Resûllerin İrsâli ve Şeriatlerin Farklı Oluşu

Ondördüncü Kısım: RESÛLLERİN İRSÂLİ (GÖNDERİLMESİ)

Bilinsin ki, resûllerin irsâlinde bir çok yönler vardır. Ve şehâdet âleminde peygamberlerin zuhûr ve vücûtları lâzım ve zarûrîdir.

Bir yönü budur ki: Noksan insânda vücûdunun bağımsızlığı ve gayrı oluş vehmi gâlip olduğundan, kendisinde açığa çıkan sıfatları ve fiilleri nefsine bağlar. Ve vücûdunda bağımsız oluşu gördükçe, vücût husûsunda ortaklık davasına kalkar. Bu ise çok büyük zulümdür. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: “inneşşirke le zûlmun azîm” ya’nî “Muhakkak ki şirk çok büyük bir zulümdür”(Lokmân, 31/13)

Çünkü “zulüm” sözlükte “bir şeyi kendi yerinden başka yere koymaktır.” Bu da vücût husûsunda vehmin sürüklemesiyle ortaklık davâsından doğar. Böyle olunca şirkin kaynağı kendi nefsinden ve çevresindeki eşyânın hakîkatinden ve onların var edicisinden câhillik ve bu câhillik sebebiyle, tabîat karanlığı hükümlerinde boğulmaktır.

Şimdi şehâdet mertebesi, a’yân-ı sâbitenin zâti isti’dâdlar ve kābiliyyetler sebebiyle, vücûdun gayrı oluş elbisesi ile açığa çıkışından ibâret olduğundan, âlemin özü olup, ilâhi sûreti kabûl ve taşımaya taayyünleri müsâit olan insânlara bu hakîkatı öğretmek ve onları tabîat karanlığı sâhasından uzaklaştırmak ve hakîkî aslının tarafına döndürmek için, yine o hakîkî vücûdun nebîler (aleyhimü’s-selâm) elbiseleri ile giyinmesi gerekmiştir.

Diğer bir yön budur ki, ilâhi zâtın işleri sonsuz olup Hak onların bazılarından râzîdır ve bazılarından râzî değildir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: “ve lâ yerdâ li ibâdihil küfr” (Zümmer, 39/7) Ya’nî “Allah Teâlâ kulları için küfürden râzî değildir.” Oysa küfür Mudill ismin gereği olup, diğer isimler gibi açığa çıkma talebindedir. Hak Teâlâ Hazretleri rahmâniyyesinin rahmeti ile ona da vücût bahşeder. Çünkü rahmâniyye rahmeti, genel olduğundan, bu rahmete göre her şey rahmet edilmiştir. Velâkin rahîmiyye rahmeti husûsi olduğundan bu rahmete göre her şey rahmet edilmiş değildir. Belki bazıları rahmet edilmiş ve bazıları lanetlenmiştir. Bundan dolayı Hak rahmâniyye rahmetine göre küfür ve îmâna vücût verdiği halde, rahîmiyye rahmetine göre îmandan râzî ve küfürden râzî değildir. İşte Zü’l-Celâl Hazretleri kendisinin râzî olduğu ve olmadığı fiilleri risâlet mertebesine tenezzül ederek koyduğu şerîatlar ile kullarına ilân etti. İlâhi sûret üzere mahlûk olan insan, kendi nefsini inceleyecek olursa, râzî olduğu ve olmadığı fiillerin açığa çıkmasının ne demek olduğuna bizzat hakîkatini idrak ile vakıf olur. Çünkü insândan bazı fiiller çıkar ki, ondan râzî değildir. Fakat açığa çıkması zâtının gereği olduğundan, açığa çıkışını terk mümkün değildir.

Bir yönü de budur ki, Rabbü’l-erbâb(Rabblerin Rabbı) olan Hak Teâlâ, her biri bir Rabb-ı hâs olan isimlerinin hükümlerinden râzî olunan ve azabta olanların ayrılmasını irâde buyurur. Bu ayrılma ise hükümlerin açığa çıkmasından sonra olur ve hükümlerin açığa çıkması ise imtihândan sonra mümkündür. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: “Ellezî halakal mevte vel hayâte lî yeblüveküm eyyüküm ahsenu amelâ” ya’nî “O ki hanginizin daha güzel amel yapacağını imtihan etmek için ölümü ve hayatı hálk etti” (Mülk, 67/2) Ve aynı şekilde buyurur: “Ve le nebluvennekum hattâ na’lemel mucâhidîne minküm” ya’nî “Andolsun ki aranızdan mücâhitler bilininceye kadar sizi imtihan ederiz” (Muhammed, 47/31). Eğer en âşikâr açığa çıkış mertebesi olan şehâdet mertebesinde resûller irsâl olunup, râzî olunmuş olan sırât-ı müstakîm ile azabta olan sırât-ı mustakîm târif edilmemiş olsa, her ayn-ı sâbitenin zâti isti’dâd ve kābiliyyetinden ibâret olan apaçık delil fiilen açığa çıkarak ve müşahede ile ispatlanamamış olur. Nitekim, Hak Teâlâ buyurur: “İzâ ci’nâ min küllî ümmetin bi şehîdin ve ci’nâ bike alâ hâulâi şehîdâ”(Nisâ, 4/41). Ya’nî:“Her ümmet, peygamberlerini şâhit getirdiğimiz vakit, onların hâli nasıl olur? Yâ Habîbim! seni de onların üzerine şâhit getirdik”. Ve aynı şekilde buyurur: “neb’asu min küllî ümmetin şehîden sümme lâ yu’zenu lillezîne keferû” (Nahl, 16/84). Ya’nî:“Biz o günde her ümmetten bir şâhit getirdikten sonra, kâfirler itizâra izinli olmazlar”.

İşte  “fe lillâhil huccetül bâliğatu” ya’nî “Artık apaçık delil Allah’ındır” (En’âm, 6/149) âyet-i kerîmesi gereğince, müşahede etme ile ispatlanan apaçık delilin meydana konulmasından sonra ikbâl sahipleri ile günahkârlar ve yakın ehli ile uzak ehli ayrılarak, “ferîkun fil cenneti ve ferikun fis saîr” ya’nî “bir kısmı cennette ve bir kısmı ateştedir” (Şûra, 42/7) sırrı meydana gelir. Ve râzî olunmuş olanlar kendi sırât-ı müstakîmlerinin sonu olan cennete ve azabta olanlar da, kendi sırât-ı müstakîmlerinin sonu olan cehenneme ulaşmış olurlar. Da’vet emrinde kendilerine gevşeklik gelmemesi için nebîler (aleyhimü’s-selâm)’e da’vetleri sırasında kader sırrı, ya’nî her ferdin ezelî isti’dâd ve kābiliyyeti açılmış değildir. Bu sebeple onların da’veti genele eşit olarak olur. İşte bu beyânlardan anlaşılır ki, resûl gönderilmesi zarûrîdir. Zamânımızda zekî ve âlim geçinen fen âlimleri ve onların taklitçileri halin hakîkatinden câhil ve bu câhil oluşlarından dahi gâfil olduklarından, resûl gönderilmesini inkâr ederek ve hafife alarak, kendilerini helâk ederler. Eğer akıl ve zekâlarına itimât etmeyip de nebîlere ve onların vârisleri olan ulemâ-yı billâha tâbi’ olarak öğrenmeyi kabûl etseler ve şerîatleri ile nefslerini terbiye etseler, bu câhil oluştan kurtuluş ve ma’rifet yakınlığına nâil ve hálk ediliş gâyelerine ulaşmış ve netîcede insan-ı kâmil olurlardı. Fakat ne çare ki, isti’dâdlarına ezvâk-ı hayvâni zevkler ile uğraşmak uygun geldi. Mesnevî:

Tercüme:

“Vaktinin peygamberlerinden yüz çevirme;

Kendi ilmine ve arzularına az itimâd et!”

 

Onbeşinci Kısım: ŞERİATLARIN FARKLI OLUŞU

Bilinsin ki, ilim mertebesinde mevcût olan isimlerin sûretlerinin görünme yerleri ve onlara âit olan kemâlât, şehâdet mertebesinde, ilâhi hazînelerden bilinen kaderi üzere derece derece iner. Nitekim, Hak Teâlâ buyurur: “Ve in min şey’in illâ indenâ hazâinuhu ve mâ nunezziluhû illâ bikaderin ma’lûm” ya’nî “Hiçbir şey yoktur ki hazînesi bizim yanımızda olmasın. Biz onu bilinen kaderi ile indiririz” (Hicr, 15/21) ve daha önceki bölümlerde beyân olunduğu üzere vücût, henüz bitki ve mâden ve hayvan mertebelerine bürünük iken, bu sûretlerden hiçbiri ilâhi emâneti kabûl edemedi. Çünkü onların isti’dâtları bu yükü yüklenmeye müsâit değildi. Derece derece kemâl bulma netîcesinde insan açığa çıktı. Her ne kadar ilk insânlarda bahsedilen emânetten ibâret olan hayat, ilim, işitme, görme, irâde, kudret, kelâm ve tekvîn sıfatları fiilen açığa çıkmış ise de, isti’dâtlarında incelikleri ve mârifetleri hazmedecek kadar kapasite olmadığından, ilk peygamber olan Âdem (a.s.)’a ancak onların isti’dâtlarına uygun olarak on suhuftan ibâret ilâhi hükümler indi. Çünkü beşeriyyet bebeklik hâlinde idi. Beşeriyetin isti’dâdı yavaş yavaş yükseldikçe her bir devrede kendilerinden isti’dâdlarına göre birer nebî açığa çıktı. Nitekim, Hak Teâlâ buyurur: “Lekad câekum rasûlun min enfüsiküm” ya’nî “Andolsun size içinizden resûl geldi” (Tevbe, 9/128). Ve bu resûller o ümmetlerden her birinin ilâhi ilimde birer öğretmenidir. Şehâdet âlemi bir okula ve her bir devredeki ümmetler de birer sınıfa ve her ümmetin resûlü de bir öğretmene benzer. Nitekim, (s.a.v.) Efendimiz: “Ben öğretmen olarak gönderildim” buyururlar. Örneğin sekiz sınıf üzerine kurulmuş olan bir okulun, sekizinci sınıf öğretmeni, birinci sınıf tâlebelerine, o dersi vermek üzere gönderilse abes olur. Çünkü o öğretmenin dersini, henüz yeni başlamış olan tâlebeler anlayamaz. Bunun gibi, her devredeki insânlara Nebilerin sonuncusu (s.a.v.) Efendimiz’in mübârek şerîatları ile hitâp edilmedi.

Onun rahmet edilmiş ümmeti son sınıf talebesi derecesinde olduğundan, sırların küllî ve cüz’ilerini toplamış olan Kur’ân ile muhâtab oldular. Ve Nebilerin sonuncusundan sonra yeryüzünde geçmiş ümmetlerin isti’dâtlarına uygun olan şerîatlar ile amel menedildi. Çünkü Kur’ân’ın inmesinden sonra yeryüzündeki insânların hepsi ümmet-i Muhammed’dir. Kabûl edenler “ümmet-i icâbet”ten ve reddedenler “ümmet-i da’vet”tendir. Nebilerin sonuncusundan sonra gelen insânların isti’dâdlarının mertebelerine bakılırsa, Kur’ân’a muhâtab olmaya lâyık oldukları ortaya çıkar. Çünkü Îsâ (a.s.)’ın dünyaya gelmesinden (S.a.v.) Efendimiz’in nübüvvetinin başlamasına kadar geçen beş yüz küsur sene içinde, Hıristiyanlık âlemi câhillik içinde batmış idi. Onların ilerlemeleri Efendimiz (s.a.v) in nübüvvetinin başlamasından sonradır. Çünkü hepsi ümmet-i Muhammed’den olup, isti’dâd yönüyle geçmiş ümmetlere üstünlükleri vardır.

Kısacası beşer isti’dâdları derece derece kemâl bulduğundan, peyderpey açığa çıkan nebîler de, onların isti’dâdına uygun ilâhi hükümler ve idrâklerine mutâbık rabbâni hitâplarla geldiler. Bundan dolayı her bir nebîye verilen risâlet ilmi, ümmetlerinin isti’dâdından ne fazla, ne de noksandır. Ya’nî her birinin ümmeti, ilimlerden ve marifetlerden ne kadarına muhtâç ise, risâlet ilmine bağlantılı olarak, onlara verilen şey de o miktârdan fazla ve noksan değildir. Çünkü eğer fazla verilse, tâkat getirilmez teklîf olur ve eğer noksan verilse, hakları verilmemiş olur. Oysa Hak Teâlâ “ellezî a’tâ külle şey’in hálkahu sümme hedâ” ya’nî “Herşeyin hálk edilişini verdi sonra yolunu kolaylaştırdı”(Tâhâ, 20/50) buyurduğu yön ile, her şeyin hakkı ne ise onu verir. İşte nebîlerin şerîatlarının farklı olmasının ve birinin şerîatı geldiğinde, diğerinin şerîatının hükümsüz bırakılmasının hikmeti budur. Ve bu hikmete dayanmaktadır ki, nebîlerin bâzısı bâzısından üstündür. “Ve lekad faddalna ba’dan nebîyyiyne alâ ba’din” ya’nî “Andolsun ki, Biz nebîlerin bâzısını bâzısına üstün kıldık” (İsrâ, 17/55). Ve aynı şekilde ümmetlerin dahi bâzısı bâzılarından üstündür.

 

Onaltıncı Kısım: DÎN

“Dîn” kelime anlamı olarak “teslimiyet”, “karşılık” ve “âdet” ma’nâlarına gelir. Bu ma’nâların üçü de “şerîat”a naklolunabilir.

“Teslimiyetin” ma’nâsı budur ki, kul nebî’nin Hakk tarafından getirdiği şerîata ya teslimiyet gösterir, ya muhâlefet eder. Eğer teslimiyet gösterirse, Hak Teâlâ da ona uygun karşılık ile teslim edici olur; ve eğer muhâlefet eder ve kulun ayn-ı sâbitesinin isti’dâdı bağışlanmayı gerektirirse, Hak da ona bağışlama ve günahlarını örtme ile teslim edici olur. Ve eğer kulun ayn-ı sâbitesinin isti’dâdı azaplanmayı talep ederse, Hak ona kahır ve intikam ile teslim edici olup, ona Kahhâr ve Müntakım isimleriyle tecellî eder. Ve teslimiyette te’sîr edici olan kulun hâlidir. Çünkü teslimiyet kulun fiilidir.

“Karşılığın” ma’nâsı da budur ki, Hakk’ın kula teslimiyeti, onun fiilinin bedelini vermekten ibârettir. Ve bu bedel kulun ayn-ı sâbitesinin isti’dâdına göre verilir. Bedelde üç yol vardır:

Birisi; kulun hoşuna gidecek ve tabîatına uygun gelecek şeydir. Bunun delîli “radiyallâhu anhüm ve radûanh” ya’nî “Allah onlardan râzî olmuştur, onlarda O’ndan râzî” (Mâide, 5/119) âyet-i kerîmesidir.

İkincisi; kulun hoşuna gitmeyecek ve tabîatına uygun gelmeyecek şeydir. Bunun delîli de “ve men yazlim minküm nuzikhu azâben kebîrâ” ya’nî “Ve sizden kim zulmederse ona büyük azap tattırırız” (Furkan, 25/19) âyet-i kerîmesidir.

Üçüncüsü; tabîatına uygun gelen ve gelmeyen kayıtlar ile kayıtlanmış değildir. Bu da muhâlefetin bağışlanmasıdır. Bunun delîli de “ve netecâvezu an seyyiâtihim” ya’nî ”günahlarından vazgeçeriz” (Ahkaf, 46/16) âyet-i kerimesidir. İşte kulun halinin gereğine göre Hakk’ın teslimiyeti karşılık ve bedelini vermesidir.

“Âdet”in ma’nâsı da budur ki, kulun teslimiyet ve muhâlefeti, kulun ayn-ı sâbitesinin hallerinden bir haldir. Ve Hakk’ın teslimiyet ve bedelini vermesi de aynı şekilde kulun ayn-ı sâbitesinin hallerinden bir haldir. Bundan dolayı kulun teslimiyeti ilk hâl ve Hakk’ın bedelini vermesi de ikinci hâldir. İkinci hâl ilk hâli takip ettiği için, ona “ıkab” ve “ukûbet” dahi denir. Bu bakımdan “ukûbet” uygun gelen ve uygun gelmeyen bedelin verilmesini içerir. Velâkin şerîatta âdet olan hüküm, uygun gelen bedelin verilmesine “sevâb” ve uygun gelmeyen bedelin verilmesine “ıkab” ismini vermiştir.

Şimdi kulun ayn-ı sâbitesinin bu bahsedilen ilk ve ikinci hâli kendi üzerine döndüğü için dîn “âdet”tir. Gerçi “âdet” denildiği zaman, akla gelen şey, bir emrin aynı ile kendi hâline dönmesi ma’nâsına ise de, böyle “âdet” hakîkatte olmuş değildir. Çünkü “âdet” tekrârdır. Ve tecellîde ise tekrâr yoktur. Belki tekrâr olunduğu zannedilen şeyler, bir dîğerinin benzeridir. Örneğin kul, emre teslimiyetle sabah namazını kıldı. Hakk’ta onun tabîatına uygun gelen bir bedel ile teslimiyet gösterdi. Ertesi gün yine sabah namazını kıldı; yine bedele nâil oldu. Namaz kulun fiili olup, ayn-ı sâbitesi sebebiyle Hakk’ın kendisine bir tecellîsinden ibârettir ve kulun hâlidir. Ve karşılık olarak verilen bedel dahi Hakk’ın bir tecellîsi olup o da kulun ayn-ı sâbitesi sebebiyle olur. Bu da kulun ikinci hâlidir. Şimdi, namazların ve verilen bedellerin sûretleri tekrârlanmış görünür. Bu i’tibâr ile dîn “âdet”tir. Velâkin bu sûretler bir dîğerinin aynı olmayıp, benzeridir. Bu i’tibârla da “âdet” değildir. Ve aynı şekilde namaz kılmak kulun hâllerinden bir hâl olduğu gibi, onun ayn-ı sâbitesinin hâllerine göre gerçekleşen verilen bedel dahi, o hâli takîp eden ikinci hâldir. Ve ilk hâli takîp eden ikinci hâl ise tabiîdir ki karşılık değildir. Bundan dolayı “dîn” bir yön ile “karşılık ve âdet” ve bir yön ile de “karşılık ve âdet” değildir.

 

Onyedinci Kısım: ÖLÜM

Şehâdet âleminde ölüm denilen hâl, sûretin yok olmasından ibârettir. Bu da üç yön ile olur:

Bir yönü budur ki, benzer yenilenme bahsinde îzâh edildiği üzere, imkân dâhilindeki vücût göz açıp kapama anı içinde yok ve mevcût olur. Bu yok oluş ölümdür. Bu husûsta mâden, bitki, hayvan ve insan ortaklardır. Bu hal mâdenlerde duyusuz ve bitki ve hayvan ve insânda fenni tetkikler ile duyumsaldır. Ve göz açıp kapama anı içinde bütün imkân dâhilindeki vücûtların zâti gereği sebebiyle olan bu yok olma ve ölüm, keşf ehli olan kâmillerin indinde müşâhedelidir.

İkinci yönü budur ki, herhangi bir mevcût belirli sûret bir daha aynen görünmemek üzere bozulur. Ve o mevcûdun ayn-ı sâbitesi ve hakîkatı onun rûhu ve bu sûret o rûhun görünme yeri ve aynası olduğu için, o sûretin bir sebep altında yok olmasıyla berâber, o rûh artık ondan alâkasını kesmiş bulunur. Ve bu yok oluşa “mecbûrî ölüm” derler. Bunda imkân dâhilindeki mevcûtların tümü ortaktır.

Üçüncü yönü “isteğe bağlı ölüm”dür. Bu da insâna mahsûstur. Ve bu ölüm nefsin bütün heveslerinden ve bedensel lezzetler ve nefsâni lezzetlerden ve tabîat icabı olan şeylerden ve şehvetten fânî olmaktır. Beyit:

Tercüme: “Nefsin heveslerinden yüz çevirmek efendiliktendir;

heveslerin terki peygamberî kuvvettir.”

Bu isteğe bağlı ölüm, bir insan-ı kâmil’in eteğine yapışarak onun terbiyesi altında bulunmak ile mümkündür. Tahkîk ehli terimlerinde buna “kırmızı ölüm” derler. Ve “mûtû kable ente mût” ya’nî “ölmeden önce ölünüz” hadîs-i şerîfî bu isteğe bağlı ölüme işârettir. Ve (S.a.v.) Efendimiz, Hz. Sıddîk-ı A’zam hakkında buyururlar: “Kim ki yeryüzünde yürüyen ölüye bakmak isterse, Ebû Bekr’e baksın.” Beyt:

Ebedi hayâtın sırrını şeyhden suâl ettim

Oğul, ölmezden evvel öl deyince intikal ettim.

Şimdi bu üç tür ölüme karşılık, üç tür hayât vardır:

Birisi odur ki; Ölmez diri olan hakîkî vücûdun her bir göz açıp kapama anı içinde nefes-i rahmânîsi ve feyzinin yardımı ile imkân dâhilindeki mevcûtlara hiç kesilmeksizin ulaşır. Bu hayât birinci ölüme karşılık gelir.

İkincisi; melekûte ait ikinci berzahtaki hayâttır. İnsanın bu hayâtı şehâdet âleminden nakledildikten sonra başlar. Bu hayât ta, ikinci tabîî ölüme karşılıktır.

Üçüncüsü; kalbi ebedi hayâttır ki, nefsâni bağlantılardan soyunma vâsıtasıyla ve kalbi sıfatlar ile vasıflanmak sebebiyle oluşur. Bu da isteğe bağlı ölüm karşılığındadır. Bu ölüm ve hayât, sadece insan türüne mahsûstur.

Gülşen-i Râz’ dan:

Tercüme: “İnsân türü için üç türlü ölüm vardır: Birisini, her an zâtın sebebi üzere bil. İkincisi, isteğe bağlı ölümdür. Üçüncüsü, mecbûrî olarak ölmektir. Mâdemki ölüm ve hayât karşılıktır, bundan dolayı onun hayâtı da üç menzilde üç türlüdür.”

 

0