Nefs Gerçekte Nedir ?

Muhterem okuyucularım; İrfan mektebi bölümümüze geçmeden evvel sizlere nefs hakkında kısa bir bilgi sunmaya çalışacağım, böylece bu hususların daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacağını düşünüyorum.

Bilindiği gibi Kur’ân-ı Keriym’de insân varlığının ifâdesi en geniş bir biçimde “nefs” kelimesi ve onun derin anlamı içerisinde belirtilmektedir.

Nefs üzerine çok şeyler söylenmiştir, fakat daha fazla “emmâre”lik hâli ele alınmıştır. Oysa ki; “nefs”in mânâsı ve hakîkati insân varlığı üzerinde gerçekten çok geniş bir sahayı kapsamaktadır. Onun hakîkatini ne kadar iyi bilebilirsek mevzûlarımıza nüfûz etmemiz o derece daha derinden ve kapsamlı olacaktır diye düşünüyorum.

Şerîat ve tarîkat kitaplarında “nefs”in, “emmâre”lik – kötülük ve isyankârlık yönü; hakîkat ve ma’rifet kitaplarında ise, “nefs” in hakîkat yönü anlatılmaktadır. Genelde “nefs”in “emmâre”lik yönü ele alınmakta, “hakîkat” yönünün gerçeği kapalı kalmaktadır. Burada mevzûumuz içerisinde nefsimizi, inşeallah değişik yönleri ile incelemeğe çalışacağız.

Hadîs-i şerif:

 “Evvelü ma hâlâkallahu akli vennefsi”

 “Allah (c.c.) evvelâ benim aklımı ve nefs’imi halketti”                                                 

Efendimiz (s.a.v.) belirtilen bütün mertebelerin öncesi ve öncüsü olduğu gibi “nefs”mertebesinin de öncüsü olduğunu bu hadîs-i şerîflerinde belirtmişlerdir. Sâdece bu hadîs-i şerîf dahi “nefs”in ne derece mühim bir hakîkat olduğunu anlatmaya yeterlidir diye düşünüyorum. Âyetlerin ve ha-dîslerin incelenmesi neticesinde “nefs”in “hakîkat“i i’tibâriyle çok mûteber bir varlık olduğu ortaya çıkmaktadır.

Ârifler bireysel olarak Hakk yolunun seyr ü seferinde “nefs”i “yedi” mertebeye ayırmışlardır.

YEDİ NEFİS MERTEBESİ

  1. Nefs-i emmâre,
  2. Nefs-i levvâme,
  3. Nefs-i mülhime,
  4. Nefs-i mutmeinne,
  5. Nefs-i Râdıye,
  6. Nefs-i mârdiyye.
  7. Nefs-i sâfiye, diye isimlendirmişlerdir.

 Bu mertebelerden sonra Hakk’a mi’râc etmek için beş hazret mertebesi daha vardır, ancak yeri olmadığı için burada izâhına geçmiyoruz. Bu hususlar kısaca şöyle belirtilmiştir.

Hakk’a varmak ister isen.
 Gönül yolun tutman gerek.
Üzerinden varlık yükün.
 Hemen çözüp atman gerek.
 
 Bir de kâmil yere varıp.
 Evvel elin tutman gerek.
 Yedi deniz beş deryâyı.
 Kanat açıp geçmen gerek.

diye belirtilen, yedi deniz “nefs” mertebeleri, beş deryâ ise, “Haza-rât-ı Hamse” dir.

Kur’ân-ı Keriym’de:

(Yûsuf, 12/53)

nefs1

vemâ überriu nefsi innennefse leemmâretün bissui”

“Ben nefsimi temize çıkarmam, nefs dâima kötülüğü emredicidir,”

hükmüyle bakıp sâdece bu haliyle özleştirerek ona en büyük zulmü yaparak bu yoldan kendi nefsimize de zulüm etmiş olmaktayız.

Evet nefislerimizin bu özelliği vardır, fakat bu özellik onun küçük bir sahasını işgâl eder eğer eğitilmez ise varlığımızın her tarafına yayılır. Güzel bir eğitim ile ise “emmârelik”ten kurtularak mi’râc’a doğru kanat açılır.

Diğer kitaplarımızda da bahsedilen “nefes-i Rahmânî” genel olarak bütün âlemlere yayılınca oralarda meydana gelen her bir birey varlığın aldığı isim “nefs” oldu. İşte bu yoldan “nefs’ini bilen kişi Rabb’ını bilmiş,” olabilmektedir. Hadîs-i Şerifte belirtilen;

“men arafe nefsehu fekad arafe Rabbehu.”

“Kim ki nefsine ârif oldu ancak o Rabb’ine ârif oldu.”

Burada ârif olunan-bilinen, nefsin sâdece “emmâre”lik yönü değil, bütün mertebeleriyle birlikte hakîkati i’tibâriyle bilinen “nefs”tir.  Kur’ân-ı Keriym, Bakara Sûresi, (2/54) âyetinde;

   nefs2

 “inneküm zalemtüm enfüseküm”

“ Muhakkak sizler nefislerinize zûlm ettiniz”

Ya’ni, nefsinizi gerçek mânâda tanıyıp ona göre muâmele edemediğiniz için nefsinize zûlm etmiş oldunuz. Daha çok geniş mânâları olan bu âyet-i kerîme oldukça açık görünmekte ve pek çok gerçeği ifâde etmektedir.  Kur’ân-ı Keriym, Bakara Sûresi, (2/54) âyetinde;

nefs3

“faktülû enfüseküm”

“nefislerinizi öldürünüz,”

ifâdesinde belirtilen ölüm (genel olarak) “nefs-i emmare” yönlü aldığınız “tatlanma duygularınızı öldürün” demektir. Çünkü o tür duygular gaflete, gaflet de mutlak uzaklığa götürür. Kur’ân-ı Keriym, Tâhâ Sûresi, (20/41) âyetinde;

nefs4

 “vestena’tüke linefsiy”

“ve seni kendi nefsim için seçtim”

ifâdesinde Cenâb-ı Hakk, Mûsâ (a.s.) hakkında buyurduğu bu ilâhi kelâmında, nefsinin zuhur mahalli olan “mertebe-i Mûseviyyet”ten haber vermektedir. Kur’ân-ı Keriym, Tevbe Sûresi, (9/128) âyetinde;

nefs5

 “lekad câeküm rasûlün min enfüsiküm aziyzün”

Andolsun ki, size içinizden, nefsinizden azîz bir rasûl geldi,”

ifâdesinde, genel anlamda, içinizden ya’ni sizin benzeriniz bir “rasûl” geldi, özel anlamda ise, kendi içinizden, yani “nefsinizden” bir azîz “rasûl” geldi. Dikkât edersek bize gelen “azîz rasûl” yani “ilhâm-ı ilâhî”ye nefsimiz “mahâl”-zuhur yeri olmakta ve ne şerefli bir görev yapmaktadır. Uzun izâhları olan bu mübârek kelâmı da bu kadarla yetinerek yolumuza devâm edelim. Kur’ân-ı Keriym, Âli İmrân Sûresi, (3/185) âyetinde;

nefs6

”küllü nefsin zaikatül mevti”

“Her nefis ölümü tadacaktır,”

ifâdesinde, ölümün yok olunacak bir şey olmadığı, ancak “nefs” tarafından tadılacak birşey olduğu açık olarak bildirilmektedir.

O halde emmâre mertebesinde kalan bir nefs ile diğer mertebelerde olan nefislerin ölümü tatmaları değişik, değişik olacaktır.Gerçek ifâde, ölümün “beden” tarafından değil “nefis” tarafından tadılacağıdır. Böylece nefsimizin üzerimizde ne kadar büyük te’siri ve yeri olduğu da görülmektedir. Kur’ân-ı Keriym, Fecr Sûresi, (89/27-28) âyetinde;

nefs7

  “ya eyyetühennefsül mutmeinnetü” (27)

 “irci’ıy ilâ Rabbiki râdiyeten merdiyyeten” (28)

“Ey mutmeinne nefse ulaşan, râdıyye ve merdıyye olarak Rabb’ına dön”

ifâdesinde, bireysel nefsi emmâresiyle yaşıyorken, yapmış olduğu riyâ-zat ve mücahedelerle “levvâme” nefse, oradan “mülhime” nefse, oradan “mutmeinne” nefse, urûc eder(yükselir.) Bu halde kişi kendinde var olan hakîkatin, “Hakk”ın hakîkati olduğunu “mutmain” bir kalb ile idrâk ettiğinde kendisinde bu hitâp meydana gelir.

Diğer mertebelerde hitâp insanlara umûmi iken burada “husûsi” teke tektir.Hakk’ın esmâ-i ilâhiyyesinin üzerindeki te’sirâtını idrâk eden mutma-inne nefs, Rabb’ı da o mahalde kendi isimlerinin zuhurunu görünce “merzi” yani kulundan râzı olmuş olur. Bu halde nefs’ in hakîkatiyle meydana geldiği anlatılmaktadır.

Kur’ân-ı Keriym’de nefs hakkında pek çok âyet vardır, misal olarak bu kadarla yetinenelim ve yolumuza devâm edelim.

Efendimiz (s.a.v.) zaman zaman sözlerinin başında şu ifâdeyi kullan-mıştır.

“nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin olsun ki;”

Cenâb-ı Hakk’ın altı sıfat-ı zâtiyyesindenbiri de “kâimi bi nefsihi” yani “nefsiyle kâim”olmasıdır.

Yukarıdan beri özet olarak belirtilenlerden de açık olarak anlaşıldığına göre, her insanın bir nefsi vardır. Peygamberimizin de bir nefsi vardır. Allahu Teâlâ Hazretlerinin dahi bir nefsi vardır. Bir de her varlıkta mevcûd “nefs-i küllî”nin var olduğudur. Böylece “nefs” sözcüğünün ne kadar mühim bir ifâde ve yaşam kaynağı olduğu anlaşılmaktadır.

 Ârifler nefsi şöyle ta’rif ettiler:

– Nefs ise ancak o şey’in zâtıdır.

– Nefs mertebesi, cisim mertebesinden daha yücedir.

– Bir nefs ki, bizzat âlemin ilmi ile doludur.

– Bütün mevcûdatın baskısına sahip bulunan ilâhi nûr için “Nefs-i küllî” tâ-biri kullanılır.

– Akl-ı kül ile nefs-i küllün birleşmesinden bu âlemler meydana geldi.

– Akl-ı küllün sembolü Âdem, nefs-i küllün sembolü Havva’dır.

-Allahu Teâlâ, Rasûlüllâh Efendimizi kendi zâtından halk etti, nefsini de ken-di nefsinden halk etti.

– Âdem (a.s.)ın nefsini, Rasûlüllâh (s.a.v.) Efendimizin nefsinden bir sûret olarak halk etti.

– Âdem’in zâtı ise Rubûbiyyet zâtından meydana getirilmiştir.

– Allah’ın zâtı kendi nefsinden ibarettir. Öyle ki: Yüce Allah onunla vardır. Zîrâ o nefsi ile kâimdir. (kâimi bi nefsihi)

Bu îzâhlardan sonra, insana yani kendimize dönerek bizlerdeki nefsin nasıl bir şey olduğunu anlamaya çalışalım.

İnsanın yapısında dört ana hakîkat vardır, bunlar:

 1. Akıl

 2. Rûh

 3. (Nefs) Nûr

 4. Beden’ dir.

 

Rûh” ile “Beden”in birleşmesinden, yarı latîf, yarı kesîf bir varlık ortaya çıkar ki; adı “nefs”tir. İnsandaki karşılığı “Esmâ-Nûr-Rubûbiyyet” mertebesidir. İki ayrı özellikten meydana geldiğinden,iki yüzü vardır. Bir yüzü toprağa,tabîata, bir yüzü de semâya, aslı olan rûh’a bakar. Her iki âlemin de özellikleri kendisinde mevcûttur. Eğer güzel bir eğitim görürse toprağa bağlı tabîatından kurtulur, tümüyle rûhâniyyetine ulaşır, gök ehli, gönül ehli, olur. Eğer eğitim, yani nefs terbiyesi görmez ise toprağa bağlı olan tabîat zindanında hapis olur, sonu cehennemdir.

Âriflerden biri bu hususta şöyle dedi:

“İnsan iki halden ayrı değil, ya tenini, can eyledi gitti, ya canını, ten eyledi gitti.

 Mevlânâ (r.a.) efendimiz bu husûsta:

“Biz ne suç işlemişiz ki; bu dünyâ zindanına atılmışız? Bizim buraya konuluşumuzun sebebi birkaç mahbûsu bu dünyâ zindanından kurtarmak içindir,” diye buyurmuştur.

Bu dünyâda insanın iki kabri (zindanı) vardır, biri kendi toprak bedeni, diğeri ise toprak bedeni de içine alan toprak (çukur) kabridir. Burada bize o kabirlerden kurtulmak için Yûnus (a.s.) duâsı lâzım olmaktadır.

Nefsi; duyguların ve hislerin kaynağı tam bir yaşam olarak da tanımlayabiliriz.

Toprağa bakan yönünden gelen duygular ve hislerin en şiddetlisi, tabîatının ve dünyâyı arzûlayan yönünün ismi “nefs-i emmâre”dir, hilesi çoktur, dâima dünyâyı ve kendini kayırmayı arzûlar.

Burada kullanılan akıl da, “akl-ı isnâ aşer” yani “on ikinci akıl”dır, “akl-ı maaş” “maişet-iaşe aklı” da denir. Bu nefsin en kısa sürede terk edilmesi gerekir, insana çok zaman ve çok şey kaybettirir.

Daha sonra “levvâme” nefsin de terkedilmesi gerekir.

Daha sonra da, “nefs-i mülhime”nin evham tarafının da terkedilmesi sâdece ilham tarafının faaliyete geçirilmesi gerekir.

İşte başlangıçta insan için bu üç nefs mertebesini bilmesi ve onlarla mücâdele etmesi çok lüzûmludur. Bunları aşabilen kimse “esfel-i sâfi-lin”den kurtulup, yücelere doğru, “alâyı illîyyin”eyükselmeye başlar ve aslî makâmına ulaşır.

Hacılar Kâ’be’de “tavaf,” Sâfa ve Merve arasında “sa’yı” ederken, ilk üç tavaf ve sa’yı hızlı, hızlı adımlarla, diğerlerini daha ağır, ağır yaparlar. Bunun hikmeti, en kısa sürede üç nefs mertebesinden kaçıp kurtulmak diğerlerinin de hakkını vererek, oluşumlarını meydana çıkarmak içindir.

Yeri gelmişken size dikkat çekici bir şey söyliyeyim, her insanda mevcûd olan bu üç nefs mertebesi, “Allahu â’lem” (Allah daha iyisini bilir), Meryem oğlu İsâ Mesih’te, istisnâ olarak yoktu, çünkü ona bu nefslerin tabîatını aşılayacak (nefhâ) fizik babası yoktu. Baba rolünü “Rûh’ul-Kudüs” (Cebrâil) üstlendiğinden ondaki nefs “mutmeinne”den başlıyordu, diyebiliriz. Onun için onda kendisini dünyâya çekecek bir duygular sistemi yoktu, o yüzden de sâdece rûhânî bir hayat yaşayarak sıfat mertebesinde kaldı. Bu yüzden sıfâtî tecellilerin ağır basması ile kendisinde zâhiri mu’cizeler ortaya çıkmaya başladı. Bu hâl her ne kadar o mertebe de bir kemâl ise de, “mertebe-i Muhammediyye”de değildir. Çünkü aşağıdaki alt mertebelerin yokluğu, yukarıdan da o kadarının azlığı demektir Seyr sahası, “âlem-i misâl” ile “sıfat” mertebesi arasında olmuştur. Oysa ki; “Mertebe-i Muhamme-diyye”nin seyr sahası ise “hazret-i şehâdet”ten başlayan, “insân-ı kâmil” mertebesinde biten beş hazret, “hazarât-ı hamse” mertebeleri kap- samındadır.

Bu mevzûyu da bu kadarla bırakıp yolumuza devâm edelim.

Şimdi “nefs” hakkında bir başka mühim meseleye daha gelelim.  Cenâb-ı Hakk, Kur’ân-ı Keriym’inde insanı:

1 – Nefs

 2 – İnsan

 3 – Âdem

 4 – Beşer

 5 – Halîfe

isimleriyle, beş ayrı vasıfta tanıtmış, bizler kendimizi ifâde ederken “insan” vasfını kullanır olmuşuz. Halbuki Cenâb-ı Hakk bizlerden bahsederken, Kur’ân-ı Keriymin de “nefs” ifâdesini en çok kullanmıştır. Bizler dahi ceplerimizde taşıdığımız “nüfus” yani “nefsler” kâğıdı ile kendimizi ispatlamaktayız. Neden acaba nüfus cüzdanlarımıza “insan cüzdanları” denmemiş de “nüfus cüzdanları” denmiştir.

Yaklaşık olarak baktığımızda; Kur’ân-ı Keriym de insana,

– 283 yerde nefs,

57 yerde insan,sizli, sizler çoğul olarak.

37 yerde insan, tekil olarak.

24 yerde Âdem,

14 yerde beşer,

6 yerde halîfe, olarak hitâb edilmiştir.

Bu hesaplamalar 1985 senelerinde bir hayli zorluklar içerisinde Kur’ân-ı Keriym’in bütün sayfaları bir bir taranıp uzun mesâiler yapılıp araştırılarak elde ettiğimiz değerler idi. Vâh’y ve Cebrâil (a.s.) isimli kitabımızın 127/128 inci sayfalarında da belirttiğimiz bu tablo ve değerlendirmelerde, daha sonra yaptığımız bilgisayar çalışmalarında bazı eksiklikleri görüldüğünden, bu husûsta yeniden bir çalışmaya başladık.

Değişik yöntemlerle ve değişik yönlerden yaptığımız uzun çalışmalar neticesinde eski araştırmalarımızın üzerine ilâveten bu hususta çok daha geniş kapsamlı bilgilere ulaştık. Gerçekten hayret verici bu bilgi ve dökümanları aşağıda hep birlikte görmeğe ve incelemeğe çalışalım. Aslında iki tablonun da neticeleri birbirine yakın görünmektedir.

Yeni tablomuzun oluşması şöyledir.

– 9 yerde Halîfe ismi, lâkabıdır. (Halîfetullâh)

39 yerde Beşer ismi, tebşir edilen, zâtî tecelli ile müjdelenendir.

– 25 yerde Âdem ismi, Hakîkat-i Muhammedi’nin ilk zâtî zuhur mahâllidir.

3 yerde 4- İns olarak geçmektedir.

– 58+1 yerde İnsân ismi, aslî ismidir. (Tekil olarak geçmektedir.)

249 yerde İnsan ismi, aslî ismidir. (Çoğul olarak geçmektedir.)

– 294 yerde Nefs ismi ise, yaşam sahasının faaliyet ismidir, hisler ve duy-guların kaynağıdır diyebiliriz. Buisimlerle beş ayrı vasıfta tanıtmıştır.

Bu sayısal değerlerin, gelecek kitaplarımızda yaptığımız hesaplamalarla ne kadar çok on üç‘e bağlı olduğu çok açık olarak görülecektir. Burada tek-rârına lüzûm görmedik. Zâten ilk bakışta bile on üçlerin ne kadar âşikâre oldukları görülmektedir. Diğerleri için ise biraz araştırma ve inceleme yapmak gerekecektir.

Bu tabloların açıklamaları “Altı Peygamber” isimli kitabımızın, “Birinci bölüm, Âdemiyyet mertebesi”nde ve “(13) ve “Hakîkat-i İlâhiyye” kitaplarımızda gelecektir.

Özetle “nefs nedir?” sorusu hakkında bu kısa ve özet bilgileri verdikten sonra biz yine bu vâdide yolumuza devâm etmeye çalışalım.

Terzi Baba – Necdet Ardıç

0