Nefs-i Safiye (Kâmile)

Nefs-i Safiye (Kâmile)

Vehbi olan ledünnî ilme mahzar vâris-i enbiyâ sıfatıdır.

Ehlullah buyurmuşlardır ki:

Nefs-i safiye sahibi vehbi olan ilm-i ledünne mazhar olmuş varis-i enbiyadır. Bu makamda kalpte on lahuti güneşin doğmasıyla bu yüksek tecellinin nurlu eserleri insanin bütün azalarında zahir olur.O zaman bu makam sahipleri kulluk vazifelerini derin ve deruni bir zevk ve neş’ e içinde seve seve ifa ederler. Alim-i billah olan bu veliler,halkı ivazsız garazsız ve dinar ve dirhemsiz, bir menfaat mukabilinde olmayarak livechillah Hak yoluna, şeriat-i mutahharanın, sünnet-i seniyyenin emirlerine davet eder.

Cenab-ı Hak söyle buyurmuştur:

“Derken, kullarımızdan bir kul buldular ki, ona katımızdan bir rahmet vermiş, yine ona tarafımızdan ilmi ledünni öğretmiştik. ” 466

Cenab-i Hak söyle buyurmuştur:

“Kudretine nihayet olmayan Allah/in sadakat meclisinde, huzur-u kibriyasındadırlar. ,,467

Nefs-i safiye, bütün faziletlere kavuştuğu için ismi kamile olmuştur. Seyri, billah (Allah ile)dir. Alemi, kesrette vahdet ve vahdette kesret alemidir. Yeri, hafiye nisbetle, ruhun bedene nisbeti durumunda olan ahfa, hali ise bekadır. Varidi buraya kadar anlatılan tüm nefislerin varidleridir. Sıfatları, bildirilen bütün güzel huylardır.Bu makamdaki arifi billahin meşgul olduğu vird “Kahhar” ismidir.Bu makam bütün makamların en büyüğü ve en yükseğidir. Zira bunda batin saltanatı kemale erip, mücahede tamam olmuştur. Riyazete ihtiyaç kalmayıp vasat halde kalmıştır. Bütün muradlarını almıştır.Ancak alemlerin Rabbi olan Allah celle celaluhu’nun rızasını almak kalmıştır.

Bu kamil velinin amelleri sevap ve ibadettir. Temiz nefesleri kudret ve inayettir. Tatlı sözleri ilim ve hikmettir, pür lezzet ve halavettir. Yüzünü görmek huzur ve saadettir. Bu arifi görenlerin kalbine Allahu Teala’yı zikir ve fikir gelir. Huşu ve hudu ile ona yönelir. Nasıl yönelmesin ki o, Allah’ın aziz kulunun yüzünü görmektedir. Dördüncü makamda iken veliyullah idi. Bu makam avam evliyasının makamıdır. Beşinci makam seçkin evliyanın makamıdır. Altıncısı seçilmişlerin makamıdır. Vermek isteyince hiç kimsenin mani olamadığı,vermemeyi murad edince hiç kimsenin engel olamadığı Allahu Teala her ayıptan münezzehtir.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem söyle buyurmuşlardır ki: “İhsan, Allah’ı görüyormuşsun gibi ibadet etmendir.Sen onu görmüyorsan da o seni her an ve daim görüp, gözetmektedir.” 468

Hidayet-i hakikiye mazhar olan mümin her an bu duygu ve şuur içinde bulunmak ve bütün hayatini bu inanca göre tanzim etmekle beraber kendisinde yakin hali zuhur edip bu vesileyle vuslat-ı ilahiyeye nail ve mazhar olur.

Bu “Kahhar” ismi kutba mahsus olan isimlerden olup kutb onunla saliklere imdat edip nurlar, hidayetler ve müjdeler gönderir.Hatta saliklerin içinde zuhur eden cezbe, sürur ve huzur gibi gönül ve ruh hallerine yardim, zamanın kutbundan (irşad kutbundan) olup onların zikir ve teveccühlerine karşılıktır.

Bu makamın sahibi bir an ibadetsiz olmaz. Bedenin her uzvuyla,eliyle, ayağıyla, diliyle yahut yalnız kalbi ile ibadettedir. Gafil olmaz.Bu kamilin istiğfarı çoktur. Tevazuu yerindedir. Rızası ve süruru halkın Hakk’a ikbal ve teveccühlerindedir. Kızması ve üzülmesi onların Hakk’ tan gaflet ve yüz çevirmelerindendir. Hakk’ı isteyenlere rağbet ve muhabbeti öz evladına olan muhabbet ve rağbetten daha çokdur. Bu kamil veli emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker edip yumuşak ve alçak gönüllükle söyler. Muhabbet ehlini sevip sevilmeyeceklere sevgisizlik gösterir. Bununla beraber kalbinde kimseye kötülük beslemez. Allah için olan işleri yapar. Ayıplayanların ayıplamasından kaçınmaz. Bu makamdaki bir kulun kahrı lutfuyla, gazabı hilmiyle ve celali cemaliyle karıştığından gazap halinde razı olup, riza halinde gazap eder. Lakin her şeyi yerine koyup her halinde adalet üzere gider. Himmetle bir şeyin olmasına teveccüh ederse biiznillah onu muradına uygun hasıl olmuş bulur. Bu kamilin muradı Hakk’ın muradına, uygun, rıza ve kızması da onun rıza ve kızmasına mutabıktır. Ruhu onunla olup hep huzur’ dadır. Çünkü o “künmeallah vela tübali” sırrına mazhar olmuştur.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem söyle buyurmuştur: “Muhakkak Allah her yüzyıl başında bu dini ihya edecek kudsiyyü’l-sifat bir racul-i salih, bir insan-i kamil gönderir.” 469

Hiçbir peygamberin ümmeti varis-i enbiya rütbesine nail olmamıştır.Yani her peygamberin ümmetine emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker vazifesi verilmemiştir. Ancak bu vazife ümmet-i Muhammed’e tevdi olunmuştur.Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz buyurmuşlardır ki: “Her asırda benim ümmetimden sabikûn vardır ki bunlara büdela ve siddikûn denir. Haklarındaki inayet ve merhamet-i ilahiyye o kadar mebzuldur ki sizler de o sayede yer ve içersiniz. Ve yeryüzü halkı için tasavvur olunan bela ve musibetler onlarla def ve ref olunur.

“Sabikûn, tekaddüm edenler; mukarrebûn demektir. Asr-i saadetten beri her zaman sabikûn zümresi arz üzerinde mevcuttur. Asr-ı saadet’te sabikun şerefine birinci olarak erkeklerden Hz. Ebu Bekir-i Sıddik radiyallahu anh, kadınlardan Hz. Hatice radiyallahu anha,gençlerden Hz. Ali radiyallahu anh, köleler içinde Zeyd bin Harise radiyallahu anh nail olmuşlardır.471

Sultanü’l-Arifin Bayezid-i Bistami hazretleri buyurmuşlardır ki: “Benim zamanımda İslam içinde kümmelin-i evliyadan yetmiş bin kadar veli var idi. Onların madununda çok veliler vardı. Lakin o asrın kutbu henüz keşfe erişmemiş ümmi bir haddad idi ki gece gündüz evlad-ü iyalinin nafakası için dükkanında demircilik sanatı ile meşgul idi. Ben ise hayrette kalmış idim. Sırr-ı kutbiyyet nedir ki bu kadar velilerden birisine verilmeyip te bir ümmi ve henüz dide-i basireti küşat olmamış bir haddada verildi, diye taaccüp ettim. Bir gün o haddadın dükkanına vardım. Selam verdikten sonra haddad yanıma gelip elimi öptü ve benden dua istedi. Ben ona dedim ki: “Ben senin ayaklarını öpeyim. Sen bana dua et.” Cevabında o zat buyurdu ki: “Fakat sana dua etmekle benim derd-i derunum teskin olmaz.” Ve tekrar o zata dedim ki: “Acaba derdiniz ne ola? Bizlere haber verseniz belki çaresine bakarız.” O zat buyurdular ki: “Acaba ruz-i mahşerde bu kadar kulların hali nice olur?” deyu ağlamaya başladı.Derd-i derunu bana dahi tesir edip beraber ağladık. O vakit sırrıma nida olundu ki kutublar “nefsi nefsi” diyenlerden değildir “ümmeti ümmeti” diyenlerdendir. Hemen kalbimdeki hayret ref olunup bildim ki bu zatların istidadı başkadır. Bunlar kalb-i Muhammedi üzere vaki olup mazhar-ı hakikat-i Muhammediyye olmuşlar. Lakin o halde henüz keşif hali zuhur etmeğinden kutub olduğunu bilmiyordu.Kendisinden sordum ki: “Halkın muazzeb olmasından size ne?” buyurdular ki: “Ey birader, benim hamur-i fitratım ab-i şefkat ve merhametle bir derece yoğrulmuş ki eğer bütün insanların günahını bana yüklenip onları affeyleseler memnun olurum.” Ondan sonra kendisiyle bir haylice sohbet eyledim. Namazda okumak için benden bilmediği bazı sureler öğrendi. Lakin benim batinim feyz-i Rabbani ile öyle doldu ki kırk senede tahsil edemediğim dereceleri o mecliste tahsil eyledim. O vakit bildim ki sırr-i kutbiyyet başka bir manadır.Ne ilim ile ne de kesret-i amel ile husule gelir şey değildir.”

466 Kehf Suresi, Ayet 65

467 Kamer Suresi, Ayet 55

468 Tecrd-i Sarih Terc. –

469 Sünen-I Ebu Davud,

471 Münavi, Künuzü’l Hakaik

Kaynak: Marifet-i İlahiyye Tarikat-ı Aliyye sayfa(324-325-326-327-330)

1