Ahmet Avni Konuk Şerh Sonucu

Önceki bahislerden anlaşıldığı üzere, insânî fertlerden her bir fert şehâdet âleminde nakışlanmış olan sûretlerden bir sûrettir. Ve bu sûret ancak ma’nâsından dolayı nakşolunur. Ma’nâsız sûret nakşı abestir ve hikmete uymaz. İnsan bu âlemin cevherinden yapılmış ve bütünün parçası derecesinde olup, kendi nefsînde ma’nâsız nakışlar ile vakitlerin açığa çıkmasını abes gördüğü halde, kendi bütünü olan hakîkî vücûtta, böyle bir meziyetin vücûdunun yokluğunu iddiâ eder ise, açık bir cehâlet ve çirkin bir sapıklık olur. Bu şekil düşünce ile aklen sâbit olur ki, insâni fertler, şehâdet âlemi kitâbında, ma’nâlarından dolayı nakşolunmuş birer sûrettirler. Hak Teâlâ Hazretleri bu hakîkati: “Ennemâ haleknâküm abesen” ya’nî “abes olarak hálk ettiğimizi mi zannettiniz” (Mü’minûn, 23/115) ve “lev eradnâ en nettehıze lehven lettehaznâhü min ledünnâ” ya’nî “Eğer bir eğlence edinseydik kendi katımızdan edinirdik” (Enbiyâ, 21/17) ve benzeri Kur’ân âyetlerinde beyân buyurmuştur.

İnsan, vücûdun en son tecellîsi olduğu için, mertebelerin tümünü toplamıştır. Onun taayyünü ulûhiyyetin içine aldığı sıfat ve isimlerin fiilen hükümlerini açığa çıkarmasına müsâittir. Ya’nî ulûhiyyet bir ma’nâ olup, insan sûreti âlem kitâbında ancak o ma’nâyı meydana çıkarmak için nakşolunmuştur. Ma’nâ sûretin aynı olmadığı gibi, gayrı da değildir. Bundan dolayı sûret ma’nâdan ve ma’nâ da sûretten ayrılmaz. Ulûhiyyetin küllî ma’nâsı için nakşolunmuş olan insânî sûretler, sayısız ve hesapsızdır. Fakat bunların çok olması, tekil olan o bütünsel ma’nâyı arttırıp çoğaltmaz. Nitekim, insânîyyet bütünsel bir kavram olduğu halde, bu kavrama işâret etmek üzere, kâğıt üzerine, şöyle bir insan kelimesini yazarız. Bu nakış bir sûretten ibârettir. Bunu gördüğümüz zaman, bilmesi, görmesi, işitmesi, istemesi, gülmesi, ağlaması, yürümesi, oturması, uyuması vb. ne kadar işleri varsa hepsi dâhil olmak üzere, insânîyyet kavramına işâret ettiğini anlarız. Bu kelimenin on, yüz, bin ve yüz bin mislini yazsak, tamamı bu kavrama işâret eder. O bütünsel kavram parçalara ayrılarak bu kelimelere bölünmedi; belki her birine bütünsellik ile ait oldu. Ve bunları sildiğimizde, insan bütünsel kavramı yine kendi âleminde durur. Bunlar ile berâber silinmez. Çünkü o kavram bu sûretlerin gayrıdır. Fakat bu sûret olmaksızın o ma’nâyı anlatmak da mümkün değildir. Bu nakış görülünce, o ma’nâya geçiş yapılır. Bundan dolayı bu nakış o ma’nânın gayrı da değildir. Ve o ma’nânın o sûrete ait oluşu nasılsızdır, târife sığmaz.

İnsanın vücûdunun oluşumu, hakîkî vücûdun insânî sûrette taayyünü ve o taayyünde a’râzdan ibâret olan elementsel parçacıkların birbirleriyle birleşerek aldığı vaziyetler, akıl dediğimiz fıtrî bir nûr husûle getirmiştir. İnsan bununla dünyevî işlerinde doğruyu yanlıştan ve iyiyi kötüden ayırır. Bunda cins ve mezhep ayrımı olmaksızın insâni fertler ortaktır. Buna “akl-ı maâş” ya’nî “geçimlik akıl” derler ki, aklın çocukluk mertebesi derecesindedir. Ve insânî fertlerin farklı akılları oluşu bünyelerinden dolayıdır. Ve bünye ve taayyün farklılıkları da onların şahsi hakîkatleri ve şahsi hakîkatlerinin kābiliyyeti gereğindendir. Ve ilmin ait olduğu mahal akıl olduğundan, onların ilimlerinin dereceleri dahi akıllarına bağlı olarak farklıdır. Nitekim Hak Teâlâ Hazretleri bu farklılığa işâretten buyurur: “Ve fevka küllî zî ilmin âlim” ya’nî “bütün ilim sahiplerinin üstünde daha iyi bilen vardır” (Yûsuf, 12/76)

Şimdi, mâdemki “akl-ı maâş” ya’nî geçimlik akıl çocukluk mertebesidir; bir çocuk nasıl eğitim ve öğretime muhtâç ise, “akl-ı maâş” ya’nî geçimlik akıl da öylece eğitim ve öğretime muhtâçtır. Şehâdet âleminde akılların öğretmeni iki türlüdür:

Birisi nebîler (a.s.)’dir ki, bu akılları Hâdî isminin hükümleri çerçevesinde terbiye edip, “akl-ı maâd” ya’nî ileriyi düşünen akıl mertebesine yükseltirler. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz, بعشت معلما buyururlar. Akıl bu mertebede keskin bir bakış oluşturup, âhiret işlerinde doğruyu yanlıştan ve iyiyi kötüden ayırır. İnsan bu akl-ı maâd çerçevesinde nebî’nin şeriatına en güzel şekilde tabi olur ve sâlih ameller ile uğraşarak nefsini terbiye edince, artık kâmil olup “akl-ı kül” çerçevesine dâhil ve hálk ediliş gâyesine ulaşmış olur. Bu akla ait olan ilim Hak ilmidir.Çünkü ilmi, hakîkat-ı muhammediyyeden ibâret olan akl-ı külden alır. Hakîkat-ı muhammediyye mertebesi ise vücûdun vahdet ve ulûhiyyet mertebesidir.

İkinci tür öğretmen de nebîlere tâbî olmayı önemsemeyen ve onları inkâr eden gruptur ki bunlar İblîs’în vekillleridir. Kendilerine tâbî olanların akl-ı maâşlarında Mudill isminin hükümleri çerçevesinde tasarruf edip, gerek kendilerinin ve gerek kendilerine tâbî olanların akıllarının yükselmesine mânî olurlar. Ve hakîkati bulacağız diyerek evhâm çöllerinde ve tabîat âleminin karanlık sâhalarında, serâp peşinde susuz ve şaşkın olarak koşarlar. Hak Teâlâ bunların hâllerinden haber verip buyurur: “Vellezîne keferû a’mâlühüm ke serabin bi kîatin yahsebühüz zam’ânu mâe hattâ izâ câehü lem yecidhü şey’en” (Nûr, 24/39) Ya’nî: “Nebîleri ve onların getirdikleri kitâpları inkâr edip kâfir olanların amelleri çöllerdeki serâp gibidir. Susamış olan kimse onu görüp su zanneder. O serâp mevkîine geldiği vakit, onu hiçbir şey bulmaz.” Bunlar vücûdun zâhiri olan tabîat kitâbı ile yetinen inkâr edenler zümresidir. Bir zaman, hakîkat zannettikleri şey diğer bir açılım ile kökünden sökülmüş olur. O sökülmüş olan zannettikleri hakîkat ise serâptan başka bir şey değildir. Bu grup böyle tabîat kitâbını tetkîk etmek sûretiyle nihâyet bir gün hakîkate ulaşabileceklerini zannederler. Denizin yüzeyindeki köpükler ile meşgûl olanlar denizin derinliklerine ulaşabilirler mi? Heyhât! Bu tâifenin Voltaire’leri, Shakespeare’’leri, Darwin’leri, Böhner’leri vb. hakîkatı anlamadan gittiler. Ve bunlara tabî olan zamânımızın inkârcıları da onlar gibi gideceklerdir. Çünkü tabîat âleminde ve tabîatta var olan insan vücûdunda hükümrân olan vehim, hakîkat yolunun en büyük bir yolkesicisidir. Velâkin nebîlerin ve onların vârislerinin küllî taraftan getirdikleri ilim, vehmin tasarrufundan soyutlanmış ilimdir. Nitekim, Hak Teâlâ buyurur: “Ve mâ erselnâ min kablike min resûlin ve lâ nebîyyin illâ izâ temennâ elkaş şeytânu fî ümniyyetihî fe yensehullâhu mâ yulkış şeytânu sümme yuhkimullâhu âyâtih” (Hacc, 22/52) Ya’nî “Ey Habîbim! Senden evvel bir nebî veyâ resûl göndermedik, İllâ ki kendi nefsinden bir şey temennî ettiğinde, şeytan onun niyetine ilkâ etmemiş olsun. Allah Teâlâ ise şeytanın ilka ettiği şeyi bozar, daha sonra âyetlerini sağlamlaştırır ve yerleştirir.” İşte görülüyor ki, nefsin istekleri nebîler’de bile gerçekleşse, ona vehim şeytanı karışıyor; ve daha sonra vehmin telkinleri Hakk tarafından kaldırılır. Artık her an kendi nefislerinin hükümleri altında ezilmekte olan filozoflara vehmin te’sîr ve tasarruf derecesi kıyâs edilsin!

Şimdi nebîler(a.s.)’e hakkıyla tâbî olup onların ayak izleriden kıl ucu kadar sapmayanlar kendi asıllarına ulaşmışlardır; ve öğretim işinde onların vâris ve halîfeleri olmuşlardır. İlim saltanatı ile açığa çıkan bu kitâbın yazarı Hz. Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî efendimiz, o kâmil vârislerden ve yeryüzündeki halîfelerden birisidir. Ve onların ilimleri Hak Teâlâ’nın “ve allemnâhu min ledünnâ ilmâ” ya’nî “Ledünnümüzden ilim öğrettiğimiz” (Kehf, 18/65) mübârek sözünde işâret buyurduğu ledünnî ilimdir. Bu ledünnî ilim yakın ehline, akla ait deliller ile ve nakiller ile değil, ilâhî öğretim ve rabbânî anlatım ile bilinir ve anlaşılır. Bu da üç kısım üzerine olup,

birincisi “vahy”, ikincisi “ilhâm”, üçüncüsü “firâset-sezgi”tir.

Vahy” nebîlere has olup iki türlüdür: Biri ilâhî kelâm, diğeri nebevî hadîstir; çünkü nebîlerin sözleri “ve mâ yentıku anil hevâ * in hüve illâ vahyun yuhâ” ya’nî “hevâsından konuşmaz, o vahyolunan vahiydir” (Necm, 53/3-4) âyet-i kerîmesi gereğince vahiydir. İlâhî kelâm Cibrîl vâsıtasıyla Resûl (s.a.v.)’in mübârek kalblerine indirilmiştir. Nebevî hâdisin bazısı müşâhede mahallinde Cibrîl vâsıtasıyla gelmiştir. “Fe evhâ ilâ abdihi mâ evhâ” ya’nî “Böylece kuluna vahyedeceğini vahyetti”(Necm, 53/10) âyet-i kerîmesinde ona işâret olunur. Ve bazısı da Cibrîl’in inmesi vâsıtasıyla ve bazısı da mübârek kalbine “nefs” ya’nî Cibrîl’in üflemesi ile gelmiştir. Cibrîl’in inmesinden kasıt, onun melek sûretinden beşer sûretine inmesi ve cisimlenmesidir. Ve “nefs”den kasıt Cibrîl’in bir sûrete girmeksizin ilâhî vahyin ma’nâsını nebînin mübârek kalbine koymasıdır.

“İlhâm” evliyâya mahsûstur. O da doğru ve mevcût olan bir ilimdir ki, Hak Sübhânehû ve Teâlâ onu gayb âleminden evliyânın seçkinlerinin kalblerine koyar. Tasavvuf ehli buna “hakkanî hâtır” derler. Bu ilim Hâdî ismi hazretinden ilka olunduğundan, bunda Mudill ismine ait evhâmın te’sîri yoktur.

“Firâset-sezgi” bir ilimdir ki, sûretin eserlerinin sezilmesi sebebiyle gayblerden açılmış olur. Bu ilim evliyâ ile mü’minlerin seçkinleri arasında ortaktır. Nitekim hadîs-i şerîfte “Mü’minin firâsetinden sakının çünkü o Allah’ın nûru ile bakar” buyurulur. İlhâm ile firâset arasındaki fark budur ki, firâsette gayba ait işlerin açılması, sûret eserlerinin sezilmesi ile olur; ilhâmda ise sûret eserlerinin sezilmesi sebep değildir. Vahy ile ilhâm arasındaki fark dahi budur ki, ilhâm vahye tâbi’dir; vahy ilhâma tâbî değildir. Ya’nî evliyâ’ya ilhâm, Resûl’e tâbî olmak vâsıtasıyla hâsıl olur.

Şimdi akılları, Hâdî ismi çerçevesinde eğitip öğreten öğretmene olan ilmi telkinler bu sûretle olduğu gibi, akılları dalâlet çukuruna atan öğretmene de, Mudill ismi hazretinden vahyolunur. Nitekim Hak Teâlâ buyurur:“inneş şeyâtîne le yûhûne ilâ evliyâihim” ya’nî “muhakkak şeytanlar kendi dostlarına vahyederler” (En’âm, 6/121) Ve aynı şekilde diğer âyet-i kerîmede de buyurur: “Ve kezâlike cealnâ liküllî Nebiyyin adüvven şeyâtınel insi vel cinni yuhî ba’dûhüm ilâ ba’dın zührufel kavli gurur” ya’nî “böylece nebîlerin hepsine insan ve cin şeytanları düşman kıldık, onlardan bazısı bazısına aldatmak için süslü sözler vahyeder” (En’âm, 6/112) Ve şeytanın dostlarında ilhâma karşılık “evhâm” ve firâsete karşılık “ahmaklık” hükümrân olur.

Nitekim Hz. Mevlâna (R.a.) buyurur:

Mesnevi:

Tercüme: “Böyle bir kimse mutlak zeki olsa bile, kendisinde bu ayırt etme ve firâset olmadığı için ahmaktır”; ya’nî kendi akıllarına tâbî olan inkâr edenler, her ne kadar tabîat ilimlerinde mutlak zeki olsalar bile, mâdemki onlarda, geldikleri yerin ve döneceklerin yerin hakîkatini ayırt edebilecek kuvvet yoktur, ahmaktırlar.

Aslında bu kişilerin ilmi de bir tür ilimdir. Fakat aklı saptırdığı için kıymeti yoktur. Nitekim Hak Teâlâ onlar hakkında: “Ve edallehullâhu alâ ilmin” ya’nî “Allah onu ilim üzere dalâlette bıraktı” (Câsiye, 45/23) buyurur. “Ve “kalû mâ hiye illâ hayâtuned dünyâ nemûtu ve nahyâ ve mâ yuhlikûnâ illed dehr ve mâ lehüm bi zâlike min ilmin in hüm illâ yezunnûn” (Câsiye, 45/24). Ya’nî “nebîleri inkâr edenler derler ki, hayât ancak dünya hayatımızdır. Madde, mâden ve ölü hâlinde iken özel oluşumlar çerçevesinde hayât eseri meydana gelir; ve bizi ancak zaman helâk eder. Oysa onların bu hükümlerinde hakîkî ilim cinsinden bir şey mevcût değildir. Belki zannî ve vehmî ilimleri vardır.” âyet-i kerîmesinde de onların ilimlerinin kıymetinin derecesini bizlere duyurur.

Şimdi faydalı ve faydasız olarak ilmin türleri çoktur. Bu önsöz onların ayrıntılanmasına müsâit değildir. Bunlardan tasavvuf ilmi, ledünnî ilimden olduğu yönle hepsinin üstündedir. Filozoflar, felsefe ile ilgili mesleklerin bazı meselelerinde hakîkatlere temâs ettiklerinden, bazı kıt akıllılar, tasavvuf ilminin bunlardan alınmış olduğunu zannederler ise de, bunun böyle olmadığı meydandadır. Çünkü evliyâ, ilhâm ve firâsetlerinin sıhhatine iki âdil şâhit şahitlik etmedikçe, onlara kıymet vermezler. O iki âdil şâhitten biri “Kur’ân” diğeri de “nebîye ait hâdisler”dir.

Bundan dolayı tasavvuf ilmi Kur’ân ve mübârek hâdîslerin özü olup, aslâ felsefeye ait meslekler ile alâkadâr değildir.

İlâhi tevfîkten yardım isteyerek ve nebîlerin en ârifi (s.a.v.) Efendimiz hazretlerinin yüksek feyizlerinden yardım isteyerek ve onların kâmil vârislerini ve özellikle evliyâların sonuncusu Şehy-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî ve hakîkat güneşi cenâb-ı Mevlânâ Celâleddin Rûmî (rıdvânullâhi aleyhim ecmaîn) hazretlerinin kerem kapılarından dilenerek şerhine başlanılan bu Fusûsu’l-Hikem dahi baştan sona ledün ilmi ve Kur’ân ve nebîye ait hâdislerin özüdür. “Vasbir nefseke meallezîne yedûne rabbehüm bilğadâti vel aşiyyi yurîdûne vechehu ve lâ ta’du aynâke anhüm tûrîdu zînetel hayâtid dünyâ ve lâ tutığ men agfelna kalbehu an zikrina vettebea hevâhu ve kâne emruhu furutâ”(Kehf, 18/28) Ya’nî “Bâkî vechini murât ederek, gece ve gündüz Rab’lerini zikredenler ile berâber nefsini tut ve sağlamlaştır! Ya’nî onların sohbetleri ile vakitlerini geçir! Ve kalbini bizim zikrimizden gafil bırakıp hevâsına tâbî ve nefsânîyetinde haddi aşmış olan kimseye itâat etme, ya’nî ona arkadaş olma!”

Mesnevî:

“Deme şahın dergâhına bizlere ruhsat yoktur.

İş kerîm olanla olduğunda zorluk kalkar”.

 

Yazılmasının bitiş târihi: 3 Zilhicce 1346 / 22 Mayıs 1928

Şeyh Alî Fakîrî Efendi merhûmun iş bu özsözü okuduktan sonra yazdıkları beyitlerdir:

Orhan Şemseddin Bey merhûmun okuduktan sonra o anda yazdıkları beyitler:

 

0