İstikamet Nedir ?

İstikamet Nedir ?

İstikâmet demek, yemede, içmede, akîdede, ibadette, amellerde, ahvâlde,

vakti geçirmede ve bütün yapılan işlerde, ifrat ve tefride kaçmamak ve orta yolu tutmaktır. Ve sülûke, manevî yükseliş gayesiyle girmektir.

Onun için: “İstikamet, sulüke manevî irtifa niyetiyle girmektir” denmiştir. Allah u Teâlâ istikâmet üzere olanlar hakkında şöyle buyurmuştur:

“O kimseler ki, bizim Rabbimiz Allah’tır derler. Ve sonra amellerinde dosdoğru olduklarında da biz onlara melekleri indirdik. Ki o melekler onlara, korkmayınız, üzülmeyiniz, dünyada vaadedilen cennet sizin içindir. Müjdeler olsun dediler.”

Bu âyet-i kerîme ihlâsı, ameli ve ilmi muhtevîdir. Hepsini bir arada birleştirir, ihlâs, amel ve ilim üçü birleştiği zaman gerçek istikâmeti tayin eder. İstikâmet, hülâsâ-i amel olduğu için bunun sevabı ve karşılığı tasavvur edilemeyecek kadar çoktur. Sü’bân hazretlerinden rivayet edildiğine göre,

Resûlullah efendimizin şöyle buyurmuştur:
“Ey ümmetim! Dosdoğru olunuz, istikâmetin sevabını sayamazsınız. Ve bilin ki, sizin en hayırlı ameliniz namazdır. Mü’min olan temizliğini kemâliyle yapandır.” Namaz iki vecih üzere kılınır. Birincisi, şeklen kılınan namazdır, ikincisi ise kalben (manen) kılınan namazdır. Makbul olan ikincisidir. Zahiren yapılan ta’dîl-i erkan, fıkhın tayin ettiği şeklî namazda olur. Oysa batini olarak kılınan namazda gösterişe ve riyaya yer yoktur. Bâtınî kalple kılınan namazda kalbi teşvişden mahfuz eylemek lâzımdır. Asıl temizlik budur. Bunu ise hakkıyla gerçekleştirecek olanlar, hakikî mü’minlerdir. Müstakim olan mü’min, Allah’ın hidâyet nuruna erişen kimsedir.

İstikamet ehlinden birini bilirim.
Hidayet mahallesinin başında durur.
Hüviyet nurlarıyla canını vermiş.
Tabiatın kirinden, çirkefinden temiz olmuş.

Avârif adlı eserde Ebî Ali ez-Zevcî’den hikâye edildiğine göre o şöyle dedi, “İstikâmet sahibi olmayı iste. Kerameti değil… Çünkü senin Rabb’in senden doğruluğu bekliyor ve doğru olmanı istiyor, keramet göstermeni değil…”

Taleb-i istikâmet Rabb’in rızâsıdır. Taleb-i keramet nefsin hevâsıdır. Ehl-i Hak olanın ise nefsin isteklerinden kaçınıp, Hakkın rızâsına sığınması gerekir. En güzel keramet istikamettir.

Tıpkı ibn-i Atâ’nın şöyle söylemesi gibi, “Keramet ancak ve ancak istikâmettir. Ancak bir kimseye istikâmete girmeden önce kerametin verilmesi istisnaî bir nasiptir. Onun için sâlik olan evvela istikâmete öncelik vermeli ve bu mevzuda hırslı olmalıdır. Bunun böyle olması vaciptir. Zira, harikuladelik olan kerametin, istikamet olmaksızın hakîkat ehli yanında bir kıymeti yoktur. Hakikat ehlinin katında en büyük keramet te’dib-i ahlaktır.

Sehl ibn Abdullah şöyle buyurmuştur: “Muhakkak ki, en büyük keramet, senin zemmedilmiş olan ahlâkını, Muhammedî ahlâka tebdil etmendir.” Erbâb-ı kemâl bu nev’i harikulade olan kerameti, “insanın hayzıdır” diye, terketmişlerdir. Ve akabinde, nefsi İslaha ve terbiyeye yönelmişlerdir.

Birgün Beyazıd-ı Bestâmi hazretlerine şöyle denildi: “Filanca kişi bir saatte Mekke’ye ulaşıyor, ne dersiniz?” O’da şöyle cevap verdi: “Ona bakarsan Şeytan göz açıp yumana kadar mağribden meşrıka gidiyor. Halbuki o bir lânetlidir.”
Bunun üzerine tekrar soruldu: “Filanca kişi hem su üzerinde yürüyor hem de havada uçuyor?”
Beyâzıd hazretleri şöyle cevap verdi: “Suyun üzerinde bir odun parçası da yürüyor (yüzüyor). Havada dersen bir sinek dahi uçuyor. Bunda şaşacak ve büyütecek ne var ki? Siz esas o kimselerin, istikâmetini ve ahlâkını bana söyleyiniz ki ben size onun ne olup olmadığını söyleyeyim.” Görüldüğü gibi Hazret, ekseriya Hakk’a teveccühü ve istikâmeti öngörüyor.

Yahya bin Muaz’ın naklettiğine göre, bir gün Beyâzıd hazretleri denizin kenarına secde eder bir vaziyette şöyle dua ediyordu:
“Ey Rabbim! Kavmim benden su üzerinde yürümeyi ve havada uçabilmeyi talep ediyor. Ey Rabbim! Senden bunları istemekten yine sana sığınırım. Rabbim, Kavmim benden tayy-i zaman ve tayy-ı mekan istiyor. Rabbim, onlardan hoşnut ol ve onlara acı. Ama bunu istemekten sana sağınırım. Rabbim! Kavmim benden yeryüzünün hazinelerini istiyor. Onlardan hoşnut ol ve onlara merhamet et. Ama onların istediğini istemekten sana sığınırım. Onların açıkladıklarından yüz çeviriyorum. Benden razı ol. Ve bana, sana hakkıyla istikâmet sahibi bir kul olmam yönünde yardım et. Yâ ilâhî beni sende yok et ki sana ulaşayım.”

Şeyh hazretleri, Şeyh Ebû Medyen’den hikâye ederek şöyle buyurdular: “Bu âlemde tasarrufta bulunan abdallardan bazıları şeyhin müridlerine dediler ki: Erbab-ı tasavvuf kendi murâdlarını, Hakk’ın muradına tercih etmeyip, onu terkederek Hakk’ta fâni olanlardır. Erbab-ı tasarrufta ise şaibeyi murâd etmek vardır. Onun için “Tasavvuf ile tasarruf birarada olmaz” denilmiştir.”
Minhacü’l Fukara
İsmail Ankaravî Dede

Merâtib-i sülûk (Sülûkun mertebeleri) ve Yüz Mertebe

0