NEFS-İ MUTMEİNNE

Nefs-i Mutmeinne: Tatmîn olan, huzûr bulan nefs anlamındadır.

Zikri: “YÂ HAKK” dır.

İdrâki: Bu mertebenin şuuru ile ileriye doğru gitmeye gayret etmesidir.

Kur’ân-ı Keriym; Fecr Sûresi; (89/27-28) âyetinde bu mevzûa işâret vardır.

mutmeinne1

“Yâ eyyetühen nefsül mutmeinnetü”(27)

“irciî ilâ rabbiki……..” (28)    

“Ey nefs-i mutmeinneye eren kişi, Rabb’ine dön.”

Hâli: Bu mertebenin hâli ile hâllenmeye çalışmaktır.

Kur’ân-ı Keriym, En’âm Sûresi; (6/79) âyetinde bu hâle işâret vardır.

mutmeinne2

“İnnî veccehtü vechiye lillezî fatares semâvâti vel erda hanîfe ve mâ ene minel müşrikîn.”

 “Ben, varlığımı semâvât ve arzı var edene döndürdüm, ben müşriklerden değilim.”

Yaşantısı: Nefs-i mutmeinneniniki yüzü vardır, biri mülhimeye bakar,diğeri râdıyyeye bakar.

 Bu mertebenin belirgin ahlâk ve sıfatları şunlardır:

Melekî ahlâklıdır. Hâli, tevâzû ve ihlâs üzeredir. Kanaât, sehâvet, şece-at, iffet fiilleriyle iş görür. Taât ve itaâtten zevk alır. İyiliği terketmekten ve kötülüğe dönmekten korkar.

Rengi:Beyazdır. Bu makâmın anahtarı ve yükselticisi HAKK ismi’dir. Mürşîdinin himmeti irşâdıdır.

Tarîkat mertebesi’ni iyi idrâk etme yeridir. Zaman, zaman KABZ zaman, zaman da BAST hâli devâm eder.

Bu husûsta kısa bilgi sunmaya çalışalım:

Evvelki hallerinde yaşamını sürdürerek nefs-i mutmeinneye ulaşan sâlik  önceki hallerinde az da olsa şüphe ve endişeler içinde bulunuyorken burada daha çok huzûr bulmuş ve yaşantısında yeni bir aşama daha kaydetmiş olur. Bu mertebede ilâhi huzûru bulup kendine ve Rabb’ına güveni artar. Kendini daha derinlemesine tanımaya başlar.

Bu yer, Rabb’ın özel olarak Hakk zikrine devâm eden kullarını kendine da’vet ettiği yerdir. Bu da’vete ancak “Nefsini bilen Rabb’ını bilir” hakîkatine âşinâ olanlar icâbet edebilirler. Oldukça özel bir mertebedir. Umûmilikten seçilmişliğe geçiştir, ve çok çalışma gerektirir.

Kulaktan duyan her kişi değil, gönülden duyan er kişi ancak bu çağrıya icâbet edebilir. Bu hitâp bâtını açık olanlara ulaşır. Diğerleri ise sâdece kelâmını duyar ve orada kalırlar. Gönül ve can gözünü faaliyete geçirenler bu da’veti duyar ve uyarlar. “Ey tatmîn olup huzûr bulan nefs, Rabb’ına dön” (89/27) emrini her müslüman duyar veyâ okur, fakat, bulunduğu mertebesi i’tibâriyle, icâbet etmeye çalışır. Bu hâli çok iyi düşünmemiz gerekmektedir. Bir ömür boyu ibâdet ehli olan kimse acaba; nereye dönüyordu ki; “Rabb’ına dön” hitâbına muhatap oldu?

Kişi gaflet ile ve şuursuz bir halde yaptığı ibâdetleri ile hayâli Rabb’ına, ya’ni Hakk’dan gayrı muhabbet ettiği ne var ise, farkında olmadan onlara yönelmektedir. İşte kişinin bu oluşumun farkına vararak, varlık muhabbetinden, Hakk muhabbetine dönmesi “irciî” hitâbını duymaya başlamasıdır.

Bu emre ancak mutmeinne olmuş nefs gerçek haliyle icâbet edebilir ve Rabb’ından bu emri vâsıtasız (müşâhede ederek) alır. Çünkü gerçek Rabb’ına ulaşmıştır. Daha evvelce, hayâlinde vâr ettiği Rabb’ına ibâdet ederken, burada gerçek Rabb’a yani Rabb-ül erbâb’a, Rabb’ların Rabb’ına, yönelmiştir.

İşte bu yüzden de mutmeinne nefs hitâbına mazhar olmuştur. Mutlak irfan mertebesinin başlangıcıdır. Kendini tanıma yolunda büyük aşama kaydetmektir. Ne büyük saâdettir ki; Rabb’ı kişiye bu mertebede özel olarak hi-tâp etmektedir. Duyanlara, uyanlara, yaşayanlara gerçekten aşk olsun, helâl olsun.

Buraya gelinceye kadar insanlara olan hitâp umûmidir. Burada husûsili-ğe ve özelliğe geçiliyor. Rabb’ın, sana özel olarak hitâbı ne güzeldir, ne hoştur! Onun için bu kimseye büyük ihsân-zâtî müşahede- vâki olmuştur. İşte bu yaşantıya ulaşan ve idrâk eden kişi de, karşılık olarak: “Ben mutlak varlığımı-vechimi semâvât ve arzı var edene döndürdüm, ben müşriklerden değilim,” (6/79) idrâki ile cevap vermeye ve bu hâlin gereğini elinden geldiği kadar yerine getirmeye çalışmalıdır. Burası şirkten yani ikilikten kurtulmaya başlamanın yeridir.

 “İyi bilin ki kalpler ancak Allah’ın zikri ile mutmain olur,” (13/28) lâfz-ı ilâhisi bu hâli ne güzel anlatmaktadır. Burada Allah zikri demenin sâdece tesbîh ile Allah Allah diye sayarak O’nu anmak değil, ancak idrâk ile evvelâ Rabb, yani Rubûbiyyet mertebesini anlayıp oraya yönelmek, oradan da daha sonraki çalışmalarla ULÛHİYYET mertebesine ulaşmak olduğunu anlamamız îcâb etmektedir.

Bu mertebenin daha iyi anlaşılabilmesi için İbrâhîm (a.s.)ın hayâtından yaşanmış bir bölümü misal olarak vermeğe çalışalım.

Kur’ân-ı Keriym; Bakara Sûresi; (2/260) âyetinde bu hâle işâret vardır.

 

mutmeinne3

“Ve iz kâle İbrâhîmü rabbî erinî keyfe tuhyil mevtâ, kâle e ve lem tü’min, kâle  belâ ve lâkin li yatmainne kalbî, kâle fe huz erbaeten minet tayri fe surhünne ileyke sümmec’al alâ külli cebelin min hünne cüz’en sümmed’uhünne ye’tineke sa’yen, va’lem ennellâhe azîzün hakîmün.”

 “Hani İbrâhîm: “Rabb’im! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster” dediğinde, “inanmıyor musun?” deyince de, “hayır öyle değil, fakat kalbim iyice kansın- mutmain olsun” demişti: “Öyle ise dört kuş al, onları kendine alıştır, sonra onları parçalayıp her dağın üzerine bir parça koy, sonra onları çağır; koşarak sana gelirler; o halde ALLAH’ın Azîz ve Hakîm olduğunu bil” demişti.”

Özet yorum:

Mertebe-i İbrâhîmiyye’nin, bir mertebesi olan mutmeinnilik yani müşâ-hedeli yaşantı, bu âyet-i kerîme ile idrâklerimize sunulmaktadır, yavaş, yavaş incelemeye çalışalım.

Bilindiği gibi Ulû’l-azm peygamberlerden olan İbrâhîm (a.s.)ın hayâtında bizler için birçok örnekler vardır. Bunlardan biri de “ba’sül ba’del mevt” ya’ni “öldükten sonra dirilmedir”. Bu ise seyrü sülûk yolunda yaşanması gereken bir aşamadır. Buradaki; ölüm fenâfillâh mertebesindeki küllî ölüm değil mahallî ölüm ve dirimdir.

İbrâhîm (a.s.) ölülerin nasıl diriltildiğini görmek istediğini bildirmiştir. Bu husûsta mutmain olmaya çalışmakta idi, çünkü bu muhteşem hayâtın başı ve sonu olan iki oluşum, diriliş ve ölüm, insanlığı, şuurlandığı ilk günlerden i’tibâren derinden ilgilendirmiştir. İbrâhîm (a.s.) dahi bu husûsta müşahedeli bilgiye ulaşmayı istiyordu.

Bu isteği karşısında, Rabb’ı; “inanmıyormusun?” o da; “evet inanıyorum, fakat kalbimin mutmein ya’ni bu husûsta güvenle tatmîn olmasını istiyorum” demişti.

“Öyle ise dört kuş al, onları kendine alıştır.”

Tefsirlerdeki rivâyetler bu kuşların, “tavus, horoz, karga ve güvercin” olduğu yolundadır. Cenâb-ı Hakk’ın bu dört kuşu tecrübe için belirtmesi tabii ki bir çok hikmete bağlıdır.

Bu kuşların üçü nefs-i emmâreyi biri ise nefs-i levvâmeyi ifâde etmektedir.

Tavus; süs ve zîneti, dünyâya bağlılığı, gösterişi.

Horoz; gazab ve hücum kuvvetini.

Karga; düşük âdî tabîatı.

Güvercin; hevâ ve hevesi, ifâde etmektedir.

İşte bu hâdise kişilerde, genelde var olan bu tabîatların öldürülmesinin gerekliliğini açık olarak ifâde etmektedir. Mutmeinne mertebesine gelirken bu ahlâkların bir kısmı zâten geçilmiş olması gereken oluşumlardır, ancak burada tekrârlanması gerçekten bu ahlâkların öldürülme hükmü ile mutlak ma’nâda kendi kontrolünde olmasının gereğinin belirtilmesidir.

“Onları kendine alıştır.”

Ya’ni, onları eğit, düşük ahlâklarını iyiye dönüştür, sana faydalı ve ehil olmalarını sağla, öyle bir itaât ehli olsunlar ki; “sonra onları parçala”dığın zaman sana hiç bir şekilde karşı gelmesinler.

Tefsirler bu parçalanmayı genelde, şöyle anlatırlar.

İbrâhîm (a.s.) o kuşları aldı, kafalarını koparıp yanında alıkoydu ve bedenlerini parça, parça ayırıp birbirleriyle karıştırdı, dörde bölüp dört dağın başına koydu.”

Tekrar; tefekkür yoluyla özet olarak hâdiseyi incelemeye devâm edelim:

Yukarıda belirtildiği üzere, dört kuştan ikisi, karga ve güvercin, gök ehli, tâvus ve horoz, ise kanatları olduğu halde yer ehlidirler. Arada sırada uçuş yapsalarda kısa süreli olur. Bu dört kuşun hayvânî ahlâkları bizlere bu yönlerden gelmektedir:

Karga; karanlığı, nefs-i emmâre’nin kurduğu pusuları, belirsizliği, acabâları, âdî düşük tabîatlı işleri ve daha benzeri bir çok şeyleri.

Güvercin; hevâ ve hevesi, Hakk’a dayanmayan ne türlü bilgi, oluşum, yaşam ve muhabbet var ise hepsini ifâde etmektedir. Bunlar bize havadan yani, hevâmızdan gelmektedir ki; hepsine birden hevâiyyat veya evhâmlar denir, bunların hepsi de karanlık ve belirsizliktir, insanın yalnız başına savaşabileceği şeyler değildir, bu hallerle yaşayan insanlar ömürlerini hevâ ile hebâ etmiş olurlar.

Tavus; süsü, süslenmeyi, dünyâya bağlılığı, nefsî benliğin en şiddetli şekliyle yaşanmasını, önder olup yönetme arzûsunu, herkesten üstün görünme çabasını, ve benzeri bir çok şeyleri ifâde etmektedir.

Horoz; hakkında bilindiği gibi, bir söz, darb-ı mesel vardır, deniliyor ya, “her horoz kendi çöplüğünde öter” işte meşhûr olduğu mahâl–yer- çöplüktür, ve burası nefs-i emmârenin çöplüğüdür. Kendine göre değerli gibi olan bu çöplük onda çöplük ahlâkını da oluşturur. Eğer horoz ahlâkı, kişinin beden çöplüğünde hâkim duruma geçerse, orada ötmeye ve orasının hâkimi olmaya çalışır, böylece kişinin belirgin ahlâkı farkına dahi varmadan o ahlâkın özellikleri ile yaşamını sürdürür hâle gelir.

Böylece kişi tevhîd eğitimi alamazsa, iki yönden gökten, ya’ni hevâdan, ve yerden, ya’ni nefs-i emm­âreden aldığı yanlış kıstaslarla yanlış hesaplar yaparak ömrünü, yani vaktini yanlış yerlerde ve yanlış işlerde sonu hüsran olacak bir biçimde geçirmiş olur. Hayât sahibi her bir birey olan bizlerin bu çok hassas mes’elelerin özüne vaktiyle eğilebilmemizin her birerlerimizin lehine olacağı aşikârdır.

“Sonra onları parçala.”

Eğer onların ahlâklarının üstümüzden gitmesini arzû ediyorsak âyette belirtilen emre uyarak evvelâ onları parçalara bölmemiz gerekmektedir, yani onları olduğu gibi bütün bırakmayıp ufaltmamız gerekecektir ki; faaliyetleri de küçülsün ve mücâdelesi kolaylaşsın. O hayvanların parçalanmış karışık fakat toplu olan uzuvlarını kendi adetleri üzere dörde böl ve onları “her dağın üzerine bir parça koy”ya’ni dört dağın üstüne dört parça koy.

Bu dağlar kişinin varlığında mevcûd “anâsır-ı erbaa” “dört ana unsur” yani dört ana maddedir ki; bunlar da, toprak, su, ateş, havadır. Bu unsurların latîf ve kesîf olmak üzere iki özellikleri vardır, latîf taraflarıyla Hakk’a kesîf taraflarıyla da nefse hizmet ederler. Bu dört ana unsurun, dağın her birerlerinin üzerine dört kuşun karıştırılmış dört kısmının konması bu kuşların bütün ahlâklarının dört unsur ile de eşit olarak imtizâc etmesi yani mîzaçlarının-ahlâklarının hepsinin-hepsinde dengeli ve itidâl üzere olacak şekkilde bulunması içindir ki; her yönden yapılabilecek terbiye ile terbiye edilebilsinler. İşte bu oluş kişinin bu ahlâklarına hâkim olduğunu, ancak bu hâkimiyetinin bir eğitim neticesinde gelişebileceğini bildirmektedir.

“Sonra onları çağır.”

Eğiticisi tarafından güzel eğitilmiş olan hayvanlar çağırıldıkları zaman hemen gelirler. Onların da asılları bize dayandığından ve başları, ya’ni a’yân-ı sâbiteleri–programları bizim cebimizde-bünyemizde olduğundan, biz onların âmiri ve var edicileri olduğumuzdan bizim emrimize uymak zorundadırlar.

“Koşarak sana gelirler.”

Eğitim gereği parçalanmış olan o duygular asıllarına bağlı olduklarından bulundukları anâsır tepelerinden çağrılınca merkeze doğru “sâ’y” ederek-koşarak-sevinerek gelirler ki; tekrar eski ferdî varlıklarına kavuşsunlar. Ancak artık onlar giden kuşlar değillerdir, onların bedenleri ve yeni bir inşâ ile oluşan sâdece Rahmânî tarafları faaliyyet sahasında gözükecek varlıklar olacaklardır. Böylece bundan sonra, iki yönden ya’ni yerden ve gökten gelebilecek tehlikeleri haber vererek Hakk yolcusunun en büyük yardımcıları olacaklardır.

Tavus; kanatlarını ve kuyruğunu açtığında güzelliğinin en kemâlli hâline ulaştığı gibi Hakk yolcusu sâlikin de kendi rahmet kanatlarını açtığında öyle bir güzelliğe ulaşıp çevresinde olanları da kanatlarının altında koruması bu güzelliğin oluşmasına sebeb olacaktır.

Horoz; müezzinliğe başlayıp da’vetçi olacak ve böylece kendinde bulunan erliği erginliği ile çoğalmaya sebeb olacaktır.

Karga; karanlık yerlerde yapılan fitneleri ve düşmanlıkları, onlar farkında olmadan, kara renginden istifâde ederek aralarına girip, o fitnelerden ve hava değişikliklerinden de haber vermesi bizleri tehlikelerden korumaya sebeb olacaktır.

Güvercin; ise, Hakk yolcusu sâlikin gök ve gönül habercisi olacaktır.

Nefs-i emmâre hükmünde, bir çok hayvan görünümünde olan, Cenâb-ı Hakk’ın Hayy esmâsının zuhûr mahalli o varlıkların, Rahmâni mânâda kullanıldığı zaman insanoğluna ne derece faydalı olduğu Kur’ân-ı Kerîm’de küçük hikâyeler hâlinde bildirilmiştir. İşte bunların dördü, tavus, horoz, karga, güvercindir. İbrâhîm (a.s.) ile birlikte ifâde edilmişlerdir. Bu sû-retlerde var olan Hayy esmâsının zuhûrları bu mertebede gerçek değerlerine irfâniyetle ulaşmaktadırlar. Aksi halde o zuhurlar hep töhmet altında kalıp, kötü örnekler olarak değerlendirilmektedirler ki; çok yanlış ve haksız bir uygulamadır.

Nûh (a.s.) epey zaman sularda dolaştıktan sonra güvercini göndererek suların hâlinden haber almak istedi, güvercin de bir zeytin dalı ile döndü. Böylece suların çekilmekte olduğu anlaşıldı.

Cenâb-ı Hakk, Mûsâ (a.s.)a “a’sânı yere bırak” dediğinde, a’sâ-değnek, bir yılan olarak müneccimlerin ürettikleri bütün araçlarını yuttu gitti.

Yûnus balığı, Yûnus (a.s.)ı bir müddet kendi evinde misâfir etti.

Süleymân (a.s.)ın hüd hüd kuşu, ona bilmediği haberleri getirdi.

Ashâb-ı Kehf’in köpeği, onların nöbetçisi-bekçisi oldu.

Sâlih (a.s.)ın nâkata-devesi, taştan çıkarak onun mu’cîzesi oldu.

Ve âlemlerin Sultân’ı ile dostuna nöbetçilik yapan güvercin ile örümceğin ne hikmetli bir iş yaptıkları ortadadır.

Güvercinin özelliklerine daha evvelce kısaca değinmiştik, burada ise örümceği anlamaya çalışalım. Bilindiği gibi örümcek, sinsiliği, ağa düşürmeyi, avcılığı,ifâde etmektedir. Ördüğü ağa düşen avlarını sinsice avlar, yapmış olduğu, örmüş olduğu ağlar, kendi cüssesine göre çok kuvvetli bir örgü ipine sahiptir.

Sevr mağarasında içeride iki mübârek kişi ve onları avlamaya gelen, dışarıda bir gurup ihtiraslı kişiler. İzci, aradıkları kişilerin, sürdürdükleri izlerden mağara içerisinde olacaklarını kesin olarak söylemekte, fakat etrâfında-kiler sahnede gördüklerini beşerî bir anlayışla değerlendirdiklerinden gerçeğe ulaşamamaktalar. İşte o anda onlara güvercin kendi nefsî anlayışları üzere hayâl ve vehim ile göründü, onlar da hayâl ve vehim ile kıyas ettik-lerinden içeride kimsenin olamayacağına kanaât getirdiler. Çünkü güvercin yuvasında yumurtaların üstünde oturuyor idi. Eğer buraya birileri girmiş olsaydı, güvercinin korkudan uçup giderek orada olmaması gerekecekti. Halbuki güvercin hiç korkmamış ve rahatsız olmamış idi ki, yerinde duruyordu. Ve örümcek; onlara zihnen öyle bir oyun oynadı ki; içeridekilere en yakın oldukları bir zamanda onları-dışardakileri, oradan kendi düşünce ve istekleriyle uzaklaştırdı. Örümcek onlara öyle kuvvetli hayâl ve vehim ağı ördü ki; o ağı aşıp içeriye ulaşmaları hiç mümkün olmadı.

Bu iki küçük Hayvanın-yaşayan varlığın karakteristik ahlâk ve zanları, onların o anda bütün benliğini sararak orada oluşan manzara ile ya’ni hayâl ve vehimlerinin kendilerine verdiği hayâli kıstas-ölçümlerle içeride kimsenin olamayacağına dâir oldu. Çünkü “içeriye girilmiş olsaydı bu örümcek ağı da mağara ağzında olmaz idi” diye, düşündüler. Eğer onlar bu vehmî kıstası yapmayıp, izcinin tecrübeli sözlerini az bir mantıkla dinlemiş olsalardı, içeriye eğilip bakarlar ve içerdekilerini görürler idi. İşte eğitimin varlıklar üzerindeki açık durumu böylece ortaya çıkmış olmaktadır.

Daha evvelce nefs-i emmâre hükmüyle faaliyyet gösteren bu duygular eğitildiğinde, kişiye–sâhibine ne derece faydalı olduğu açık olarak görülmektedir.

“Bu tür hikmetlerle:O halde Allah’ın Azîz ve Hakîm olduğunu bil”

Allah’ın Azîz ya’ni izzet sâhibi, Hakîm ya’ni  hikmet sâhibi, “her şeyi yerli yerinde yapan” olduğunu bil diyerek,böylece bazı şeyleri bildirmek istemişti.

Bu hâdise İbrâhîm (a.s.)ın şahsında, onun hayatından bir bölüm olarak bizlere sunulmuştur. İbrâhîm (a.s.) (İSR’)in ya’ni “gece yolculuğu” nun (seyr-ü sülûkun) çok mühîm makâmlarından biridir. Onun bir kendine âit yaptığı seyr-ü sülûku vardır, hem de onda başkalarına örnek bir çok mertebenin yaşantısı da vardır. Bu hâdise ise onun mutmeinlik mertebesine ulaşınca Rabb’ından istediği bir talebidir ve ondan da bizlere birer armağan tecrübe ve yol göstermedir. Ka’be-i Muazzama’da ki ayak izi de onun tâkib edilmesinin gereğidir. Ancak o ayak izini tâkib ederek, Hakk’a ulaşmanın mümkün olabileceği açık olarak ifâde edilmektedir.

Bu ulaşılan “mutmeinne”lik, dördüncü mertebe, ilk huzur bulunan, belirli denge sağlanan bir mertebedir. Ancak her mertebenin kendi içinde kendine âit ayrı ayrı mutmeinne’lik hâli vardır. Eskiden dergâhlarda sâlik bu mertebeye ulaşınca başına “arakiye” ismi verilen “fes“ benzeri, krem renkli bir başlık giydirilerek ödüllendirilir idi.

Böylece hedefi nefs-i râdiye olan gönül ehli ağır, ağır, daha emin adımlarla yoluna devâm eder.

ALLAH (c.c.) seyr hâlinde olanlara gayret kuvvet versin.

Bu mertebenin zikri olan HAKK esmâsı verilen sayıda çekildikten sonra, yukarıda belirtilen idrâki ve hâlini ifâde eden âyetlerin en az (33)er def’a çekilmesi bu mertebenin daha iyi yaşanmasına yardımcı olacaktır.

Bu çalışmalar yapıldıktan sonra yine üç İhlâs bir Fâtiha okuyup, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)in ve Ehl-i Beyt hazarâtının rûhlarına hediye eyleyip, o günkü dersimizi bitirmiş oluruz. Ancak dersimiz daha ileride ise bu duâyı son dersimizin sonunda yaparız, diğerleri de böyle devâm eder.

 

0