Şehâdet Mertebesi / 3

Şehâdet Mertebesi / 3

Onbirinci Kısım Onuncu Ek: DİĞER ŞEHÂDET ÂLEMLERİ

Bilinsin ki, uzayda sayısız ve hesapsız şehâdet âlemleri vardır. Bu hakîkat, astonomi âlimlerinin deliller ile keşfinden önce, Nebiyy-i zî-şân (s.a.v.) Efendimiz ile onların vârisleri olan evliyâullâh kâmilleri tarafından haber verilmiştir, şöyle ki: Şeyh Zâde’nin Fâtiha Tefsiri dipnotunda beyân ettiği hadîs-i şerîfte: “Allah Teâlâ, milyonlarca kandîl hálkedip, onları arşa astı; ve semâvât ve arz ve onlarda olan şeyler, hattâ cennet ve cehennem, hepsi bir kandîl içindedir. Kandillerde olan şeyi Allah Teâlâ’dan başka bir kimse bilmez” buyurulmuştur. Bu hadîs-i şerîfe göre, güneş sistemlerinin her birinin bir “kandîl” kabûl edildiğine ve “milyonlarca” ifâdesi ile bunların uzayda sayılamayacak kadar çok olduğuna işâret vardır.

Ve bunun gibi diğer bir hadîs-i şerîfte buyurulur: “Ne zaman ki Mûsâ (a.s.) rü’yetullâhı talep etti ve onun üzerine bayılmış olduğu halde kendisinden perde açıldı; her birinin üzerinde “Rabbi erînî” ya’nî “Rabbim bana göster”(A’râf, 7/143) diyen bir Mûsâ bulunan yetmiş bin Tûr gördü.”

Ve yine Hz. Mevlânâ (r.a.) Mesnevî-i Şerîf’inde buyurur:

Tercüme: “Yıdızların ötesinde yıldızlar vardır ki, onlarda hoşsuzluk ve uğursuzluk olmaz; onlar başka semâlarda seyrederler; bu meşhûr olan yedi semânın gayrı olarak.”

Ve yine Ebu’l- Âlemeyn Seyyid Ahmed er-Rifâî (r.a.) buyururlar ki: “Işık saçan güneş bu yüksek âlemlerin genişliğinde yuvarlanan parlak bir yıldızdır. Muhtelif katlarda nice yıldızlar dahî yayılmıştır. Görünen bazısı bu dünyadan büyük olduğu gibi, çeşitli sûrette bir diğerinden cisimli, çok büyük, muhtelif ışık ve parlaklık ve ölçülerde ışıklar saçmakta olup, ışık ateşi her yönden uzamayla öyle karışmıştır ki, dâima çarpışmaktadır. Belirli burçlarda hepsi dönüp dolaşarak seyrinde sâbit ve sâbitliğinde seyirdedir. Bunların her biri ötesinde olanlara perde olduğu halde, gayb âleminde mevcût ortada daha ne perdeler vardır ki, görüş mesafesinden daha uzakta bulunarak görülemediğinden, akıl inkâr ediyor. Oysa bu büyük yıldızlar ve bunlardan başka gözlerimize küçük görünen nice cisimler vardır ki, onlar bile aslında dünyâdan çok büyüktür.

Ve Maarrî de bir beytinde şöyle der:

Tercüme: “ey insânlar! Allah Teâlâ’nın nice feleği vardır ki, yıldızlar ve güneş ve ay onunla seyreder.”

Şimdi dünyamız ile bu şehâdet âlemleri arasında çok büyük fark olduğunda şüphe yoktur. Nitekim insânî fertlerin şekillenmiş sûreti bir diğerine benzer olarak olmakta ise de, her ferdin işleri dahi sûreti gibi ayrıntıda bir diğerinin aynı değildir. Her birinde büyük fark ve ayrılık vardır.Diğer âlemlerdeki sûretlerin hallerini ilmen tetkîk etmek anlamsızdır; çünkü Hak Teâlâ Hazretleri: “ve yahluku mâ lâ ta’lemûn” ya’nî “ve daha bilmediğiniz şeyler hálk eder”(Nahl, 16/8) buyurur. Bunların hallerine ancak ilâhi kuvvet ile semâların ve arzın çaplarını geçen evliyâullah’ın kâmillerinin haberleriyle vâkıf olabiliriz.

Nitekim Hak Teâlâ buyurur:“Yâ ma’şerel cinni vel insi inisteta’tum en tenfuzû min aktâris semâvâti vel ardı fenfuzû, lâ tenfuzûne illâ bi sultân” Rahmân, 55/33) Ya’nî: “Ey insan ve cin topluluğu! semâvât ve arzın çapından nüfûza kudretiniz varsa çıkınız bakalım? Hayır, çıkamazsınız! Ancak sultan ile, ya’nî ilâhi kuvvet ile çıkabilirsiniz.”

(Not:Günümüzde uzaya olan yolculuklardaki gücün “sultan-ilâhî kuvvet” olduğu ehlullah tarafından ifâde edilmiştir)

Bizim ilmimiz, sâkin olduğumuz dünya üzerindeki tabîatın kanunlarının sırlarına bile nüfûz edememiştir; nerede kaldı ki, oluşum kanunları bizim âlemimizin oluşum kanunlarından farklı olması gereken sonsuz âlemlerden her birinin hallerini idrâk edebilelim! Kâmillerden bazılarının bizim anlayabileceğimiz birtakım ibâreler ile verdikleri haberleri bile zayıf akıllarımız kabûlde tereddüt eder. Bunların halleri dünya ehlinin beyânlarına ve ibârelerine sığar şeyler değildir. Ve târîf ve beyâna sığamayan şeye ve bilgilere, tahkik ehli dilinde “simsime âlemi” derler. Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) efendimiz’in Fütûhât-ı Mekkiyye’lerindeki yüksek beyânlarından bazı bölümleri örnek olarak anlatalım:

“O âlemde Hak Teâlâ’nın yumuşak, kırmızı altından bir arzı vardı ki, ağaçları ve meyveleri ve diğer eşyâsı hep altındandır. Bir kimse onun meyvesinden alıp yese, bir derece tazelik ve lezzet ve güzel koku bulur ki, vasıflandıranlar onu vasfedemez ve o arzın meyvelerinden olan nadide ve güzel nakışları ve hayret verici ziynetleri nefisler hayâl bile edemez.

Ve yine bir arz daha vardır ki, gümüştendir ve eğer onun meyvelerinden bir şey yenilse, nasıl bir şey olduğunun anlatılması mümkün olmayan tad ve güzel koku bulunur.

Ve yine parlak beyaz kâfûrdan bir arz daha vardır ki, ondaki mekânlar sıcaklıkta ateşten daha şiddetlidir; lâkin insan ona girerse yanmaz ve bazı mekânlar ılık ve bazısı soğuktur.

Ve yine za’ferândan bir arz vardır ki, ehli, diğer arzın ehlinden daha açık gönüllü ve daha güleryüzlüdür; geleni karşılarlar ve ağırlarlar. Ve onun meyvelerinden bir şey koparılsa, hemen yerine onun benzeri biter. Koparan farkına varamaz ve onda asla noksan görülmez.

Kadınlarının güzelliği öyle bir mertebededir ki, cennetteki hûrîlerin güzelliği, onlara oranla, bizim dünyamızdaki kadınların güzelliğinin hûrîlerin güzelliğine oranı gibi olur. Onlarda ilâhî teklîf yoktur. Belki Hak tazîmi üzere vardırlar.”

Hz. Şeyh (r.a.) buyururlar ki: “Âriflerin simsime âlemine girişleri cisimler ile değil, rûhlar ile olur. O âleme girecekleri zaman, madde bedenlerini dünyâ arzında bırakırlar ve dâhil olduğu arz cinsinden ona bir elbise giydirirler. O arz ehlinden onu sokak başında karşılayan vardır. Geri döneceği zaman, yine o sokak başına gelirler; ve arkasından o arzın elbisesini çıkarıp birbirleriyle vedâlaşırlar. Ârif gider, arkadaşı orada kalır.

Aklın dünyâda imkânsız gördüğü her şeyi biz o âlemde mümkün bulduk.”

Ve hakîkatte altından ve gümüşten, kâfûrdan, za’ferândan mahlûk arza ve sıcaklığı ateşten daha şiddetli olan mahalde, bir şeyin yanmamasına ve koparılan meyvenin yerine farkına varılmaksızın benzerinin oluşmasına ve diğer bahsedilen acaipliklere dünyada yaşayanların akılları ermez. Ve dünyamızın oluşum kanunları ve hálk ediliş programı bunlara benzer hallerin görünmesine müsâit değildir. Üstümüzde parlayan sonsuz gök cisimlerinden her birinin dahi bizim arzımıza ait kanunlara benzer kanûnlar çerçevesinde döndüğünü iddiâya, akıl ve fen müsâade edemez. Çünkü dünyamızda ekvator çizgisi üzerinde yaşayanlar ile kutuplarda yaşayanların yaşam şartları arasında bile çok büyük farklar vardır.

 

Onbirinci Kısım Onbirinci Ek: ÂDEM’İN HALKEDİLİŞİ

Âdem’in hálk edilişi hakkında genel itibarıyla dört anlatım vardır:

Birincisi: Kur’ân-ı Kerîm’in ve Efendimiz s.a.v’in hâdislerinin zâhiri ma’nâları üzerine saygıdeğer tefsir ediciler tarafından beyân buyurulan anlatımlardır. Bunda kitâp ehlinin hepsi birleşmiştir. Özetle beyânı budur ki:

“Hak Teâlâ Hazretleri âlemin herşeyini bütün gereçleri ile hálk ettikten ve tamamladıktan sonra, Âdem’in madde beden sûretini tıyn-i lâzibden, ya’nî kokmuş çamurdan düzenleyerek, ona rûh nefh etti ve meleklere ona secde etmelerini emretti, secde ettiler. İblîs “Ben ondan hayırlıyım, çünkü beni ateşten ve onu topraktan hálk ettin” diyerek secde etmeyi kabûl etmedi. Edebi terkederek böyle bir kıyâsa dayaranarak Hakk’a karşı itiraza cüret ettiğinden, İblîs huzûr-ı İzzet’ten kovulmuş oldu. Daha sonra Âdem’in sol kaburga kemiğinden Hak Teâlâ Havvâ’yı hálk etti. Yiyip içerek cennette nimetlenmelerini ve fakat yasaklanan ağaca yaklaşmamalarını onlara emretti. İblîs’in baştan çıkarmasıyla bu yasaklanan ağaca yaklaştılar. Hak Teâlâ: “İhbitû” ya’nî “İniniz”(Bakara, 2/38) emriyle onları cennetten çıkarıp, yeryüzüne indirdi. Âdem ile Havvâ’dan yeryüzünde üreme yoluyla Âdem çocukları türedi. Tefsîrcilerin anlatımına göre, Âdem’in hálk edilişinden bu zama’nâ kadar, yedi bin sene kadar bir müddet geçmiştir.

İkincisi: Kur’ân-ı Kerîm’in ve mübârek hadislerin bâtın ma’nâları üzerine ilâhi sırların kâşifi olan tahkik ehli hazarâtı tarafından beyân buyurulan anlatımlardır.

Cenâb-ı Ni’metullah (k.s.) hazretleri: “Vallâhu enbeteküm minel erdı nebâta” ya’nî “Ve Allah sizi arzdan bitirdi bir bitki gibi” (Nûh, 71/17) âyet-i kerimesinin tefsîrinde şöyle buyururlar:

“Allah Teâlâ, sizi arzdan en güzel bir şekilde olarak bitirmek sûretiyle bitirdi. Ve sizi çeşitli ve sınıflar olarak yaptı. İlk önce bitki cinsinden, sonra hayvân ve sonra da îmân ve marifeti kabûl edici insan oluncaya kadar terbiye etti. Daha sonra beşeriyet derecesinden, halife olma mertebesine ve ilâhi vekilliğe yükselmeniz ve gözlerin görmediği ve kulakların işitmediği ve beşer kalbinin hatırına bile gelmeyen şeye ermeniz için size ağır gözüken teklifler teklîf etti.”

Yeryüzünde Benî Âdem neslinin değişimlerin netîcesi olarak derece derece kemâl bulması ile meydana çıkmasını, pek açık beyândan ibâret olan bu tefsîre diğer tetkiklerin ilâvesine gerek görülemez. Bu beyân tarzı üçüncü cilt Mesnevî-i Şerîf’ te de aynen böyledir:

“Madenlikten öldüm ve bitki oldum; ve bitkilikten öldüm, hayvan mertebesinde göründüm. Hayvanlıktan öldüm, Âdem oldum. Böyle olunca ne korkayım, ne zaman ölmekten noksan oldum! Diğer bir hamlede de beşer mertebesinden ölürüm. Nihâyet melekler arasından kanat ve baş kaldırırım. Diğer defa da melek mertebesinden kurbân olurum. O şey ki vehme gelmez, o olurum.”

Secde sûresinde olan: “Ve bede ehálkal insâni mintın(7) * sümme ceale neslehü min sülâletin min main mehin(8) * sümme sevvâyehü ve nefeha fihi min rûhihî(9)” ya’nî “İlk olarak balçıktan hálketmeye başladı insânı, sonra onun neslini basit bir sudan yaptı, sonra onu düzeltti ve ona ruhundan nefhetti” (Secde, 32/7-8-9) âyet-i kerîmeleri, Âdem’in yeryüzünden ne şekilde bittiğini ayrıntılı olarak bildiriyor ve yukarıdaki âyet-i kerîmeyi tefsîr ediyor. Demek ki, Âdem’in hálkedilmesine yapışkan balçıktan başlanılmış ve sonra onun nesli sudan, ya’nî nutfeden meydana gelen akıntılardan yapılmış ve sonra da en güzel sûret üzere düzeltilmiş ve bu düzeltme ile ilâhî rûhun üflemesine elverişli bir hâle geldiği için, ilâhi halife olmak üflenmiş ve feyzolunmuştur. Âyet-i kerîmede ki “sümme” (sonra) kelimelerinin değişimlerin mertebelerine işâret olunduğuna şüphe yoktur.

Bu değişimler birinci kısımda bahsettiğimiz anlatım sahipleri tarafından şöyle tefsîr olunur:

“Hz. Âdem’in madde bedeninin hálkedilmesi hame’-i mesnûndan, ya’nî yıllanmış, kokmuş çamurdan oldu. Ve onun vücûdundan Havvâ hálkedildi. Âdem, topraktan çıkan bitkileri ve bitkileri yemekle büyüyüp gelişen hayvânları yedi. Bunlar Âdem’in vücûdunda sudan ibâret olan nutfe oldu. Bu su, Havvâ’nın rahmine karıştı ve orada muhtelif haller geçirdikten sonra, Âdem gibi bir sûrete girip doğdu.”

Oysa, Hak Teâlâ Ankebût sûresinde: “Kul siru fiyl Ardı fenzuru keyfe bedeel hálka” (Ankebût, 29/20) Ya’nî “Arzda geziniz, Allah Teâlâ’nın hálkedişe nasıl başladığına bakınız!” buyuruyor. Beşerin hálk edilişinin başlangıçı, tefsîrcilerin bu beyânları yönüyle olursa olursa, bunu görmek için yeryüzünde gezmeğe lüzûm yoktur. Çünkü bu değişimleri ve hâlleri, insan yeryüzünün herhangi bir noktasında ikamet etmekle ve oturmakla da görüp öğrenebîlir. Ve “arzda geziniz!” teşvîki, arzın gezilmesi mümkün olan yerlerini içine almaktadır. Dünyanın yüzeyinde gezmek mümkün olduğu gibi, kazılar netîcesinde, dünyanın derinliklerinde de gezilebilir. Şimdi bu âyet-i kerîmenin yüksek ma’nâsından açıkça anlaşılıyor ki, dünyada gezip araştırmalar yapmakla, beşerin hálk edilişinin başlangıcına dâir fosillerin incelenmesi ile görülüp anlaşılacak şeyler vardır. Esâsen tahkîk ehli değişimlerdeki geçişleri beyân ettikleri sırada, madenler ile bitkiler arasındaki geçişin “mercan” ve bitki ile hayvan arasındaki geçişin de “hurma ağacı” ve hayvânlar ile insan arasındaki geçişin de “maymun” olduğunu açıktan açığa gösterirler.

Üçüncüsü: Âdem, değişim netîcesinde derece derece değil, belki topraktan bir defada olarak hálk edilmiştir. Vâridât Sahibi olan Bedreddin Simâvî ile bazı kişiler bu fikre uymuşlardır. Cenâb-ı Bedreddin, Vâridât isimli kitabında şöyle buyurur:

“Sıradan insânların zannettikleri gibi cesetlerin haşredileceği geçerli değildir. Ancak mümkündür ki, insan türünden âlemde bir şahsın kalmadığı bir zaman gelsin; ve daha sonra topraktan babasız ve anasız bir insan doğsun, sonra da birbirlerinden üreyerek doğsunlar.”

Dördüncüsü: Fosillerin incelenmesine bakarak tabîat târîhi âlimlerinin sözleridir. Bunlar da derler ki: “Yeryüzünde meydana gelen karbon birleşiklerinden ilk bitkiler ve hâyvanlar üreyip bu ilk canlı cisimler ya basît veyâ birleşik hücreler topluluklarından oluşmuş idiler. Bunlar su yosunları familyasından jelâtini maddeler; ve omurgasız hayvanlardan maden ve hayvan ve bitki vasıflarını birleştirmiş olan mercanlar, süngerler ve kabuklu hayvanlardan ibâret idi. İlk hayvânlar köksüz bitkilerden başka bir şey değildir.

Gezegenin yaşam şartlarının mükemmellik kazanması ve ilkel hâlde bulunan bazı azânın büyüyüp gelişmesi ile hayât hâli iyileşmiş ve kemâl kazanmıştır. İlk zamanlarda, ilk denizlerin derinliklerinde yüzen omurgasız hayvânlardan başka bir şey görülmezdi. Bu devrin sonlarına doğru sillûr devri esnâsında ilk balıklar ve fakat kıkırdaklı balıklar meydana gelmiştir. Kemikli balıklar ise ondan pek çok zaman sonra vücût bulmuştur. İlk devirde karada ve denizde yaşayabilen kaba hayvânlar, iri sürüngenler, çok yavaş hareket edebilen kabuklu hayvânlar başlar. Ancak hayvânî unsurlar bu devirde henüz genişlememiş idi. Milyonlarca seneler geçmiştir ki, gerek hayvânlarda ve gerek bitkilerde erkeklik ve dişilik yok idi. Bu tür oluşumların ilk meydan çıkışı balıklardaki münasebetler gibi zayıf, belli olmayan ve şiddet ve faâliyyetten uzak idi. Ancak hayat derece derece kemâl kazanır idi. Sonrasında hayvânî unsurlar, çok çeşitli olarak birbirlerinden ayrıldılar. Sürüngenler meydana gelmiş, kanatlar kuşları havada uçurmuş, ilk omurgalı torbalı hayvânlar ormanlarda yer almaya başlamıştır. Üçüncü devrede yılanlar ayaklarını kaybetmekle büsbütün sürüngenlerden ayrılmışlardır. Nitekim, ayaklarının vücûtlarına bitişik oluşunun eserleri günümüzde dahi görülmektedir. Hem sürüngen ve kuş vasfına sahip olan hayvânların nesli tükenmiş ve maymun türünün kısımları ve bütün iri çeşitli hayvânlar kıtalarda meydana gelmiştir. Ancak beşer türü henüz mevcût değil idi. Anatomik vasıfları yönünden hayvândan pek az farkı olan ve fakat yükselme kanûnu basamalarının en yükseğine ve aklının büyüklüğü ile âleme hükmedici-âmir- olmak isti’dâdına sahip bulunan insan, daha sonra meydana gelmiştir. İnsan, kemâl bulma kanûnu netîcesinde meydana çıkmış ve hayvânların silsilesinin en mükemmeli bulunmuştur. Memeli hayvânlar arasında insanın en yakın atası “primat”lar olduğu gibi, onların en yakın atası “insâna benzeyen” denilen “Kariniyen” lerdir. Paul ve Firiç Sarasen isminde iki hayvân âlimi tarafından 1893 tarihinde yapılan tetkîk ve çalışmalar netîcesinde “Seylân” ın ilk ahâlîsinin kendi oluşumları i’tibârıyla diğer ırklardan daha çok maymuna yakın olduğu anlaşılmıştır. “Anthropoid” denilen insâna benzeyenler arasında ise insâna en çok benzeyenleri “şempanze” ile “goril” lerdir. 1894 senesinde Cava’da keşfedilen bir kafatası ile berâber bir oyluk kemiği ve birkaç diş, “Layt”da yapılan hayvân kongresinde, hayvân ve bitki ve fosil âlimleri tarafından tetkîk edildikten sonra, bunların bir insâna benzeyene âit olduğu kararlaştırıldı. Bu sûretle oluşan insânların meydana çıkmasından şimdiye kadar tahmînen beş yüz bin sene kadar bir zaman geçmiştir.”

Şimdi Benî Âdem türü yeryüzünde bahsedilen bu dört anlatımdan hangisi yönüyle hálk edilmiş olursa olsun, arz üzerindeki mahlûkların hepsine üstün ve hepsinden mükerrem ve daha şereflidir. Onun mükerrem ve daha şerefli oluşu bu dört anlatımın anlatıcılarınca da tasdik edilmiştir. Hak Teâlâ Hazretleri bu hakîkati: “Ve lekad kerremnâ benî âdeme hamelnâhüm fil berri vel bahri ve razaknâhüm ve minettayyibati ve faddalnâhüm alâ kesîrin mimmen haleknâ tafdîlâ” ya’nî “Ve andolsun ki Âdemoğullarını kerem sahibi kıldık. Onları karada ve denizde taşıdık. Ve onları helâl şeylerden rızıklandırdık. Ve onları hálk ettiklerimizin çoğundan üstün kıldık” (İsrâ, 17/70) Âyet-i kerîmesinde beyân buyurmuştur. İnsanların değişimler netîcesinde meydana geldiğine inanan Camille Flammarion(Fransız Gökbilimci) bile; “Arz kâinât içinde bir gezegen ve insan o gezegenin umûmi kuvvetlerinin toplanmış netîcesidir. Tabîat içinde ilâhi kudreti anlayıp idrâk ederek ezelî azâmetin şanına kulluğunu gösteren ilk mahlûk insândır” demiştir.

Benî Âdem türünün hálk edilişi ne sûretle olursa olsun Allah Zü’l-Celâl’in varlığını ve meleklerinin varlığını ve resûllerini ve kitaplarını ve âhiret gününü ve kazâ ve kaderi ve ölümden sonra tekrar dirilmeyi inkâra sebep olamaz. Tabîat kitâbını tetkîk ile meşgûl olup da bunları inkâr edenler, tetkîk ettikleri şeyin sonuçlarını idrâk edemeyen ve sadece bir noktaya konsantre olmaları sebebiyle bilginin tamamını ihâta edemeyen sınırlı düşünce ve noksan isti’dâdlı kimselerdir. “Ya’rifûne ni’metellâhî sümme yünkirûnehâ ve ekseruhumül kâfirûn” ya’nî “Onlar, Allah’ın nimetini biliyorlar, sonra onu inkâr ediyorlar. Ve onların çoğu kâfirdirler” (Nahl, 16/83).

0