Mesnevi’ye Göre Gafletten Kurtuluş !

“Kâinatta her şey O’nun sevgisinin esiri olduğu için köpeğin sızlanması bile Hakk’ın cezbesi, yâni O’nun çekişi iledir. Çünkü herhangi bir şeye rağbet edenin, ona yönelenin karşısında, bir yol vurucu, bir engel vardır. Yâni, köpeğin vazifesi evi korumak, sürüyü beklemektir. Köpeğe bu vazifeleri engel olmasaydı, köpekler de Hakk’ın cezbesi ile dağlara düşerler, birer Mecnûn-ı İlâhî olurlardı.”

“Ashab-ı Kehf’in köpeği gibi ki, o cezbe sâyesinde leş yemekten kurtuldu da, pâdişahlar pâdişahının sofrası başına oturdu.”

“O köpek, Ashab-ı Kehf’in dostluğunu seçtiği, onlarla beraber bulunmanın zevkine vardığı için, mağaranın kapısı önünde kıyâmete kadar çanaksız çömleksiz, rahmet suyunu içip merhamet yemeğini yer durur.”

“Köpek postuna bürünmüş, yâni görünüşte hor ve hakir, adı sanı olmayan nice kişiler vardır ki, perde arkasında, Ashab-ı Kehf’in köpeğine verilen sevgi kadehinden içer dururlar.”

“Oğlum, o kadehi elde etmek için can ver! Nefisle savaşa girişmeden, başına gelen belalara sabretmeden, hiç üstünlük elde edilebilir mi?”

“Bu sevgi kadehinden içmek için; sabretmek, sıkıntılar çekmek, pek dayanılmaz bir mihnet ve meşakkat de sayılmaz. Sen de sabret ve sıkıntılara katlan ki, sabır; ferah ve neşenin anahtarıdır.”

“Dünya pususundan, yâni bedene ait arzu ve isteklere sabretmeden, acılara katlanmadan ve ihtiyatla hareket etmeden hiç kimse kurtulamadı. Çünkü sabır, ihtiyatın eli ayağı gibidir.” (c.3, 207-213)

Peygamber Efendimiz, “Kişi, sevdiği ile beraberdir.” (Buhârî, Edeb, 96; Müslim, Birr, 165) buyurmuşlardır. Muhabbet ve onun netîcesi olan beraberlik, beraber olunanla hemhâl olmayı icab ettirir. Çünkü “hâl sârîdir” ve onun akım vâsıtası “muhabbet”tir.

Eskiler, “Kalpten kalbe yol vardır.” demişlerdir. Bu yol, kalpten kalbe hâl akışını sağlayan muhabbet kanalıyladır. Bu bakımdan kötülere muhabbet edenler, onların hâlleriyle hâllendikleri gibi Allâh’ın sevgili kullarına muhabbet edenler de o sevgili kulların hâlleriyle hâllenirler. Bunu anlamak için, Ashâb-ı Kehf kıssasına dikkatle bakmak gereklidir. Onların köpekleri Kıtmîr, sırf o sâlih kullarla beraberlik sâyesinde yücelmiş ve hayvanlar arasında cennete girecek bir varlık hâline gelmiştir.10 Allâh’ın sâlih kullarıyla beraber olmak, bir köpeği bile cennetlik kılabildiğine nazaran, insanların böyle bir beraberlikten ne azametli bir fâide elde edebileceklerini düşünmek gerektir.

Sâdî Şirazî -kuddîse sirruh-, Kehf sûresindeki Ashab-ı Kehf kıssasını misal göstererek:

“–Bir kelp, sâlihlere bekçilik ettiği için sâdıklaştı ve Kur’ânî bir ifâde kazandı. Hazret-i Nuh -aleyhisselâm- ve Hazret-i Lût -aleyhisselâm-’ın hanımları ise fâsıklarla beraber oldukları için küfre düşüp cehennem yolcusu oldular.” demektedir.

Gerçekten muhabbeti lâyıkına, husûmeti de müstahakkına yöneltebilmek, sahibini âbâd ederken, aksine muhabbeti lâyık olmayana, husûmeti de müstahak bulunmayana yöneltmek, bunu yapanı bu yönelişlerdeki şiddet nisbetinde bedbaht kılar.

Bu hakîkat göz önünde tutulduğunda, mânevî terakkî için Allâh’ın sâlih kullarıyla berâber olup onların tesir dâiresi içinde yaşamanın lüzûm ve ehemmiyeti net bir şekilde ortaya çıkar. Ancak bu takdîrde de istifâde, muhâtaba duyulan muhabbet nisbetinde gerçekleşir. Yoksa, kuru kuruya bir berâberlik -az çok bir fâide sağlasa da- istenen netîceyi hâsıl etmez.

Ashâb-ı Kirâmın, mâzileri itibâriyle çorak topraklara benzeyen gönül âlemleri, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sohbet meclisindeki mânevî iklimin rahmet ve bereket sağanaklarıyla yoğruldu. Bu sâyede, vaktiyle üstü kapalı olan eşsiz fazîlet ve mânâ tohumları neşv ü nemâ buldu. Sadırdan sadıra in’ikâs eden muhabbet ve rûhâniyet alışverişiyle yıldız şahsiyetler inkişâf etti. Câhiliyye devrinin merhametsiz, vicdansız, kız çocuklarını diri diri gömecek kadar katı kalpli, hak ve hukûk tanımaz insanı eridi, kayboldu. Aynı silüet içinde, fakat bu defâ, gözü gönlü yaş dolu, diğergâm, ince, rakîk, hassas bir insan hüviyeti teşekkül etti.

Dünya hayatı, bütün varlıkları oyalayıp meşgul etme husûsunda bir nevî afyon gibidir. Yani Allâh’tan alıkoyucudur. Esâsen:

“–Dünya nedir?” suâline büyükler:

“–Allâh’tan alıkoyan herşey!” cevabını vermişlerdir. Dünyâ hayatı ise her varlık için bir me’muriyettir. Bu me’mûriyetin nihâî gâyesi âhireti kazanmaktır. Peygamber Efendimiz’den bu nükteye işaret eden “Dünyâ, âhiretin tarlasıdır.” (Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, I, 412) beyânı rivâyet olunmuştur. Yani insanoğlu, bu dünyada ne ekerse âhirette onu biçer.

Dünyânın oyalayıp gaflete sevketmek husûsundaki şu vasfını, dinin hassas terâzisinde dengelemek lâzımdır. Gafletin zıddı teyakkuzdur. Onu mutlak bir sûrette gerçekleştirme hâlinde dünya hayatını idâme ettirmek mümkün olmaz. O takdirde denge bozulmuş ve beşerî davranışlar, akıl ve mantık çerçevesinin dışına taşmış demektir.

Hazret-i Mevlânâ’nın yukarıdaki beyitlerinde ifâde ettiği üzere gaflet; idrâk ve ihâtası kısır, mükellefiyeti basit olan bir köpekte bile mutlak mânâsıyla zâil olsa o aşk-ı ilâhîyle dağlara düşer, me’mûr bulunduğu bekçilik vazifesini yapamaz. O böyle olursa insanın mutlak teyakkuzu hâlinde nasıl bir duruma geleceğini hesab etmek lâzımdır.

Azîz Mahmud Hüdâyî Hazretleri bir şiirinde insanı gafletten teyakkuza şöyle davet eder:

Uyanıgör gafletten

Geç bu fânî lezzetten

İç kevser-i vahdetten

Tevhîde gel, tevhîde

O hâlde gafletten kurtuluş için kalbi tasfiye, nefsi tezkiye edip gönlü mâsivâdan boşaltmak ve kâinattaki kudret, hikmet ve zarâfet tezâhürlerini değişik manzaralar hâlinde gönülde seyredebilmek, zarûrîdir. Mârifet ehli der ki:

“Ey mârifet yolcusu! Bu yolda; sabırsızlığı sabırla; unutkanlığı zikirle; nankörlüğü şükürle; isyânı tâatla; cimriliği cömertlikle; şüpheyi yakîn ile; riyâyı ihlâs ile; hatadaki ısrârı tevbeyle; yalanı doğrulukla; gafleti tefekkürle değiştirmedikçe mesâfe alamazsın!..”

Mesnevî:

“Zavallı insan! Kendini gereği gibi bilemedi, tanıyamadı. Çok ötelerden, yücelerden, ezel âleminden geldi; bu noksanlar âlemine, bu kirli dünyaya düştü.”

“İnsan kendisini ucuza sattı. O, çok değerli atlas bir kumaş gibi idi; tuttu, kendini bir hırkaya yamadı.” (c.3, 1000-1001)

Hadîs-i şerifte “Nefsini bilen, Rabbini bilir.” buyrulmuştur. Bu beyân, insanın kendini tanıması ve değerini takdir husûsundaki güçlüğün ifâdesidir.

Gerçekten insanın, halifetullah olmak itibâriyle hâiz bulunduğu değer, lâyıkıyla takdir edilebilse süflî davranışlara iltifattaki çirkinlik kolayca kavranır ve onlardan içtinab etmenin lüzûm ve ehemmiyeti anlaşılır. Lâkin çoğu kimse menşeindeki ulviyet ve mükemmelliği kavrayamadığından, kendisine yakışıp yakışmadığını tartıp ölçemeyerek, süflî işlere tevessülden kendini koruyamaz. Bu sûretle aşağıların aşağısına (belhüm edall’e) doğru sürüklenir.

Mesnevî:

“Mûsâ, asâya döndü de dedi ki: “Ne şaşılacak şeydir? Peygamberliğimiz, bizim için güneş kadar açık ve parlak; düşmanlar içinse gece kadar karanlık…”

“Acaba Firavun’un ordusu bu âlemin, kuşluk vaktinin güneşi ile doluluğunu nasıl olur da göremiyor?”

“Gözleri açık, kulakları açık ve bu parlak zekâları ile beraber hakîkati görüp işitmiyorlar! Allâh’ın gözleri bağlamaktaki gücüne, kudretine hayranım!”

“Ben, onların gafletine şaşıyorum; onlar da benim peygamberliğime, Hakk’a dâvet edişime şaşıyorlar. Onlar, bir baharın yetiştirdiği dikenlerdir; ben ise, o baharın çimeniyim, yaseminiyim!” (c.3, 1107-1110)

Kendi benliğindeki ulviyeti ve me’mûriyetinin istikâmetini lâyıkıyla takdir edemeyerek, kendi dünyalarını mart dumanına uğramış bir zemin gibi karartanlar, tepelerinde güneş bulunsa bile onun ziyâlarını göremezler. Çünkü araya gafletten teşekkül etmiş bir karanlık perde girmiştir. Mûsâ -aleyhisselâm- ve emsali peygamberler, nûrâniyet îtibariyle güneş gibi oldukları hâlde, onların hakîkatine nüfûz edememek; gâfillerin, tâbî oldukları nefis engeli sebebiyle kendi dünyalarını karanlığa gömmelerinin tabiî bir netîcesidir. Onlar yorganı kafalarına çekerek, gündüzü gece telakkî, ilân ve iddia eden bir gâfil gibidirler. Gerçeğin, onlara göre değişmeyeceği hakîkatinden habersizdirler. Bu hâli, Allâh’ın takdirinden bilen Hazret-i Mûsâ -aleyhisselam-, o yüce varlığın idraklere bir perde çekişindeki dirâyetini hayranlıkla takdir etmektedir.

Lâkin o neye kâdir değildir ki!.. Bir et parçası olan göze, görme; aynı şekilde kalbe hissetme, beyne düşünme gibi hârika bir dirâyet bahşetmesi; aynı zamanda bunun zıddı olarak bu uzuvları mutlak bir körlüğe ve sağırlığa mahkûm etmesi de havsalaya sığmaz bir kudret tezâhürüdür.

Hür ve kuvvetli olan, ham nefsânî arzularını bertaraf edendir. Nefsinin şerrine, yani azabına, hıncına ve hırsına mağlup olan kişi ise, başkalarına esiri olan şahıslardan daha beterdir…

Bağdad yakınlarında Peygamber Efendimizin göz nûru Hazret-i Hüseyin -radıyallâhu anh-’ı şehid eden hain bedbaht:

“–Bugün ben dünyanın en şerefli insanını öldürdüm!” diyerek nefsinin esaret ve paçavralığını sergilemiştir.

Daha sonraki asırlarda, geçtiği her yerde kan ve göz yaşı bırakarak ilerleyen, o devrin başkenti Bağdad’da katliâm yaparak dörtyüz bin müslümanı ve aynı zamanda göz nûruyla yazılmış bütün şaheser ve nadide el yazmalarını Dicle’ye gömen Hülâgu, tarihin kaydettiği en bedbaht zavallılardandır. O aslında bir hükümdar değil, nefsinin âciz bir esiridir.

Diğer taraftan yine Bağdad’da kesif tecellîler altında kalarak sahip olduğu mahrem bir sırrı ifşâ eden, bu yüzden de insanların akıl kıstası ile hâlini ölçmesine sebep olan Hallâc-ı Mansur, taşlanırken, kendisini taşlayanlar için:

“–Ya Rabbi, benden evvel beni taşlayanları affet!” diyordu. O, bu sözleriyle nefsî problemlerini aşmış, kendisini nefsinin esaretinden kurtarmış ve vicdan huzuru içinde ruhunun zaferine ulaşmış bir insanı temsil ediyordu.

Mesnevî:

“Ey gâfil kişi! Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân’da; «Hakk’ın verdiği rızıktan yiyin!» diye buyurduğu rızkı, sen hikmet sanmadın da ekmek sandın.”

“Allâh’ın verdiği rızk; kişinin mertebesine, anlayış ve seziş kabiliyetine göre, hikmet ve ma’rifettir. O, yiyenin sonunda boğazında durmaz, onu öldürmez.”

“Bu bedene ait olan ağzı kaparsan, sende mânevî ve rûhânî bir ağız açılır da, o ağızla ilâhî sırlar ve ma’rifetler lokmalarını yersin.” (c.3, 3745-3747)

Rızk, herkesin zannettiği gibi sadece yenen içilen şeyler değildir. Bunlar, bir miktar ile tahdid edilmiştir. Yani kendisine takdir edileni, yeyip tüketmeden, rızkını tamamlamadan hiçbir insan vefât etmez. Hâlbuki, ilâhî takdirle olan diğer şeyler de aynı durumdadır. Mesela bir göz, fânî âleme ait manzaraları ne kadar seyredebilecektir, bir kulak ne kadar ses ve söz duyacaktır. Bir beyin, televizyon ekranındaki altyazı gibi sessizce ne fikirler üretecek ve bir kalp, aynı şekilde ne gibi hislere ma’kes olacaktır… Bunların hepsi ilm-i ilâhîde mâlumdur ve binnetîce mahduddur. Aynen rızk gibi, onlar da icrâ edilip tükenmedikçe ölüm gelmez.

Bu demektir ki, sâir nasipler de aynen rızk gibi mahdud ve muayyendir. Bu tahdid ve muayyeniyet, ilâhî takdir iledir. Bu bakımdan şu vasfı; sadece yenilen, içilen şeylere mahsus sanmak bir görüş noksanlığıdır. Yine Hazret-i Mevlânâ:

“Teni aşırı besleyip geliştirmeye bakma! Çünkü o, sonunda toprağa verilecek bir kurbandır. Sen, asıl gönlünü beslemeye bak! Yücelere gidecek ve şereflenecek olan, odur.”

“Bedenine, yağlı ballı şeyleri az ver. Çünkü onu gereğinden fazla besleyen, nefsânî arzulara düşüyor ve sonunda rezîl olup gidiyor.”

“Rûha mânevî gıdâlar ver. Olgun düşünüş, ince anlayış ve rûhî gıdâlar sun da, gideceği yere güçlü, kuvvetli gitsin.”

Mesnevî:

“Sen, ey ilkbahar güzelliğine karşı dudak ısıran, hayran olan kimse! Bir de sonbaharın sararmış hâline ve soğukluğuna bak!”

“Şafak vaktinde, güzel güneşin doğuşunu görünce, gurûb zamanı, onun ölümü demek olan batışını hatırla!”

“İnsan da aynı bu mâcerayı yaşar. Kemâli ve cemâli, zevâle mahkûmdur.”

“Güzel bir çocuk; bakarsın, güzelliği ile halkın sevgilisi olmuştur. Bir müddet sonra, ihtiyar bir bunak hâline gelir ve halka rezîl olur!”

“Eğer gümüş tenli güzeller seni avladıysa, ihtiyarlıktan sonra bir de pamuk tarlasına dönen o bedene bak!”

“Ey yağlı-ballı yemekler ve nefis gıdalar görüp imrenen! Kalk helâya git de, onların akıbetini orada gör!” (c.4, 1596-1601)

Bu âlem, Allâhu Teâlâ’nın sıfat tecellîlerinin terkibi ile vücûda gelmiştir. Allâh’tan gayri her varlığın var olması, bu sıfat tecellîlerinin terkipleriyledir. Dünyamızda zât tecellîsi yoktur. Zîrâ Cenâb-ı Hak, öyle bir tecellîye dayanabilecek bir mekân yaratmamıştır.

Diğer taraftan sıfat tecellîleri terkibiyle var olan varlıklar, “bekâ” sıfât-ı ilâhiyyesinden mahrumdurlar. Bu sebeple hiçbir varlıkta “bekâ”,

yani ölümsüzlük ve daimîlik imkân ve gücü yoktur. Bunun netîcesi ise, bütün varlıkların fânîlik, eskime ve yok olmaya mahkûm olmasıdır. Âyet-i kerîmede bu hakîkat şöyle ifâde edilmiştir:

“Yeryüzünde bulunan her canlı yok olacaktır.” (er-Rahmân, 26)

Fânî olan varlıkların vasıfları da fânîdir. Bu keyfiyetin bir netîcesi olarak da hepsi ebedî bir değişime ve yaşlanmaya mahkûmdur. Hiçbiri, hiçbir hâl üzere bâkî olamaz. Ancak fânîliğin seyri, her varlıkta başka bir sür’at ve mâhiyette gerçekleşir. Bundan dolayı “her hâl gelip geçicidir.” hükmü bilinen bir gerçektir.

Bu demektir ki, zıdlar üzerine kurulmuş âlemimiz, ne güzellik, ne çirkinlik; ne hayır, ne şer; ne varlık ile yokluk; ne kemal ve ne de zevâl üzre bâkî olamaz. Ebedî bir değişim, bütün mahlûkât için mutlak bir kaderdir. Mevlânâ hazretleri, yukarıdaki beyitlerinde bu gerçeği terennüm etmekte ve bir insanın çocukluktan ihtiyarlığa doğru seyri ve bir gıdanın geçirdiği değişimi zikir ve ifâde buyurmaktadır.

Gâfilâne bir hayat; çocuklukta oyun, delikanlılıkta şehvet, erginlikte gaflet, ihtiyarlıkta elden gidenlere hasret ve binbir türlü çırpınış ve nedâmetten ibârettir. Zikri dudağına ve kalbine almayan, merhametten nasîpsiz, muzdaribin derdini duymak ve hissetmek istemeyen, bedbaht ve mütekebbirlerin kaçtığı ölüm, kendisini her ân pusuda beklemektedir. Âhıretsiz bir dünyâ refâhı elde etmek için dünyâ süslerine aldananların, fânî lezzetlerde son gününe kadar yorulanların hâli, ne hazîn bir tükeniştir!..

Dünyâ bir imtihan ve ibtilâlar mekânıdır. İlk nazarda râyihası, hoş ve tatlı gelir. Nefse tazelik ve canlılık verir. Lâkin bir tuzaktır ki, nefs engelini aşamayanların girdabıdır.

Mesnevî:

“Ey insan, dünyâdan birbirine zıd iki ses gelir. Acaba senin kalbin hangisini almaya istîdâtlı?..”

“O seslerden biri Allâh’a yaklaşanların hâli, diğeri ise aldananların hâlidir.” (c.4, 1622-1623)

“Bu seslerden birini kabul ettin mi, öbürünü duymazsın bile!..”

“Çünkü seven bir kimse, sevdiğinin zıddı olan şeylere karşı adetâ kör ve sağır olur.” (c.4, 1626)

“Ey sâlik; aynadaki son nakşa bak! Bir güzelin ihtiyarlığındaki çirkinliğini ve bir binânın harâbe hâline geleceğini düşün de aynadaki yalana aldanma!..” (c.4, 1628)

Hazret-i Mevlânâ, bu âlemin zıtlık üzerine kâim olduğunu, yukarıdaki beyitlerinde çeşitli misaller zikrederek anlatmaktadır. Bunun sebebi, Cenâb-ı Hak’ın “câmiu’l-ezdâd”, yani zıt sıfatlara sahip bulunmasıdır. Yukarıda izah edildiği üzere, sıfat tecellîleriyle var olan âlemimizde de bu zıtlık asıldır. Bertaraf edilemez. Esâsen insan beyni, zıddı olmayan şeyi kavrayamaz. O sûretle şartlandırılmıştır. İnsan ve kâinât, cemâlî ve celâlî tecellilerin ma’kesi ve zıtlığın sergisi hâlindedir. Zîrâ İslâm nazarında mes’ul olan şahsın idrâki, ancak zıddı kavrayabildiği kadardır.

Zıtlık (kontras) ne kadar net ise, idrak de o kadar berraktır. Siyah bir tahtanın üzerine biri beyaz, diğeri gri, iki iplik konsa; zeminle tezatı tam olan beyaz daha net görülür. Karda yürüyen beyaz tavşanı ise en keskin gözler bile görmeyebilir.

İslâm da tesis ettiği sistemin ve getirdiği dünya görüşünün izâhını yaparken bu realiteyi dikkate alır. İzahlarını zıtlar üzerine bina eder. Hayır-şer, cennet-cehennem, hayat-ölüm gibi…

Bu zıtlar arasında, hem insan şahsiyetinde ve hem de kâinâtta bir galebe ve aynı zamanda birbirini bertaraf etme mücâdelesi mevcuttur. İnsanın iç dünyasındaki fücur ve takva mücadelesi gibi… Bu mücâdelelerde birinin diğerini yok etmesi muhâldir. Çünkü birbirine zıd olan her şey, aslı kâinâtın Hâlıkı’nda olan bir sıfatın âlemimize in’ikâsıdır. Allâh’ın sıfatları da ebedî olduğundan bu zıtlık, kıyâmete kadar devam edecektir. İnsana yakışan, kendi şahsında da hâricî âlemde de hak ile hayrın, bâtıl ve şerre galebesini temin etmeye çalışmaktır. Bunun için hak ve hayra kulak vermek, şer ve bâtıldan yüz çevirmek lâzımdır. Bunu yapanlar saâdete ererler ki, dinin gâyesi de insan denilen her ferdi, bu zafere ulaştırmaktır. Nitekim âyet-i kerîmede: “Nefsini (maddî ve mânevî kirlerden) temizleyen kurtuluşa erdi. Onu günahlarla örten ise helâk oldu.” (eş-Şems, 9-10) buyrulmaktadır.

Mesnevî:

“Mala mülke fazla sarılma ki, vakti gelince kolayca bırakabilesin! Hem kolayca verip gidesin, hem de sevab kazanasın! Sen, seni sımsıkı tutana sarıl ki, evvel de O’dur, âhir de O’dur. O’nu bulmak istiyorsan, gönül gemini batıracak ne kadar nefsânî sıkletler varsa içinden çıkarıp at ki, murâdına nâil olasın.” (c.3, 128-129)

Kalbe kök salmak meyli îtibariyle dünyâ nîmetlerinden en istidâtlı olanı, “mal” ve “evlâd”dır. Bunun içindir ki, Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’de bu iki nimeti “fitne” tavsifiyle zikretmiş bulunmaktadır.

Allâh Teâlâ’nın insanoğluna lutfettiği mal ve evlâd gibi her türlü imkân aslında birer emânettir. Bütün nîmetler O’ndandır ve O’na âittir. Bu yüzden, ârif gönüllerin Hakk’a karşı duyguları dâimâ:

“Alan Sen’sin, veren Sen’sin, kılan Sen!..

Ne verdinse odur dahî nemiz var!..”

beytinin ifâde ettiği istikâmette olmuştur. Bu sebeple Allâh dostları, bir kul olarak Hak katındaki hiçliklerini idrâk hâlinde olup, nâil oldukları nîmetleri, o nîmetlerin gerçek sâhibi olan Allâh’tan esirgemek gafletinden son derece kaçınmışlardır.

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ümmetinin gelecekte uğrayacağı fitne hakkında şöyle buyurur:

“Her ümmetin bir fitnesi vardır. Benim ümmetimin fitnesi de maldır.” (Tirmizî, Zühd, 26)

Malı yanlış yere sarfeden veya hak sahiplerine haklarını vermeyecek derecede onu biriktiren kimseler, Allâh’ın vermiş olduğu nîmetleri zâyi etmiş olurlar. Cenâb-ı Hak, böyle bir gaflete düşenlerin fecî âkıbetini âyet-i kerîmede şöyle beyân buyurur:

“…Altın ve gümüşü yığıp da, onları Allâh yolunda harcamayanlar yok mu, işte onlara elem verici bir azâbı müjdele! (Bu paralar) cehennem ateşinde kızdırılıp bunlarla onların alınları, yanları ve sırtları dağlanacağı gün (onlara denilir ki): «İşte bu, kendiniz için biriktirdiğiniz servettir. Artık yığmakta olduğunuz şeylerin (azâbını) tadın!»” (et-Tevbe, 34-35)

Şeyh Sâdî’nin, dünyâ metâına aşırı düşkünlükle cimrilikte bulunanlara yaptığı şu îkaz ne kadar ibretlidir:

“Para yığmakla yükseleceğini sanma. Duran su fenâ kokar ve kurur. Bağışlamaya ve akıtmaya çalış. Akan suya gök yardım eder. Yağmur yağdırır, sel gönderir, onu deryâ eder.”

Dolayısıyla asıl mârifet, cömertlik ve diğergâmlıkla gönlü deryâ hâline getirip Hakk’ın lutfettiği nîmetleri ve dünyâ ticâretini âhiret zenginliğine dönüştürebilmektir. Bu bakımdan malın hayırlısı, sâhibinden önce âhirete gönderilen; canın hayırlısı da Allâh rızâsı istikâmetinde kullanılabilendir.

Ashâb-ı kirâm, dünyâ hayatını âhiret saâdetine sermâye kılmak için fakirlikten korkmaksızın bir infâk seferberliğine girmişlerdi. Bizler de âhiretimizi tefekkür ederek, onların bu yüce fazîletinden nasîb alabilme heyecânı içinde olmalıyız.

Hadîs-i şerîfte buyrulur:

“Kimin endişesi âhiret olursa, Allâh, zenginliği onun kalbine koyar, işlerini dağınıklıktan kurtarır ve dünyâ ona boyun eğerek gelir. Her kimin endişesi de dünyâ olursa Allâh fakirliği onun gözü önüne koyar, kendisini derbeder eder ve dünyâdan kendisine ancak takdîr edildiği kadar gelir.” (Tirmizî, Sıfâtü’l-Kıyâme, 30)

Hazret-i Mevlânâ, mala âid muhabbetin kalpte kökleşmesiyle Cenâb-ı Hak’tan uzaklaşmanın tehlikesine işâret etmektedir.

Doğru olan, her nimete “emanet” mantığı ve duygusuyla sahip olmaktır. Böyle olursa, ondan ayrılık tahammül edilmez bir ezâya sebep olmaz.

Kalp, tecelligâh-ı ilâhîdir. Oraya “mal” veya “evlâd sevgisi”ni sokmaksa, bu iki şeyi put hâline getirmek istikâmetinde bir yanlıştır. Bu, gerçek îmâna zıd bir davranış olduğu gibi aynı zamanda dünyayı âhiret kazanmak için bir vâsıta hükmünden çıkarıp gâye hâline getirmektir ki, bu hâlin netîcesi dünyada esâret, âhirette ise hüsrandır. Yani, iki cihan bedbahtlığıdır.

 

1