NEFS-İ RÂDİYE

Nefs-i Râdiye: Râzı olan nefs, kayıtsız şartsız her şeyden râzı olan nefs anlamındadır.

Zikri: “Yâ HAY”dır.

İdrâki: Bu mertebenin şuuru ile ileriye doğru gitmeye gayret etmesidir.

Kur’ân-ı Keriym; Fecr Sûresi; (89/27-28) âyetinde bu mevzûa işâret vardır.

asdasd

“Yâ eyyetühen nefsül mutmeinnetü. (27)

“İrciî ilâ rabbiki râdiyeten…..” (28)

“Ey nefs-i mutmeinneye eren kişi. Râzı olarak, Rabb’ine dön.”

 

Hâli:Bu hâlin hâli ile hâllenmeye çalışmaktır.

Kur’ân-ı Keriym; Bakara Sûresi; (2/153) âyetinde bu hâle işâret vardır.

radiye2

 “Yâ eyyühellezîne âmenüsteinü bis sabri ves selâti, innallâhe meas sâbirîn.”

“Ey îmân edenler sabır ve namazla yardım dileyin. ALLAH’u Teâlâ muhakkak ki sabredenlerle berâberdir.”

Yaşantısı: Nefs-i râdiyenin iki yüzü vardır. Biri mutmeinneye, diğeri merdıyyeye bakar. Başına gelen her hâle rızâ göstermeye çalışır. Büyük cehd içinde olur. Tevekkül hâli çok gelişmiştir. Hakk’ın rızâsını kazanamamaktan kokar.

Nefs-i Râdiyenin belirgin ahlâk ve sıfatları şunlardır: Ahlâkı hoş görüdür. Tevekkül, sabır, teslim, rızâ hâlidir. Tezekkür, tefekkür, korku, fiilidir. Kerâmet sevgisi, melekût keşfi zevkidir.

Rengi:Sarıdır.

Bu makâmın anahtarı ve yükselticisi HAY ismidir. Mürşîdinin himmeti ir-şâdıdır.

Tarîkat mertebesinin devâmıdır.

 Bu husûsta kısa bilgi sunmaya çalışalım.

Daha evvelki çalışmaları ile sâlik, “Mutmein olarak Rabb’ına dön” hitâbına mazhar olma mertebesine ulaşmış idi. Buna karşılık sâlik de vechini tam ma’nâsı ile Rabb’ına döndürüp “lebbeyk”-Buyur yâ Rabb’i, emret; demişti. Bu def’a Rabb’ı onu, “ey mutmeinne nefs, RÂZI olarak Rabb’ına dön” hitâbına mazhar eder. Bu hitâbı duyan Hakk yolcusunun işi zorlaşır. Çünkü bu mertebe, Rabb’ının rızâsını kazanma mertebesidir veburada ba’zı imtihanların olması da pek tabiidir.

Cenab-ı Hakk burada HAY ismi ile yeni bir hayat verdiği kuluna böylece, yeni güçler de vermiş olur. Bu güçlerin yardımıyla sâlik, önüne çıkan engelleri daha kolay geçebilir. Bu mertebede KABZ (darlık) ve BAST (genişlik) hâli daha belirginleşir. Geçilmesi oldukça zor olan bu mertebede ALLAH (c.c.) kullarına yardımcı olsun.

Burada her türlü bedeni, mâli, ve âile fertlerine gelen sıkıntılarla imtihan olan sâlik, ayrıca çevreden gelen, insanların ezâlarına da katlanmak zorunda kalır. Bütün bunları Rabb’ından gelen ve onun rızâsını kazanmak için sabretmesi gereken haller olarak, isyân etmeden kabûllenmesi, kendisini bu zor durumdan kurtaracaktır.

Kur’ân-ı Keriym; Bakara Sûresi; (2/156) âyeti de bu özelliğe dikkât çekmektedir:

radiye3

 “Ellezîne izâ esâbethüm musîbetün, kâlû innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn”

“O kimseler ki; kendilerine bir musîbet isâbet ettiği zaman “biz ALLAH’ınız, O’na döndürüleceğiz” derler.”

Daha yukarıda belirtilen âyet-i kerîme de mevzûumuza çok yakından ışık tutmakla berâber, daha bir çok husûslara dikkat çekmektedir.

“Ey îmân edenler sabır ve namazla yardım dileyin, ALLAH (c.c.) muhakkak ki sabredenlerle berâberdir.”

Kişinin herhangi bir işinde muvaffak olabilmesi için iki mühim sebebin sabır ve namaz olduğu yukarıda ki âyet-i kerîmede açık olarak belirtilmiştir. Bu gayretlerle yoluna devâm edenlerin yanında ALLAH’ın (c.c.) olduğu da açık olarak ifâde edilmektedir.

Gerçekten ciddi bir anlayışla meseleye bakıldığında, başımıza gelebilecek hâdiseler karşısında ne kadar güçlü yardımcılarımız olduğu kolayca anlaşılacaktır. ALLAH’ın (c.c.) gerçekten yanında olduğunu içten inanarak bilen ve o gayret ile yoluna devâm eden kişinin başarısız olması âdeta mümkün değildir.  Bunlar ve benzeri diğer bir çok âyet-i kerîmelerde belirtilen hükümleri yerine getirmeye çalışan sâlikler oldukça zorlanırlar. Böylece birimsel benliklerinden soyutlanmaya çalışırlar. Başlarına gelen şeylerden şikâyet etmemeye gayret ederler. Diğer insanlara mümkün olan en ince hoşgörü ile muâmele etmeye ve herkesi kendilerinden üstün görmeye çalışırlar. Bu anlayış idrâki içinde olan sâlike Rabb’i “Ey huzur bulmuş mutmeinne nefs, râzı olmuş olarak bana dön,”emrini verince; o da “emret yâ Rabb’i, dilediğin şekilde muâmele et. Kahrında hoş lütfunda hoş” der ve bu arada; “Hoştur bana senden gelen, ya hil’ati yahûd kefen; ya gonca gül, yahûd diken” sözlerini terennüm etmeye başlar.

Böylece epey zaman hayâtını Rabb’ından gelen her türlü hâle râzı olarak sürdüren sâlike“beşşiris sâbirîn” ya’ni “sabredenlere müjdele” (2/155) âyeti ile cevâp verilir, ve sâlik bu mertebeden de ALLAH’ın yardımı ile epey uğraşmalardan sonra, “İrciî ilâ rabbiki râdıyeten” ya’ni “Râzı olarak Rabb’ına dön” (89/28) emriyle geçirtilir.

Yine bu mertebeye bir misâl olmak üzere İbrâhîm (a.s.)ın Kur’ân-ı Keriym’de geçen koç hikâyesini meâlen vermeğe çalışalım. İnşeallah faydalı olur. Kur’ân-ı Keriym; Sâffât Sûresi; (37/100-111) âyetlerinde şöyle bildirilmektedir:

(100) İbrâhîm a.s. “Rabb’im bana sâlihlerden olacak bir çocuk ver,” dedi.

(101) Biz de ona hilim sâhibi bir oğul müjdeledik.

(102) O kendisinin yanı sıra yürümeye başlayınca dedi ki: “Ey oğulcuğum, doğrusu Ben, rü’yâda iken seni boğazladığımı görüyorum. Bir bak ne dersin?” O da dedi ki: “Babacığım, sana emrolunanı yap. İnşeallah beni sabredenlerden bulursun.”

(103) Böylece ikisi de teslîm olunca, babası; oğlunu alnı üzere yatırdı.

(104) Biz ona şöyle seslendik: Ey İbrâhîm.

(105) Sen rü’yâyı gerçekleştirdin. Muhakkak ki biz ihsân edenleri böylece mükâfatlandırırız.

(106) Muhakkak ki bu, apaçık bir imtihandı.

(107) Ve ona fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik.

(108) Ve sonra gelenler arasında ona (iyi bir nâm) bıraktık.

(109) Selâm olsun İbrâhîm’e.

(110) İşte biz iyi davrananları böyle mükâfatlandırırız.

(111) O, muhakkak ki, mü’min kullarımızdandı.

Âyet-i Kerîmelerde de görüldüğü gibi kûrb’ân edilme teşebbüsünün İbrâhîm (a.s.)ın hangi oğlu üzerinde cereyan ettiği ismen bildirilmemiştir. Bu yüzden değişik rivâyetler vardır.İslâm âlimlerinin büyük bir çoğunluğunun bu husustaki kanaati, kûrb’ân edilme girişiminin İsmâîl (a.s.) üzerinde olduğu yolundadır. Muhyiddîn-i Arabî ve bazıları ise kûrb’ân edilme girişiminin İshâk (a.s.) üzerinde olduğu yolundadır. Tevrât’ta da kûrb’ân edil-mek istenenin İshâk (a.s.) olduğu yazılıdır. Bu husûsun Kur’ân-ı Kerîm’de isim belirtilmeksizin ifâde edilmesinde büyük hikmetler olduğu açıktır.

Beytullâh’ın tâmirinde ise İbrâhîm’in (a.s.) yardımcısının İsmâîl (a.s.) olduğu açık olarak ifâde edilmiştir. (Yeri geldiğinde tekrar bakacağız.)

Kurb’ânlık hâdisesinde isim belirtilmemesinin sebebi hakkında ki “indî” kanâatimiz, şudur ki; eğer bu husûsta isim belirtilmiş olsa idi, kimin ismi belirtilmiş ise sâdece o yoldan gelenlere bu eğitimin verilmesi gerekecek, diğer ismin yolundan gelenlere ise bu eğitim verilemeyecek ve o yolun seyr-û sülûku bu mertebede kesilmiş olacak idi.

İbrâhîm (a.s.) iki dallı bir kök ağaçtır. Bir dalı İbrâhîmiyyet’ten Muhammediyye’ye, bir dalı ise İshâkiyyet’ten Benî İsrâil’e, Mûseviyyet ve Îseviyyet’e uzanmaktadır. Kök aynı olduğundan dalların ve meyvelerinin de aynı olması tabiidir. Ancak sonradan uç dallara yapılan değişik aşı kalemleri ile olan müdahâleler bozuk fikir meyvelerinin yetişip çoğalmalarına, böylece de farklılıklara sebeb olunmuştur. Hâl böyle olunca her iki daldan da yola çıkan sâliklerin, hiç olmazsa bu mertebeye gelinceye kadar aynı eğitimi almaları gerekmektedir. Ancak İshâkî’ler bu hikâyeyi sâdece kendilerine mâl ederler, fakat gerçek hakîkatinden pek haberleri olmadığından uygulamaları gerçekçi olamamakta ve kendileri bu hakîkatten faydalanamamaktadırlar.

Yaşam ve idrâki oldukça zor olan bu mertebeden geçmeyi Cenâb-ı Hakk oraya ulaşanlara fazla zorluk çıkarmadan nasîb etsin. Gayret yolcudan. Yol verme Hâdî’dendir.

Böylece hedefi, nefs-i merdiyye olan gönül ehli, ağır, ağır, daha emin adımlarla yoluna devâm eder.

Bu mertebede zikirlerde küçük bir değişiklik yapmak yerinde olacaktır. Şöyle ki; Buraya gelinceye kadar ilâve olarak çekilen ara âyetlerin idrâki ve hâli geçen derslere âit olanlarının, çekimlerinin yeterli olmalarından dolayı bırakılması yerinde olacaktır.

Bu mertebenin zikri olan HAY esmâsı verilen sayıda çekildikten sonra, yukarıda belirtilen idrâki ve hâlini ifâde eden âyetlerin en az (33)er def’a çekilmesi bu mertebenin daha iyi yaşanmasına yardımcı olacaktır.

Ayrıca; diğer bir tavsiye olarak, yukarıda 109uncu âyet-i kerîmede belirtilen “selâmun alâ İbrâhîm” ya’ni “İbrâhîm’e selâm olsun” sözlerini en az bu dersini tamamlayıncaya kadar lisânlarında vakit buldukça (vird etmeleri) tekrarlamaları sâlikler için yerinde olacaktır.

Bu çalışmalar yapıldıktan sonra yine üç İhlâs, bir Fâtiha okuyup Peygamber Efendimiz (s.a.v.)in ve Ehl-i Beyt hazarâtının rûhlarına hediye eyleyip, o günkü dersimizi bitirmiş oluruz. Ancak dersimiz daha ileride ise bu duâyı son dersimizin sonun da yaparız, diğerleri de böyle devâm eder.

 

0