Şeriat, Tarikat, Hakikat, Marifet Kavramları

Şeriat, Tarikat, Hakikat, Marifet Kavramları

İnsan, iki yönlü bir varlıktır. Bunun birisi; insanın içinde yaşadığı dış dünya, diğeri de insanın içinde yaşayan, iç dünyadır. Dinin de böyle insan yapısına endeksli olarak iki cephesi bulunmaktadır. Bunun zahirîne Şeriat ve Tarikat denilir. Batınına ise Hakikat ve Marifet denilir.

Emir ve yasaklar bütünüdür. Tarikat; bu düsturlara riayettir. Hakikat; Hakkın sırlarının, kul üzerinde, tam bir tesir icra etmesidir. Marifet ise; Hakkın nurlarının tecellisinden doğan coşkun hâl ve lezzettir. Şeriat, Tarikat ve Hakikatten gaye, Marifettir. Marifete ulaşabilmek için bu geçitleri kullanmak şarttır.

            Siz değerli gönül dostlarımızla bundan sonra tasavvufi konuları ayet ve hadisler ışığına, Allah dostu Mürşidi kâmillerin Vehbi ledünni ilminden istifade ederek daha tesirli bir hale getirmeye çalışacağız. “… Şüphesiz Rabbim, benimle beraberdir; bana yol gösterecektir.” (Şuara Suresi, 62)

ŞERİAT

            Allah-u Teâlâ Hazretleri;

            “Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı beğendim” (Maide/3) buyuruyor.

            Ve yine Cenab-i Zülcelâl Hazretleri;

            “Kim İslam’dan başka bir din ararsa bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o ahirette ziyan edeceklerden olacaktır”(Ali İmran /85) buyuruyor.

            İşte ayetler ile bildirilmiş Hak katında tek geçerli din olan İslam dininin emirlerini yerine getirmeye “Şeriat” denir. Şeriat; dinimizin emir ve yasaklar bütünüdür. Buna “Din-i Nizam” da denilir. Bu cepheden bakıldığında; İslam Nizamı, insan hayatının bütün yönlerini kapsamına alır. Çünkü İslam kanunları fıtridir. Bunda hiçbir beşerin iradesi söz konusu değildir. İslam Nizamı’nda insan tabiatına aykırı bir şey yoktur. O, insanlığın mutluluğunu temin için gönderilmiştir. O, her yer ve zamanda bütün insanlar için umumidir. Hiçbir hükmünü kaldırmak veya değiştirmek; yahut aslını tahrif etmek asla mümkün değildir.

            Şeriat olmadan tarikat olmaz. Binaenaleyh, şeriatı olmayanın; tarikatından da, hakikatinden de, marifetinden de söz edilemez. Öyle ki, mertebeleri ikmal ettikten sonra şeriatı ihmal ve ifsat ederse kişi; o, tarikatı da, hakikati de, marifeti de ifsat etmiş ve fesada vermiştir.

            Şeriat’ın hududunun dışına çıktığı halde hâlâ kendisini, Sırat-ı Müstakim’de zannediyorsa, kişi, hüsranda kalanlardan, helâk olanlardan ve mülhidlerden olur. Dall ve mudillerden olup, şeytanın arkasına takılanlardan olur.

Muhterem Üstadımız Abdullah Baba (ks) Hazretleri;

            Şeriat; Cenab-ı Zülcelâl Hazretleri’nin emir ve yasaklarının cümlesidir. Cenab-ı Allah Şeriatı yani Allah’ın emrettiği ve nehyettiği amelleri Peygamberi vasıtasıyla, ona kitap göndererek, hikmetler vererek, üstün vasıflara bezendirerek, insanlara bildirmiştir. Allah-u Teâlâ Hazretlerinin katında geçerli olan İslam dininin emirlerini yerine getirmeye Şeriat denir, buyurmuşlardır.

            İman edip de kendini şeriata uyduran Müslüman’dır. Şeriatı kendi arzularına ve keyiflerine uydurmak isteyen imansızdır. Bunlar bilmezler ki, Allah-ü teâlâ; şeriatları, nefsin arzularını, keyiflerini kırmak ve taşkınlıklarını önlemek için göndermiştir. Her şeriat, kendisinden önce gelen şeriatı nesh etmiş ve değiştirmiştir. En son gelen şeriat bütün şeriatları değiştirmiş, daha doğrusu şeriatların hepsini kendinde toplamıştır. Kıyamete kadar hiç değişmeyecek olan şeriat, Muhammed-ül Mustafa aleyhisselâtü vesselamın şeriatıdır.

Bundan sonra muhterem Üstadımız Tarikat kavramı üzerinde durarak şöyle izahta bulundular:

TARİKAT

Tarikata gelince: Allah-u Teâlâ Hazretleri: “Ve biz sizin her birinize bir Şeriat ve bir minhac (yol) tayin ettik” (Maide – 48) buyuruyor. Burada ki yoldan kasıt Allah’a giden yoldur, yani Tarikattır. Tarikat ancak bir Mürşid-i Kâmilden yani Allah-u Teâlâ Hazretlerinin sıfatlarında fani olmuş ve Peygamber (sav) Efendimizin hakiki vârisinden inâbe alınır.

            Ayette geçen “MİNHAC”;  suyun kaynaklandığı pınara denir. Din deyiminde ise, “Geniş cadde” denilir ki, tasavvuf âlimleri bundan Tarikat kavramını çıkarmışlardır. Tarikat öyle bir yoldur ki, dinin özünü çevreleyen bir sur hükmündedir. Şeriat ise, Tarikatı da saran bir koruyucu kabuk niteliğindedir. Dolayısıyla bu kavramların hepsi birbiri içine girmiş zincir halkaları gibidirler. Bazılarının dediği gibi; “Şeriat ayrı, Tarikat da onun gayrısı”değildir. Üstadımız bu sözü ve sahiplerini beğenmez, daima eleştirirdi. Hatta, “Tarikat yolundaki yürüyüşün ölçüsü Şeriattır” buyururdu. Tarikat, nafile ibadetlerin simgesidir. Şeriat yolunda sağlam yürüyebilmek, nefis ve şeytana karşı daha güçlü olabilmek için konulmuş bir terbiye ameliyesidir. Kulu, Rabbine daha fazla yakınlaştırmaya vesiledir. Nefsini daha tesirli bir şekilde terbiye etmesine yardımcıdır.

Üstadım buyurdu ki:

            Tarikatın, ne olduğunun daha iyi anlaşılması için, Rasulullah (sav) Efendimizin Hz. Aliyyü’l-Mürteza’ya tavsiye ettiği bir hadis-i şerif ile anlatayım inşallah. Rasulullah (sav) Efendimiz, cennet ve cehennemden bahsederken, cehennemin çok şiddetli, mahşer yerinin çok elemli olacağını, fevc fevc herkesin terleyeceğini, babanın evladından, annenin kızından kaçacağı anı anlatıyordu. Hz. Ali Efendimiz bunları düşününce, kendisini bir titreme aldı. Ve oturdukları mecliste Kur’an tilaveti yapıyorlardı, Azap ayetlerinin okunmasının da etkisi ile dayanamayıp, o halde Rasulullah (sav) Efendimizin yanına geldi. Efendimiz (sav):

            ─Ya Ali! Sıtmaya mı tutuldun, nedir bu halin? diye sordu.

            Hz. Ali Efendimiz:

            ─Hayır, Ya Rasulullah! Siz ahiretten, mahşer yerinden bahsedip oranın şiddeti ile ilgili mevzuları anlattıkça, ben de şu ayeti okudum, azab-ı elimi (sızı verici azabı) düşündüm de çok korktum ve üzüldüm. Onun için ne olur ya Resulallah bana, Allah’a Kurbiyyet (manevi yakınlık) peyda edecek, Allah’a vuslat bulduracak, bir şeyler öğretiniz; dedi.

           Efendimiz (sav) de:

            ─Ya Ali, Otur! Dizlerini dizlerime, alnını alnıma, burnunu burnuma daya ve ellerimi tut; “La ilahe illallah, La ilahe illallah, La ilahe illallah Muhammedür-Rasulullah” de.

            Hz. Ali (ra) Efendimiz kendisine telkin olunan zikir usulünü bu şekilde almıştır. Bunun için Sufiyye Hazeratı Cehri Tarikatların İmamı olarak Hz. Ali (ra)’ı gösterirler. Bundan sonra hadisin kalan kısmını nakletmek üzere Üstadımız şöyle buyurdu;

            ─Ya Ali, Şeriat emir ve nehyimdir. İslam dinidir. Rabbimin bana emir ve nehy ettikleridir. Bunu yapmayanlara azap vardır. Tarik (Allah’a giden yol)’da benim yapmış olduğum nafile ibadetti. Namaz gözümün nuru, Oruç’ta hüccettir (Allah katında kurtuluş sebebidir). Mideni de harama alıştırma. Kim bu söyleneni yaparsa, Allah-u Teâlâ onu sever. Meleklere emreder; “Ey meleklerim! Ben bu kulumu seviyorum, sizler de sevin!” Ve melekler de onu sever. Melekler sevince, müminlerin de kalbine onun sevgisini koyar ve böylece o kimseyi müminler de sever.

İşte Tarikat; Şeriat temellerine bina olunan, Rasulullah (sav) Efendimizin gece ve gündüz yapmış olduğu nafile ibadetlere devamlılıkla yürütülen, “TAKVA” yoludur. Hakikate ulaşmak için öncelikle, İlâhî emirlere harfiyen riayet etmek ve bu vadede kalbini daha sağlam, ruhunu daha güçlü kılmak için de nafile ibadetlere devam etmek gerekir.

Ehl-i sünnet vel cemaat akidesine göre İslam fıkhının dört asıl kaynağı; kitap, sünnet, icmaümmet, kıyası fukaha’ya sımsıkı sarıldıktan ve farz, vacip ve sünnetleri eksiksiz olarak yerine getirdikten sonra kötü ahlak ve alışkanlıklardan kaçınıp, güzel ahlaklara donanmaya, zikrullah, nafile ibadet ve tatlarla meşgul olmaktan ibaret olan tarikat ile tarikatın aslı durumunda olan şeriat arasında bir ayrılık yoktur. Muhakkak ki tarikat; şeriat-ı garra-i Ahmediyye’ye sımsıkı sarılmak, ahlak-ı Muhammediye ile edeblenmek, ehl-i sünnet vel cemaat akidesine kuvvetlice sarılmak, çokça Allah’ı zikretmek amellerin en faziletlisi “Nerede olursan ol Allah (cc) seninle beraberdir. “Nerede olursanız olun Allah (cc) sizinle beraberdir” ayetlerine uygun olarak daimi bir huzur ve murakabeyle devam etmektir.

Bundan sonra muhterem Üstadımız, Hakikat mertebesine geçerek, şu açıklamada bulunmuştur:

HAKİKAT

            Hakikat kelime mânası olarak bir şeyin aslı anlamını taşır. Hakikatten maksat, her şeyi Allah-ü Teâlâ’nın rızası için yapma hâlini kalbe yerleştirmektir. Şerîatın (dinîn) emirlerini yapmak, tarîkatın ve hakîkatin hâllerine kavuşmak, hep nefsin tezkiyesi, yâni temizlenmesi ve kalbin tasfiyesi yâni parlaması içindir. Nefis temizlenmedikçe ve kalp Allah-ü Teâlâ’dan başkasının sevgisinden selâmet bulmadıkça, kurtulmadıkça hakikî iman hâsıl olmaz, ele geçmez. Felâketlerden, azâblardan kurtulmak için, hakikî imana kavuşmak lâzımdır. İşte bu hakikat makamında olur.

Talib olan kişi Allah’ı zikrettikçe, Allah’ı sevdikçe, Nefs-i Emmare, Levvame ve Mülhime’yi geçtikten sonra, Mutmainne makamına kadar gelir. Buraya geldiğinde Cenab-ı Zülcelâl Hazretleri o kimseye;

            “Ey huzura kavuşmuş nefis! Sen Ondan hoşnut, O da senden hoşnut olarak Rabbine dön. Seçkin kullarım arasına katıl ve cennetime gir” (Fecr / 27,30) buyurur.

            Allah (cc) razı olunca perde açılır. Nasıl ki zahirî gözümüz varsa, kalp gözümüz de var. Kalp gözü açılır ve o derviş Üstadını oturduğu yerde, rabıta hâlinde görür. Beytullah-ı görür, Rasulullah (sav) Efendimizi görür, piranları görür. İşte buna da hakikat denilir.

Tasavvufi terbiye ve eğitimde, Tarikat’a girmek isteyen kimseye “TALİB” denilir. Bu kişi, bir tür alıştırma kabilinden bazı küçük vazifeler ile görevlendirilir. Bu vazifeleri başarı ile tamamladığı zaman, üzerinde beliren alâmetler sebebi ile Mürşid olan zât, artık ona kalıcı nitelik arz eden terbiye usûlleri ile yönelmeye başlar. Bu defa Talib, “MÜRİD” olur. Artık iradesini Üstadının direktiflerine yöneltir. Üstadı ona çeşitli zikirler verir. Bunları yaptıkça, hâli, vasfı, ruh dünyası değişmeye ve basit hâllerden daha mürekkeb bir hale doğru ilerlemeye başlar. Nefs-i Mutmainne makamına geldiği zaman, Rabbinin hitabını kalbinde duyacak hassasiyete ulaşır. Artık gönülde tereddüt kalmaz. Tam bir huzur hali, iç âlemini kaplar insanın. Kalbinin kilidi çözülür ve üzerindeki perde kalkmaya başlar. Perde kalkınca artık aradaki mesafeler kısalmaya ve yakınlaşmaya başlar. Kalp âleminde müşahede gerçekleşir ve Üstadı ile manevî irtibat ortamı oluşur. Bu durum daha da ileri mertebelere vardıkça, mübarek zatların ruhaniyetleri zuhur eder. Bütün bunlar, gönül ehline gıda olabilecek şeylerdir. Bunları elde eden kimse, gerek iman ve gerekse amel noktasında “HAKİKAT” derecesine ulaşmış sayılır.

Bundan sonra ise Üstadımız, Mürşid olan zatın, Marifetullah mertebesindeki hâlini izah ederek şöyle buyurdular:

MARİFETULLAH

            Mürşid, Allah’ta fani olduğu zaman, ona keşif ve kerametler verilir. Nerede bir dervişi varsa, ister biri mağrib’de, biri meşrik’te olsun; hatta diğer yerlerde de olsa onların rüyalarına girer, onları ikaz ve irşadda bulunur. Allah’ın dostu olur. Dervişleri uyurken onları uyandırır. “Evladım kalk!” der.      “Oğlum sabah namazı oldu, kalk!” der. “Oğlum vakit geçiyor, kalk” der. Yattığı yerde o dervişe sesini duyurur. Daha da canı isterse, Mevla-i Zülcelâl Hazretleri hemen “Tayy-i Mekân” ettirir de, dervişin evinde bulundurur, kulağını çeker veya tekme vurur; “Kalk”der. İşte Marifetullah da budur.

Tasavvuf mesleğinde gaye Allah-u Teâlâ’nın ahlâkına ulaşmak ve bu suretle “Kamil İnsan” mertebesine yükselmek olduğu cihetle, Tevhid denizinin derinliklerine dalıp, ‘Fenafillâh’ mertebesine erişmek için, mutlaka Şeriat, Tarikat, Hakikat ve Marifetullah mertebelerini ikmal etmek gerekmektedir. Üstadımız, İmam Buhari’nin sevk ettiği Kutsi bir hadis ile konuyu belgelemek üzere buyurdular ki:

            Allah-ü Teâlâ Hazretleri;

            “Kim benim bir dostuma cefa ederse, muhakkak ki ben de ona harp ilan ederim. Üzerine farz etmiş olduğum ibadetleri ödemekten daha sevimli bir ibadetle kulum bana yaklaşmamıştır. Kulum nafile ibadetle birlikte durmadan bana yaklaşır. Ta ki ben onu severim. Onu sevdiğim zaman da onunla işiteceği kulağı, onunla göreceği gözü, onunla tutacağı eli, onunla yürüyeceği ayağı olurum. Eğer benden bir şey isterse ona veririm. Bana sığınırsa onu korurum” buyurur (Buhari). Allah da fani olmanın yoluna da, Marifetullah denir.

Mürşid, Allah’ta fani olduğu zaman, ona keşif ve kerametler verilir. Nerede bir dervişi varsa, ister biri mağrib’de, biri meşrik’te olsun; hatta diğer yerlerde de olsa onların rüyalarına girer onları ikaz ve irşad da bulunur. Allah’ın dostu olur. Dervişleri uyurken onları uyandırır. “Evladım kalk!” der. “Oğlum sabah namazı oldu, kalk!” der. “Oğlum vakit geçiyor, kalk” der. Yattığı yerde o dervişe sesini duyurur. Daha da canı isterse, Mevla-i Zül Celal Hazretleri hemen “Tayy-i Mekân” ettirir de, dervişin evinde bulundurur, kulağını çeker veya tekme vurur; “Kalk” der. İşte Marifetullah da budur.

Yunus Emre Hz.lerinin de;

            “Şeriat, Tarikat yoldur varana

            Hakikat Marifet andan içeri”, buyurduğu budur.

            Demek ki Şeriat, Kur’ana tabi olmak, emirlerini uygulamak. Tarikat, Rasulullah (sav) Efendimizin sünnetlerini işlemek sureti ile Allah’a giden yolda bir Mürşid-i Kamile bağlanıp, nefis meratiplerini aşmak demektir. Hakikat ise, kalp gözünü açmak. Marifetullah da, Allah-u Teâlâ’nın sıfatlarında fani olmaktır.”

Şeriat ayrı Tarikat ayrı değildir, bir misal daha verecek olursak: Bir tas sütü düşünün; süt var, sütün suyu var, yağı var, kaymağı var. Bunun hepsi nasıl sütün aslındansa Tarikat, Hakikat ve Marifet de Şeriatın aslındandır. Şeriatın içerisinde özdür. Çalışıp daha takva olmaktır. Şeriat su, Tarikat süt, Hakikat yağ, Marifetullahta kaymağıdır.

Lamelif Dergisi

0