Şehâdet Mertebesi / 1

Şehâdet Mertebesi / 1

Onbirinci Kısım: ŞEHÂDET MERTEBESİ

Şehâdet mertebesi, zât’ın hâriçte cisim sûretleri ile açığa çıkmasıdır ki, bu sûretler, misâl âlemi sûretlerinin tersine olarak parçalanabilir ve bölünebîlir ve yırtılabilir ve birleşebilirdir. Bu mertebeye “şehâdet âlemi” denilmesi müşâhede husûsunda en aşikâr ve açığa çıkan herşeyin beş duyu ile algılanabilir olmasından dolayıdır. Çünkü, misâl âlemindeki bir sûreti el ile tutup muhafaza ederek, başkalarına da göstermek mümkün olmadığı halde, şehâdet âlemindeki bir sûreti elde tutmak ve başkalarına da göstermek mümkündür.

Filozoflar, âlem sûretlerini “rûh sahibi” ve “rûh sahibi olmayan” olarak ikiye ayırırlarsa da, tahkik ehli indinde rûh sahibi olmayan hiçbir sûret yoktur. Çünkü her birinin “vâhidiyyet mertebesin”de mevcût olan bir “hakîkât”i vardır. Ve bu hakîkât onun idare edicisi, tasarruf edicisi ve rûhudur. Ve her bir isim bütün isimleri toplamış olup “tek bir ayn”dan ibâret bulunan ulûhiyyet mertebesine delil olma husûsunda hisselere ayrılmamış ortaklık ile müşterektirler. Ve her bir ismin o tek bir ayn’dan bir hissesi vardır ki, o hisse diğer isimde yoktur. Meselâ; Mâni’(meneden) ismindeki hisse Mu’tî(veren) isminde ve Kabız(sıkan) ismindeki hisse Bâsıt(açan) isminde yoktur. Ve kısımlara ayrılması mümkün olmayan o tek bir ayn Hayy ismiyle de isimlenmiş olduğundan, her bir ismin bu isimde de hisselere ayrılmaması yoluyla iştirâkleri vardır. Velâkin hayat eserinin kemâliyle açığa çıkışına hepsinin taayyünü müsâit olmadığından, kiminin hayâtı bâtın ve kiminin hayâtı zâhir; ve kiminin hayâtı hayvanda olduğu gibi en âşikâr ve kiminin hayâtı da insânda olduğu gibi en âşikâr ve en kâmildir. Çünkü “tek bir ayn” olan Hak, kendi isimlerinden herhangi birisinde tasarruf buyurursa bu hisselere ayrılmamışlık kalmaz, mutlaka o ismin hükümleri açığa çıkar. Çünkü Hak Teâlâ âlemde mutlak tasarruf sâhibidir; ve vücûtta ve tasarrufta aslâ ortağı yoktur.

Şehâdet âlemine, “varolma ve bozulma âlemi” de derler. Çünkü “varolma” bir sûretin açığa çıkıp var olmasından ve “bozulma”da bir sûretin ortadan kalkmasından ibârettir. Meselâ su kaynatılınca buhar olur ve onun sıvılık sûreti fenâya gider ki, bu esas fenâ ve bozulmadan ibârettir. Ve daha sonra ondan havaya ait bir sûret var olur; buna da “varolma” derler. Ve aynı şekilde mum yandığında onun şekli fânî olur; bu “bozulma”dır. Fakat ondan havaya ait başka bir madde oluşur; bu da “varolma”dır. Bundan dolayı şehâdet âleminde bir “bozulma” için bir “varolma” lâzım olur; ya’nî her bir bozulan sûretten sonra varolan bir sûret meydana gelir.

 

Onbirinci Kısım Birinci Ek: CEVHER VE ARAZ

Bilinsin ki, şehâdet âlemi sûretlerinin hepsi “araz”dan ibârettir. Ve araz “iki zamanda daimi ve kendi vücûdu ile mevcût olmayan şey”e derler. Örneğin kelam alimleri ve akıl erbâbı ve nazardan ibâret olan fen adamları bir şeyi tarif ederken, arâzlardan ibâret olan “ölçüsü”nü söylerler. Oysa bir şeyin zatına ait ölçüsü o şeyin aynıdır, ayrı değildir. Meselâ “araz”ın karşıtı olan “cevher”i tarif ettikleri zaman; cevher “kendi zâtı ile mevcût olan şeydir” derler. Oysa “mevcût olmak” arazdır. Cevher olmasa, mevcût olmayı ayrıca göstermek mümkün değildir. Mevcut olmak böyle araz olmakla berâber, cevherin aynı ve hakîkatidir. Çünkü cevher bu “ölçü” ile diğer şeylerden ayrılır. Ve bu zata ait ölçü, ölçülendirilmiş olan cevherin aynıdır.

Ve bunun gibi insânı tarif ettikleri sırada: “İnsan konuşma sâhibi olan hayvandır” derler. Bu tarifte bahsedilen “konuşabilme”, “sahip olma” ve “hayvân olma” insânı diğer eşyâdan ayıran birer ölçüdür. Oysa “konuşma” arazdır. “Sâhib”in ma’nâsı bağıntı olduğundan o da arazdır. Bu târifte yalnız bir “hayvan” kaldı. Hayvanı da târif ettikleri zaman, “hayvan duyguları olan, büyüyüp-gelişen cisimdir; ve irâdesi ile hareket eder” derler. Bu târifte bahsedilen cisminin olması, büyüyüp-gelişmesi, duyguları olması, irâde ve hareket, hayvanı diğer eşyâdan ayıran onun bir ölçüsü olması nedeniyle, hepsi arazdır. Çünkü “cisim” üç boyutu kabûl eden bir yer kaplayan cevherdir. Oysa “üç boyut”, ya’nî “uzunluk”, “enlilik” ve “derinlik” ve “kabûl” ve “yer kaplama” hep arazdır. Çünkü bunların hepsi idrak edilebilir ma’nâlardır; ve cisim olmayınca görünmezler. “Cisim” dahi arazdır, çünkü yer kaplamayınca görünmez. “Büyüyüp-gelişme” de arazdır; çünkü aslın üzerine ilavedir. “Duygu” da arazdır; çünkü duygu, idrâktir, idrâk ise arazdır. “Hareket” de arazdır; çünkü “sükûnet” üzerine ilavedir. Ve aynı şekilde “irâde” dahi arazdır; çünkü o da asıl üzerine ilavedir. İşte görülüyor ki, cevher kendi “ölçüler”ini oluşturan arazların bütün hepsinden ibârettir. Cevherin ölçüleri ise kendi zâtıdır. Bundan dolayı cevher dahi arazların ayn’ı olur.

“Araz” iki zamanda daimi olmayan şey olduğuna göre, bir kilo su alıp bir kaba koysak, zamanla eksildiğini görürüz; çünkü buharlaşır; su iki zamanda daimi kalmaz. Aynı şekilde elimize aldığımız bir damla sülfirik asit için yazdığımız kimyevi işâret o dakîka için doğrudur; bir zaman sonra o kimyevi işâret artık elimizdeki o damlanın işâreti değildir. Çünkü o damla, iki zamanda daimi kalmayan arazdır.

Kısacası şehâdet âleminde görünen sûretlerin hepsinin araz olması yönüyle, bu âlemin bütün hepsi arazlardan ibâret olmuş olur. Oysa kelam âlimleri: “Araz iki zamanda daimi kalmaz ve cevher ise zamanlarda daimi kalır” derler. Sonra da yukarıda îzâh edildiği gibi cevheri arazlar ile târif edip onun ölçüsünü bu arazlar ile belirlerler. Bu ise açıktan açığa tutarsızlık olduğu halde, farkına varamazlar. İşte beşer akıl ve zekâsının uyanık oluşu ve dikkati bu kadardır. Aklın bir meselede dikkati olsa, diğer meselede gaflete düşer. Onun hakîkat âlemine doğru yürüyüşü “düşe kalka” deyimine uygundur.

Tecelli âlemine göre şehâdet âlemi dediğimiz şey, birtakım arâzların bütün hepsi olup, zaman içinde değişmektedir. Ve âlemde hiçbir şey, kendi nefsi ile mevcût bir cevher değildir. Ve kendi “ayn”ında, kendi “ayn”ı ile var olan mevcût, ancak kendi zâtı ile mevcût bulunan Hakk’ın mutlak vücûdudur. Ve diğer eşya kendi vücûtlarıyla yokluk üzere olup her anda o mutlak vücût ile “yeni hálk ediliş” içindedir.

 

Onbirinci Kısım İkinci Ek: BENZER YENİLENME

Şehâdet âlemi, ilâhi isimlerin gereğinden olarak devamlı olarak mevcût ve yok olur. Çünkü Mûcid, Muhyî, Mübdî, Rahmân, Mün’im, Musavvir, Hâlık ve Kayyûm ve bunun benzeri isimler, mevcûtların varlığını ve görünme yerlerinin açığa çıkmasını gerektirir. Ve Mümît, Dârr, Kahhâr, Kabız, Ferd ve Vâhid ve bunun benzeri isimler de görünme yerlerinin yok olmasını ve kapalı olmasını gerektirir. Âlem sûretlerinin hepsi dâimâ yeni hálk ediliş içindedir. Her an başka başka hálkediş ve yeni vücût gelir.

Ve her göz açıp kapama süresi içinde başka var etme ve ortadan kaldırma gerçekleşir. Velâkin bu var etme ve ortadan kaldırma rahmânî feyzin sona erme ve yenilenme sürati sebebiyle idrâk olunmaz. Ve bu sürat sebebiyle, eşyâ sûretlerinin istikrâr üzere olduğu zannedilir. Yenilenme sürati ve rahmânî feyz bir sûretle gerçekleşir ki, gitmenin ve gelmenin idrâki mümkün olmaz. Ve belki gelmek gitmenin ve gitmek te gelmenin aynıdır. Varlık ile yokluk arasına zaman girmez ki, onun yokluğu düşünülmüş olabilsin.

Kısacası kâinat sûretlerinden hiçbir sûret, iki anda daimi kalmaz. Fakat ortadan kalkan sûret, sonradan olan sûretin benzeri olduğundan duyu bu değişime vakıf olamaz. Çünkü âlemin bütün hepsi daha önce îzâh edildiği gibi arazdan ibârettir; ve araz ise iki zamanda daimi kalmaz. İmkân dâhilinde olan varlıklar onların sûretiyle Hakk’ın açığa çıkmasından ibârettir.

Ve bu açığa çıkma ise, Hakk’ın tecellîsidir. Hakk’ın tecellîsinde sabit oluş yoktur; tekrâr da yoktur. Çünkü “külle yevmin hüve fîy şe’n”(Rahmân, 55/29) âyet-i kerîmesi gereğince Hak her anda bir başka iştedir. Bundan dolayı Hakk’ın mutlak vücûdu, her var olanın ayn-ı sâbitesinden her anda açığa çıkarak sûretlenmiş olur. Ve ikinci anda o ayn-ı sâbiteden o vücût bâtın ve o sûret zâil olur. Ve bu hal böylece silsileler halinde gider.

Ve zâil olanlar ile kâinât arasında ortak yön ayn-ı sâbitedir. Ve ayn-ı sâbite şahsa ait hakîkattir. Bu var olma ve bozulma içinde şahsa ait hakîkat bâkîdir. İtaatkâr ve âsî ve sevapta olan ve azapta olan bu şahsa ait hakîkattir. Onun geçici hayâlden ibâret olan maddeden var edilen vücûduna aslâ i’tibâr yoktur. Çünkü madde dediğimiz şey sırf varsayımsal husûstur.

Ve a’yân-ı sâbite ilmi sûretlerden ibâret olduğundan, aslâ kendi mertebesinden ayrılmış değildir. “A’yân-ı sâbite vücût kokusu koklamamıştır” dediklerinin ma’nâsı budur. Mutlak vücûdun tecellîlerinin mahalli a’yân-ı sâbitedir. Çünkü ilk önce “ilim”, sonra, “fiil” açığa çıkar. İlim olmayınca fâil ve yapıcı neyi işleyecek ve yapacaktır?

Örnek: Kendisinde ressamlık sıfâtı bulunan bir kimse, bir tablo yapacağı zaman, ilk önce ilminde o tablonun şeklini ve taslağını hazırlar. Ondan sonra ilmindeki sûretleri tabloya renkler ile boyamaya başlar. Ve her istediği vakit, bu levhanın yüz benzerinin resmini yapar. Bu tablo bozulsa, yine onların benzerini vücûda getirir. Onun ilminde olan resmin sûreti ise dâima mevcût olup aslâ ressâmın ilminden ayrılmış olmaz. Ve o ilmi sûret aslâ harici vücût kokusunu koklamaz. Ve ressâmın ilminde tablonun sûreti resmedilmedikçe ressâmdan resim yapma fiili açığa çıkmaz.

 

Onbirinci Kısım Üçüncü Ek: YAPILMIŞ İSTİ’DÂD

İsti’dâd iki çeşittir:

Birincisi yapılmamış isti’dâd ki, daha önce îzâh edildiği üzere, bu isti’dâd her bir ayn-ı sâbitenin zâtî gereğinden ibâret olup “Kün(Ol)!” emriyle, ilim mertebesinde vücûda gelirler.“Ve mâ emrunâ illâ vâhidetun ke lemhın bil basar” ya’nî “Emrimiz tek bir emirdir, göz kırpması gibidir” (Kamer, 54/50) âyet-i kerîmesi bu mertebeye işârettir.

Dîğeri yapılmış isti’dâddır. Bu isti’dâd da şehâdet mertebesinde her bir ayn-ı sâbitenin aynası ve görünme yeri olmak üzere vücûda gelen her bir kesîf sûretin değişimlerden sonra kemâle ulaşmasıdır. Çünkü tabîatta vücûda gelmiş olan her bir sûret kemâl bulma kaidesine tâbi’dir. “et teenni miner Rahmân” ya’nî “teenni Rahmân’dandır” ile bu hakîkate işâret olunmuştur.

Örnek: İnsanda konuşma isti’dâd ve kābiliyyeti onun zâtî gereği olduğundan yapılmamıştır. Fakat doğar doğmaz hemen konuşamaz; çünkü bünyesi müsâit değildir. Zamanın geçmesiyle, bünyesine isti’dâd ve kābiliyyet geldikten sonra konuşabilir. Bu isti’dâd ve kābiliyyet ise zaman içinde gerçekleşen kemâl bulma netîcesinde oluşur; bu da yapılmıştır. Bundan anlaşılıyor ki, yapılmamış isti’dâdın açığa çıkması, yapılmış isti’dâdın âşikâr olmasına bağlıdır. Diğer bir ifade ile denilebilir ki, rûhun kemâllerinin açığa çıkması cismin kemâline bağlıdır. Aksi halde rûhun kemâlleri bâtında kalır. Şimdi zahire ait sebepler zâta ait isti’dâdlardan olan işlerdir. Bundan dolayı sebepleri doğuran zâta ait isti’dâdlar ve kābiliyyetlerdir. Mumun yanma sebebi onun kābiliyyet ve isti’dâdıdır. Taş olsa yanmazdı; çünkü taşta bu isti’dâd ve kābiliyyet yoktur.

 

Onbirinci Kısım Dördüncü Ek: TABÎAT

Bilinsin ki, uzayda üflenmiş olan nefes-i rahmânî ulûhiyyetin zâhiri olan “tabîat” üzerine olur. Tabîat tezgâhı bu nefesi dokuyarak çeşitli sûretlere sokar. Bundan dolayı uzayda “boşluk” yoktur. Belki tabîiye kuvvetleri ile doludur ki, bu kuvvetlere “tabîiyyûn ve âliyyîn melekleri”derler. Bunların Âdem’e secde ve itaat ile emrolunmadıkları daha önce anlatıldı.

Şimdi “tabîat”ın zâtı, bir diğerinin zıttı olan dört esâsın tamamından ibârettir ki, onlar da  “sıcaklık”, “soğukluk”, “kuruluk” ve “ıslaklık” tır. Gerçi kuruluk sıcaklıktan ve ıslaklık da soğukluktan oluşursa da, kuruluk sıcaklığın ve ıslaklık soğukluğun aynı değildir. Her birinin kendi mertebelerindeki gerekimleri ve hükümleri başka başkadır.

Tabîat ulûhiyyet mertebesinin zâhiri olup, maddesel sûretlerin dokunulduğu bir tezgâh olup, onların bâtınıdır. Tabiatın rükûnları algılanabilir ise de, gözle görülür değildir. Yalnız madde sûretine münasebetinin eserleriyle görülebilir. Suyun donduğunu gördüğümüz yerde soğukluğun ve buzun eridiğini gördüğümüz yerde de sıcaklığın olduğuna hükmederiz. Ve bunları gözlerimiz görmediği halde, vücûdumuz hisseder.

Şimdi tabîat, ulûhiyyetin zâhiri olmakla berâber, tek bir hakîkatten ibârettir. Ve bir dîğerine zıt birtakım esaslara sahip olan tabîata ait cisimler o tek bir hakîkatten açığa çıkıp türlü türlü şekillerde açığa çıkar. Bundan dolayı tabîat ve tabîattan açığa çıkan tabîata ait cisimlerin tamamı, hakîkat yönünden tek bir ayn’dır ve taayyün ve şekiller yönünden de, çok olan ayn’lardır.

Ve bu tabîata ait sûretler, tek bir ayn’ın muhtelif taayyünleri olduğu için, taayyünler sahasında mevcût olmayan bir şey, tabîattan açığa çıktığında veyâhut mevcût cisimlerden bir kısmı bozulup ortadan kalktığında, o tabîat ne eksilir, ne de fazlalaşır. Belki bu hal, latîf oluştan kesîf oluşa ve kesîf oluştan latîf oluşa nakildir. Bundan dolayı açığa çıkan sûretler, mutlak yokluktan gelmez. Ve ortadan kalkan sûretler dahi mutlak yokluğa gitmez. Onların varlık ve yoklukları izâfîdir.

Hikmet ve kimyâ ilmine vâkıf olanlara göre bu hakîkat çok açıktır. Meselâ bir mum bitinceye kadar yakıldığında, gerçi mumun şekli kaybolur; velâkin onun kesîf olan sûreti gaza dönüşür. Ve farzedelim altmış gram ağırlığında bir mum yandığı zaman, yine altmış gram ağırlığında başka maddelere dönüşmüş olur. Mumun vücûdu tabîatta var olduğu zaman, o tabîat fazlalaşmadığı gibi, kaybolduğu zaman da eksilmemiş olur. Tabîattan açığa çıkan şey, tabîatın gayrı değildir. Çünkü tabîattan açığa çıkan tabîata ait cisimlerin tamamı, hakîkat yönünden tek bir ayn’dır.

Ve tabîat kendisinde açığa çıkan şeyin de aynı değildir. Çünkü farzedelim tabîattan açığa çıkan bir ateş parçasını aldığımız vakit, bu sıcak ve kurudur ve bir buz parçasını aldığımızda da bu soğuk ve kurudur, diye hükmederiz. Şimdi ateş, buzun aynı olmadığı halde, tabîat bu iki muhtelif şey arasında kuruluğu birleştirmiş, fakat sıcaklık ile soğukluğu ayırmıştır. Böyle olunca elbette tabîat onların aynı olamaz. Çünkü tabîat, bir dîğerine zıt olan dört rükûnu toplamıştır.

Tabîat, ilâhî ilim mertebesinde mevcût olan isimlere ait sûretlerin görünmesine müsâit bir aynadan başka bir şey değildir. Ve o aynanın vücûdu da, Hakk’ın latîf olan zâtının kesîf oluşu ile mevcût olduğu için zâhiridir.

 

Onbirinci Kısım Beşinci Ek: TE’SİR EDEN VE TE’SİRİ KABÛL EDEN

Bilinsin ki, vücût husûsu biri “te’sîr eden” ve diğeri “te’sîri kabûl eden” olmak üzere iki kısımdır. Tesir eden fiile ait mertebeden ve te’sîri kabûl eden fiilin te’sîr ettiği mahalle ait mertebeden ibârettir. Diğer ifâde ile vücûdun bâtını ve zâhiri vardır; bâtını te’sîr eden ve zâhiri te’sîri kabûl edendir.

Âlemin vücûdu Hakk’ın Zâhiri ve Hak âlem vücûdunun bâtını ve hüviyyetidir. Ve her ikisi de vâhidü’l-ayn olan uluhiyyet mertebesinin iki i’tibârıdır.

Şimdi tabîatın vücûda gelmesi ulûhiyyet’in bâtınından olduğu gibi, cisimlerin sûretlerinin vücûda gelmesi de tabîattandır. Bundan dolayı hakîkatte her yön ile te’sîr edici olan ancak Allah Teâlâdır.

Örnek: İnsan vücûdunun zâhiri ve bâtını vardır. İnsanı “konuşma sâhibi olan bir hayvandır” diye târif ettiğimiz zaman, onun bâtını ile zâhirini almış oluruz. “Konuşma” onun bâtını ve “hayvan” onun cismi ve zâhiridir. İnsanın konuşan varlığı görünmediği halde, zâhiri olan cisminde te’sîr edicidir; ve zâhiri olan cismi te’sîri kabûl edendir. İnsanın bâtınında bir yere gitmek için bir istek meydana gelir. Bâtınındaki bu istek ve yönelim, onun “Kün(Ol)” emrinden ibârettir. Cisim, bu istek ve emirden te’sîr almış olarak harekete gelip o mahalle gider.

Şimdi, insanın vücûdu bir olan ayn olduğu halde onda biri te’sîr eden ve diğeri te’sîri kabûl eden olmak üzere iki i’tibâr olmuş olur.

 

 

 

0