NEFS-İ LEVVÂME

Levm etmek; çekiştirmek, zemmetmek, paylamak, serzeniş, telâş-lanmak, pişmanlık duymak, anlamındadır.

Zikri: “YÂ ALLAH”tır.

İdrâki:Bu mertebenin şuuru ile ileriye doğru gitmeye gayret etmesidir.

Kur’ân-ı Keriym, Enbiyâ Sûresi, (21/87) âyetinde bu mevzûa işâret vardır.

levvame1

“Fe nâdâ fiz zûlümâti en lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü minez zâlimiyn.”

“Karanlıklar içinde “senden başka ilâh yoktur, sen münezzehsin, doğrusu ben zâlimlerden oldum,” diye niyâz etmişti”.

Hâli: Bu mertebenin hâliyle hallenmeye çalışmaktır.

Kur’ân-ı Keriym; Kıyâmet Sûresi; (75/1-2) âyetinde bu hâle işâret vardır.

levvame2

“Lâ uksimü bi yevmil kıyâmeti. 

Ve lâ uksimü binnefsillevvameti.”

“Kıyâmet gününe ve pişmanlık çeken nefse yemin ederim.“

Yaşantısı: Nefs-i levvâmenin, biri emmâreye, diğeri de mülhimeye bakan iki yüzü vardır. Ehlî hayvandır. Davul önünde oynar, kürsî dibinde ağlar. Kendini beğenmiş olup, şer kaynağıdır, ham sofudur.

Nefs-i levvâmenin belirgin ahlâk ve sıfatları; cehâlet, hamlık, kızgınlık, gıybet, levm, çok yemek, ve sekstir.

(HAVF ve RECA) (korku ve ümit) arasında yaşar.

Bu mertebeden kurtulup yükselmenin anahtarı, “yâ ALLAH” ( c.c.) ism-i Celâli’dir. Mürşîdinin sâlike yapmış olduğu bu telkinle zikre başlar, nûrunu, sırrını ve hâlini müşâhede edinceye kadar çalışmalarına devâm eder.

Rengi: Kızıldır. Mürşidinin himmeti irşadıdır.

Şeriat mertebesidir.

Bu husûsta kısa bilgi sunmağa çalışalım.

Bu dünyâ âleminde bulûğa eren ve nefs-i emmâre te’sirinde olan kimse, yukarıda bahsedilen biçimde çalışmalarını sürdürdükçe yavaş, yavaş ma’nen güçlenmeğe başlar. Nefs-i Emmâre’de kendine hâkim olamayan yapmış olduğu her işte, “oh olsun, ne iyi yaptım,” diyen ve pişmanlık duymayan kişi, nefs-i levvâmeye ulaşınca, az da olsa şuurlanmaya ve pişmanlık duymaya başlar. Yaptığı düşük işleri, her ne kadar henüz daha durduramaz ise de, ancak yanlışlıklarının farkına varır. Kendi kendine pişman olur. Bir daha yapmamaya gayret eder. Böyle böyle irâdi güç toplamaya başlar. Eski hareketler frenlendikçe, kötülükler azalır ve artık yapılmaz hâle gelir. Kişi yavaş yavaş üzerindeki emmâre nefsin hâkimiyetinden kurtulmaya başlar.

Ancak burada yine tehlike vardır. Çünkü nefs-i levvâme bir yüzden içeriye, yani nefs-i mülhime mertebesine bakıyor ise de bir yüzden de eski mertebesi olan dışa dönük nefs-i emmâreye bakar. Himmetini yüceltirse içeriye doğru ilerler. Eğer eksiltirse dışarıya doğru gidip eski haline döner. Her ne kadar bu mertebe dıştan ikinci dâire ise de aslında çok mühim bir mertebedir. Balığın karnında karanlıklar içinde kalan ve oradan çıkmaya çalışan Yûnus (a.s.) gibi niyâz eder ve içinde bulunduğu nefs mertebesinin karanlığından kurtulup, zikrin nûru ve sohbetin feyzi ile aydınlanmaya çalışır.

Âyet’te; “Kıyâmet gününe ve pişmanlık çeken nefse yemin ederim,” diye buyuran Cenâb-ı Hak, acaba kıyâmet ile nefs-i levvâmeyi niçin birlikte zikretmiştir? Demek ki; Hakk Teâlâ Hazretleri “nefs-i levvâme”ye o kadar çok değer veriyor ve bizim dikkatimizi çok açık olarak bu istikâmete çekmek istiyordur.

Birimsel kişiliğinin gelişmesi için bu mertebede yüzünü nefs-i mülhime-ye çeviren kimsenin oraya ulaştığında, nefs-i levvâmesinin kıyâmeti kopmuş olur. Böylece onun ahlâkından kurtulur, kendine ve Hakk’a doğru bir dâire daha yaklaşmış olur.

Yukarıda bahsedilen âyet-i kerîmede, Yûnus (a.s.)ın hayâtından bir bölüm kısaca anlatılmaktadır. Lâkabı Zünnûn (Nûn sâhibi) olan Yûnus peygamber, uzun nasihâtler ve vaazlar netîcesinde, ıslah olmayan kavminden ümîdini keserek bireysel aklı ile hareket ederek bulunduğu kasabasından hicret etmeğe karar vererek yola çıkar. Nihâyet bir suyun başına geldiğinde, karşıya geçmek üzere bir gemiye biner, fakat bütün şartlar yerinde olduğu halde gemi hareket etmez. Bunun üzerine kaptan gemide bir günahkâr olduğuna ve bu yüzden geminin hareket edemediğine karar vererek, bunu îlân ettirir. Bu hâdise üzerine, gemiden suya atlayan Yûnus (a.s.)ı yutan yunus balığı, onu midesinde bir müddet dolaştırdıktan sonra sâhilde bir kenara çıkarır. Balığın mîdesinde; karanlıklar içerisinden, “lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü minez zâlimiyn” duâsını okuyarak, Rabb’ı-nın affına mazhar olur.

Bu hâdise bizlere Hakk yolunda çok büyük tecrübeler kazandırmaktadır. Evvelâ bir kimsenin aldığı görevini kendi aklına göre karar vererek bırakmaması gerektiğini. Dara düştüğünde Rabb’ına sığınmayı. Her zaman Rabb-ından ümît-vâr olmayı. Başına gelen hâdiselerden ibret almayı. Kendini eleştirmeyi ve varsa, yapılan yanlışlıklardan pişmanlık (levm) duymayı. Ahdine vefâyı ve daha bir çok ibretleri bildirmektedir.

Yûnus (a.s.) balığın midesinde iken üç karanlık içerisinde idi:

(1) Biri kendi varlığında mevcûd nefs-i levvâme karanlığı

(2) Balığın mîdesindeki karanlık

(3) Suyun içinin karanlığı

İşte bir Hakk yolcusu sâlik de, başlarda bu üç karanlık içerisindedir de farkında bile değildir. Ayrıca yaşayan her insan da, bilsin bilmesin, fikren ve fizîken de bu hüküm içindedir. İnsanı insan yapan kendindeki ilâhî akıl ve bilinçtir. Bu akıl, nefsî benliği tarafından kaplandığında birinci karanlık içerisindedir. Vücûd varlığı da bunları kapladığından ikinci karanlık içerisindedir. Vücûd varlığını da nasıl ki; suyun, içindekilerini kapladığı-sardığı gibi, oksijen deryası kaplayıp sarmaktadır. Bu da üçüncü karanlıktır.

İşte bu karanlıklardan kurtulmak için, Zünnûn lâkâbını faâliyete geçirmek gerekecektir. (‡)“Zü” sâhip, (æ) “Nûn” Nûr-u İlâhi ve kudret (nûn) udur. (Nûn) nûra dönüşünce kudret ortaya çıkar. Melâike-i kirâm nûrdandır ve Hakk’ın bütün ilâhî kudret ve sıfatlarıyla her mahalde faaliyettedirler, ulaşamadıkları hiçbir zerre ve mahal yoktur.

Genelde yaşadığımız hayât dahi Zünnûn’un hayatından başka bir şey değildir. Hava dediğimiz oksijen deryâsı her tarafımızı istilâ etmiş latîf bir denizdir. Vücûd varlığımız yunus balığıdır, aklımız olan gerçek kimliğimiz ise o balığın karnında ya’ni (batn-ında) bâtınındadır ve sâdece bedensel yaşanan hayâtlar aynen bu üç karanlık hükmündedir. Tek fark bizim dikey, balıkların yatay geziyor olmalarıdır. Bu halde iken bireysel dîni görevlerini ih-mâl edip onlardan uzaklaşarak hakîkat-i ilâhiyyeden hicret etmek, aynen Yûnus (a.s.)ın o günkü haline düşmek olur ki; nefis balığı her birerlerimizi hemen yutarak kendine yem yapar ve bir ömür boyu beden balığımızın içinde onunla birlikte, onun esîri olarak yaşar gideriz de haberimiz bile olmaz.

İşin aslı ise nefs yûnusumuzun içinden çıkıp ona hâkim olup eğitmekle bir çok yararlı işlerde kullanıp, ondan istifâde etmeyi öğrenmek, bizlere çok şey kazandıracaktır.

İşte, Cenâb-ı Hakk bu hakîkatleri bizlere Kur’ân-ı Keriyminde (Zünnûn) Yûnus (a.s.)ın hayâtından küçük bir bölüm hâlinde hikâye ederek Habîb’inin lisânından bizlere ulaştırarak lütfetmiştir.

Faydalı olur düşüncesiyle, yeri gelmişken bu hâdise hakkında küçük bir hatıramı da ilâve edeyim:

“Sayın; muhterem hocam, Ahmed Elitaş ile tefsir derslerimizi okurken Yûnus (a.s.)ın bu faslına gelince, kendisinin Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’dan daha evvelce derlediği on soruyu sormuştu, onlardan bir tanesi de;

– Tabutuyla gezen kişi kimdir? idi, az sonra sorusunu yine kendisi cevaplayarak,

-Dünyâda tabutuyla gezen tek kişi Yûnus (a.s.)dır, diyerek ilâve etmişti. ALLAH (c.c.)lühü râzı olsun.”

Kıyâmet kelimesi genel anlamda dünyânın sonu, kıyâmetin kopması diye ifâde edilirken, özel anlamda ise (KIYÂM-ET) yani ayağa kalk anlamında dır. Ayağa kalkmak ise iki türlüdür. Biri fizîki ma’nâda, yatmak veya oturmaktan kalkmak, diğeri ise akıl ve şuurda ayağa kalkmak, ya’ni şuurlanmak, gafletten uyanıklığa yönelmektir.

İşte bu durumda olan kimse, eski yaptıklarından pişmanlıklar duyarak kendini levm etmek ile aklî mâhiyette kıyâm etmektedir. Böylece nefsinin hükmünde olan akl-ı cüz’ünden, akl-ı külle doğru yola çıkması, o mertebenin gerçek kıyâm-et’idir. Böylece beklenen genel kıyâmet gelmeden, kendi bireysel kıyâm-et’ini koparmış ve vaktiyle hesabını, kitabını da görmüş olur.

Âhirette ise belki insanların çoğu kendilerini levm edeceklerdir. Günahkârlar, günahlarından pişman olacakları için, iyiler ise neden daha iyi olamadıklarından pişman olup kendilerini levm edeceklerdir.

Bu ve benzeri hallerden bizleri vaktiyle uyaran Cenâb-ı Hakk, Kıyâmet Sûresi (1-2) âyetlerinde ki;

levvame3

“Lâ uksimü bi yevmil kıyâmeti. Ve lâ uksimü binnefsillevvameti.” 

“Kıyâmet gününe ve pişmanlık çeken nefse yemin ederim.“

îkazlarıyla başımıza gelebilecek olumsuz hâdiselerden bizleri yemin ederek korumaya çalışmaktadır. Bu çalışmalar sonunda idrâk yükselmesi yolunda bir merhale daha aşılmış olur. ALLAH (c.c.) seyr hâlinde olanlara gayret ve kuvvet versin.

Bu mertebenin zikri olan ALLAH esmâsı verilen sayıda çekildikten sonra yukarıda belirtilen idrâki ve hâlini ifâde eden âyetlerin en az (33)’er def’a çekilmesi bu mertebenin daha iyi yaşanmasına yardımcı olacaktır.

Bu çalışmalar yapıldıktan sonra yine üç Îhlâs bir Fâtiha okuyup Peygamber Efendimiz (s.a.v.)in ve ehli beyt hazâratının rûhlarına hediye eyleyip, o günkü dersimizi bitirmiş oluruz.

Ancak dersimiz daha ileride ise bu duâyı son dersimizin sonunda yaparız diğerlerine de böyle devâm ederiz.

 

0