye ederek anlatır ve insanları bu minval üzere irşad eder. Yoksa kendinden birşey ihdas edemez.

Şeyh hazretleri Fütûhât’ında şöyle buyuruyor:
“Erbâb-ı tarikatte, zevk-i bitmenin devamını sağlamak için birtakım edebe mugayir hareketler yapılır. Bu küstahlıklara ve edepsizliklere rağmen sözkonusu olan eshab-ı tarikten keramet ve vecd halleri kesilmez. Bunun ke-silmemesinin sebebi bu kimselerin Allah’ın mekrine uğramaları hasebiyle-dir. Yani Allah (cc) bir nevi onların daha da azması ve azaplarının artması için, göstermekle övündükleri kerametlerini vererek, hesabın görüleceği güne kadar oyalar. Onlar da zannederler ki, eğer biz Hakk’ın rızası üzere olmasaydık, Allah u Teala bizden bu halleri çoktan keserdi. Halbuki bu Allah’ın onlara vermiş olduğu mekirden başka birşey değildir. Ve onların sergiledikleri ve adına keramet dedikleri şey, istidrâctan başka birşey değildir.”

Allah u Teâlâ şöyle buyuruyor: “Şüphesiz ben onlara mühlet veririm. Muhakkak ki benim tedbirim çok kuvvetlidir.” (A’raf, 183) Şeyh hazretleri havasın mekri hakkında şöyle buyuruyor; “Allah’ın izni olmaksızın harikulade hadiseler ve kerametler izhar etmektir. Nitekim Resul, kendine ait lisanıyla Hakk’ın kendine vahyettiği hususları insanlara aktarabilir. Veli ise, Resule mutabakatla bu işi yapmak durumundadır. Bazı meşâyih keşf-i kerametle gururlanarak izhar ettiği keşf-i kerametine meftun (âşık) olur. Bu lezzet onu şaşırtır ve Allah’ın mekrine uğramış olur. Havasın korkusu bu zikredilenlerden ibarettir.
Üçüncü derece ise ehass-ı havasın korkusudur. Bu üçüncü derecede olanların korkusu, avamın korkusuna benzemez. Ehass-ı havas müşahede makamında olanlardır. Bunların korkusu ise; hey’et-i ilâhînin bir noktada dayanılmaz olan celâlinin, kendilerini yakıp mahvetmesidir. Zira ayet-i kerimede geçtiği ifadesiyle, Musa(as) “Allah’ın dağa tecelli etmesiyle beraber bayılmıştı.”

Bu mânâya işaret eder mahiyette Hz. Mevlânâ şöyle buyurmuştur.
Heybet ateşini parlatırsa,
ciğer onun parlaklığından kebab olur.
Onun kahır denizi kunfekâne,
dalgasını meydana çıkarırsa,
herşey harab olur.

Minhacü’l Fukara
İsmail Ankaravî Dede

Merâtib-i sülûk (Sülûkun mertebeleri) ve Yüz Mertebe

7