İnsan-ı Kâmil

İnsan-ı Kâmil

Onikinci Kısım Birinci Ek: İNSÂN-I KÂMİL

Nefes-i rahmânî’nin nefeslendirilmesinden maksat “Ben gizli bir hazîne idim; bilinmeğe muhabbet ettim; hálk edilmişleri bilinmem için hálk ettim” hadîs-i kûdsîsi gereğince “muhabbet” ve “açığa çıkma” ve “bilinme” olduğundan ve bilinmenin kemâli ise ilâhi sûreti kabûle müsâit bir vücût aynası ile mümkün olduğundan, ulûhiyyet zâtının latîf vücûdu, bu ilâhi sûretin görüntüsünü kabûl edebilecek bir kesîf mertebeye tenzîl etti ki, bu kesîf mertebe de şehâdet âlemidir. Ve şehâdet âlemi her ne kadar, ilâhi isimlerin hükümlerinin ve eserlerinin açığa çıkmasına müsâit ise de, tamâmıyla cilâlanmış bir ayna olmadığından, ilâhi sûret onda kemâliyle gözükmez. Bundan dolayı şehâdet âleminden Âdem’in hálk edilişi ve açığa çıkması, onun cilâsı kadar oldu.

Şimdi âlem, Âdem’in vücûdu ile cilâlanmış bir ayna olduğundan mutlak Hakk onda ilâhi sûretini kemâli ile müşâhede buyurur. Fakat bu müşâhede, uzaktan ve kendi vücûdunun hâricinde olan bir şeye bakmakla meydana gelen seyir türünden değildir. Belki zerrelerin tamamında bizzât açığa çıkma ve mevcût olmak ile zevkî müşâhededir.

Bu hâle işâret olarak Kur’ân-ı Kerîm’de “lâ tudrikuhul ebsâru ve hûve yudrikul ebsâra ve huvel lâtîful habîr” ya’nî “Gözler O’nu idrâk edemez. Ve o gözleri idrâk eder. Ve o Lâtîf’tir, Hâbir’dir” (En’âm, 6/103) buyrulur. Çünkü latîf zât, eşyâ sûretiyle kesîfleşince, onlarda kesîf olarak açığa çıkan haller ve işler, latîf zâtın müşâhede ve varlığında bizzât mevcûdiyeti ile bilineni olur. Onun için âyet-i kerîmede “Latîf ve Habîr” buyuruldu. Ve “hibret-deneyim” bizzât yaşayıp bilmektir. Nitekim diğer bir âyet-i kerîmede dahi: “elâ ya’lemu men haleka ve huvel lâtîful habîr” ya’nî “Hálk ettiğini bilmez mi? Ve O Lâtîf’tir, Habîr’dir” (Mülk, 67/14) buyurulur. Bu taayyünlerde Hak can gibidir; ve taayyünler ise beden hükmündedir. Ve melekler duyulara; ve felekler ve unsurlar ve diğer mevcûtlar uzuvlara benzerler. Ve Âdem bunların özü ve esası olduğundan göklerin ve yerin hálk ediliş sebebi Âdem olmuş olur. Rubâî:

Tercüme:

“Ey Âdem! İlâhî kitabın nüshası sensin;

ve cemâl pâdişâhının aynası sensin.

Âlemde ne varsa, senden hâriç değildir;

her ne istersen kendinden iste ki, hep sensin.”

Ve nitekim levlake levlak lema halaktul eflak ya’nî “Sen olmasaydın eğer sen olmasaydın bu âlemleri hálketmezdim” buyurulmuştur.

İlâhi isimler topluluğundan ibâret olan ilâhi sûreti ve ilâhi emâneti kabûl ve taşımaya, göklerin ve yerin ve madenlerin taayyünleri müsâit olmayıp, ancak Âdem’in taayyünü müsâit oldu. Bu hakîkâti idrâk edemeyen maddecilerin, tefekkürün ancak insan beyninin azot ve karbon ve fosfor gibi birtakım madde parçalarının özel olarak yerleşiminden oluştuğunu beyân ederek ma’nâyı inkâr etmeleri, azot ve karbonun ve hakîkî vücûdun husûsî taayyününden ibâret olan bu özel yerleşimin ne demek olduğunu bilmemelerinden ileri gelmektedir. İşte vücûdun bu husûsî taayyünüdür ki, ulûhiyyetin küllî ma’nâlarından ibâret olan ilâhi emânetleri taşımaya müsâit oldu. Nitekim, Hak Teâlâ buyurur:

“İnnâ aradnel emânete ales semâvâti vel ardı vel cibâli feebeyne en yahmilnehâ ve eşfakne minhâ ve hamelehel insân” ya’nî “Muhakkak ki Biz, o emâneti göklere, arza ve dağlara teklif ettik, onu yüklenmekten çekindiler ve korktular. Ve onu insan yüklendi” (Ahzâb, 33/72).

Kalbi güneş ve diğer gezegenler uzuvları olmak üzere, Allah Teâlâ Hazretleri güneş sistemimizi büyük insan olarak hálk etti. Ve arzdan da kendisini kendisiyle bilmesinden ibâret olan ilk taayyün(celâ) ve isim ve sıfatlarının açığa çıkışıyla olan bilmesinden ibâret olan taayyünün(isticlâ) kemâli için onların benzeri bir tam ayna olan insânı hálk etti. Bunu, Allah Teâlâ’nın her şeye kadir olduğunu bilmemiz için böyle yaptı. Çünkü insânda açığa çıkan ilim sıfâtının derecesi, diğer mahlûklarda mevcût değildir. Nitekim âyet-i kerîmede “Allâhullezî halaka seb’a semâvâtin ve minel ardı mislehûnne yetenezzelûl emrû beynehûnne li ta’lemû ennallâhe alâ kulli şey’in kadîr” ya’nî “O Allah ki, yedi kat gökleri ve yerden de onların misli kadarını hálk etti. Emir onların aralarından kesintisiz olarak iner, tâ ki Allah’ın herşeye Kadîr olduğunu bilmeniz için” (Talâk, 65/12) buyurulmuştur.

Bilinsin ki, insândan maksat, ancak insan-ı kâmil’dir. Onun kemâli sadece ilmen değildir; belki bütün isimlerin ve sıfatların hükümleri kendisinde fiilen açığa çıkar. Meselâ kendisinde hálketme sıfâtı açığa çıkmayan, ya’nî kendisinde mertebelerin tamamında hálketme kudreti bulunmayıp ta, diğer sıfatların hükümleri açığa çıkan insan-ı kâmil değildir, noksan insândır. İnsân-ı kâmil’de diriltme ve öldürme ve var etme ve yok etme ve men etme ve verme gibi sonu olmayan ilâhi sıfatlar fiilen açığa çıkar. Nitekim Îsâ (a.s.)’ dan naklen Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulur: “ennî ehlûkû leküm minet tîni ke heyetit tayr” ya’nî “Ben size çamurdan kuş sûretinde mahlûk yaparım” (Âl-i İmrân, 3/49).

Vücûdun mutlaklık mertebesinde sıfatlar; ve sıfatların eserleri olan isimler ve isimlerin eserleri olan fiiller yoktur. Vücût ulûhiyyet mertebesine tenezzül edince sıfatlara ve isimlere sâhip olur; fakat fiiller yoktur. Ne zaman ki var oluş mertebelerine tenezzül eder, fiiller açığa çıkar. Ve şehâdet mertebesinde kesîf taayyünler elbisesine büründüğü zaman, sıfatlar ve isimler ve fiiller en açık olur. Bundan dolayı “Allah” toplayıcı ismi, evvel ve âhir ve zâhir ve bâtının bütün hepsinin ismi olur. Ve mutlak vücûdun mertebelerinin ve hallerinin tamamının görünme yeri âlem ve onun özü ve esası “Âdem” olmuş olur. Âlemsiz ve Âdem’siz Allah’ı görmek mümkün değildir. Böyle olunca insan-ı kâmil’de zât, sıfatlar ve isimler ve fiiller bir aradadır. Ve bu mertebe vücûdun yedinci mertebesi olup, vücûdun kemâliyle tenezzüllü insan-ı kâmilde son bulur. Ve mutlak vücûdun insan-ı kâmil mertebesindeki kemâlâtı hiçbir mertebe ve hallerinde müşâhede olunmuş değildir. Hak insan-ı kâmil ile görür, işitir, bilir ve bütün varlık sıfatları ile vasıflanmış olur ve her bir makâmın ve her bir mertebenin lezzetleri ile lezzetlenir ve elemleri ile elemli olur. Hakk’ın zevkleri insan-ı kâmil’in zevkleri; veyâ aksi olarak, insan-ı kâmil’in zevkleri Hakk’ın zevkleridir. Şimdi, varlık âlemin vücûdudur; ve toplayıcı varlık da insan-ı kâmil’dir. “Âdem” denilince insan-ı kâmil anlaşılmalıdır.

Bilinsin ki, âlem ve Âdem’in iki i’tibârı vardır. Birisi zâtı yönündendir; ve onların zâtı ilk önce yok idi, sonradan var oldu. Ve diğeri mutlak vücût yönündendir ki, bütüne sirâyet etmiştir. Onun herkes ve her şey ile bağlantısı vardır. Bu i’tibâr ile insan “üns”ten türemiştir, derler. İnsân-ı kâmil, asâleten (S.a.v.) Efendimiz’dir. Çünkü onun hakîkâti bütün hakîkatleri toplamış olan ulûhiyyet mertebesidir. “Allah” ismi onun Rabb-i hâssıdır. Bu ismin altında mevcût olan isimlerin tümünde eşitlik vardır. Ya’nî birinin diğerine üstün gelmesi yoktur. Fakat onun tâbii olan nebîler (aleyhimü’s-selâm) ile evliyâ (kaddes’ Allâhu esrârahum) hazarâtı da “Allah” isminin görünme yeri olmakla berâber, onun altında bulunan isimlerden bir ismin merbûbu olup, o isimler, onların Rabb-ı hâssları bulunduğundan, isimlerin görünme yerleri olmaları husûsunda onlarda eşitlik yoktur. Nitekim Sâlih (a.s.), Fettâh isminin görünme yeri olduğundan mucizeleri “fetihler” sûretinde açığa çıktı.

Şimdi İnsân-ı Kâmil, Hakk’ı tenzîhte teşbîh ve teşbîhte tenzîh eder.Tenzîhte:“innemâ ene beşerun mislüküm” ya’nî “sadece sizin benzeriniz beşerim”(Fussılet, 41/6)buyurur: Ve teşbîhte: “Men reani fekat reel Hakka” ya’nî“Beni gören Hakk’ı görmüştür” buyurur. Çünkü salt tenzîh ilâhi marifetin yarısıdır. Salt teşbîhte, vücût hakîkatinden câhil olmaktır. Buna inanmak kâfirliktir. Salt tenzîh sınırlamaktır, çünkü bir şey bir şeyden münezzehtir denildiği zaman, onlara birer sınır tayîn edilmiş olur ve birinin sınırı bittikten sonra, diğerinin sınırı başlar demek olur. Salt teşbîhte mutlak vücûdu bir sûret kaydı ile kayıtlamak ma’nâsına gelir. Bu tehlikelerden kurtulmak için Hak zât’ı yönünden eşyâdan münezzehtir ve taayyünleri yönünden değildir, deriz. Ve diğer bir tabîrle, Hakk zât’ı yönünden eşyânın “ayn”ıdır, deriz. Çünkü: “Huvel evvelu vel âhiru vez zâhiru vel bâtın ya’nî “O’dur Evvel, Âhir, Zâhir, Bâtın” (Hadîd, 57/3) buyurur ve taayyünleri yönünden gayrıdır; çünkü: “innallâhe le ganîyyun anil âlemîn” ya’nî “Muhakkak Allah âlemlerden Ganî’dir” (Ankebût, 29/6) buyurur.

 

Onikinci Kısım İkinci Ek: AYNI OLUŞ VE GAYRI OLUŞ

Bilinsin ki, Rab ile kul arasında aynı oluş ve gayrı oluşun ikisi de mevcût ve gerçektir. O, bir yön ile; bu da bir yön iledir. İlk bakışta bir şahısta zıtların bir araya gelmesi olanaksız görünür. Ve “iki zıt bir araya gelmez” kaidesi geçerlidir. Ve lâkin bu birleşmeyen “iki zıt” kelime anlamı üzerinedir, mecâzi zıt değildir. Mecâzî zıtlar birleşir. Bunun için tasavvuf ehli tahkikçilerine “zıtları toplayıcı” derler. Meselâ nûr ile karanlık, kelime anlamıyla zıttır. Bu iki zıt bir mahalde birleşmezler. Çünkü bu iki kelimenin ma’nâsı kendi konuldukları anlam üzerine vardır. Eğer kendi anlamları üzerinde var olmazlarsa, onların bir araya gelmesi geçerli olur. Meselâ gölgeye mecâz yoluyla “karanlık” denebîlir. Ve karanlık adını verdiğimiz bu gölge, nûr ile bir mahalde ve bir zamanda birleşebilir. Nitekim, her zaman görebiliriz ki nûrdan ibâret olan güneşin ışıkları ile duvarın gölgesi bir mahalde ve bir zamanda bir araya gelirler. Çünkü gölge mecâzi karanlık idi.

İşte bu îzâhâttan anlaşıldı ki, kul ile Rab arasındaki hakîki aynı oluş kelime anlamıyla değildir. Ve aynı şekilde hakîki gayrı oluş da kelime anlamıyla değildir. Bu, her iki zıttın bir şeyde bir araya gelmesi olanaksızdır. Bundan dolayı akla dayalı ilimde bir araya gelmesi menedilen zıt, kelime anlamının ma’nâsı i’tibârıyladır. Yoksa mecâzi ma’nâsı i’tibârıyla değildir. Bu tahkik ehli indinde dahî anlamca olan iki zıttın bir araya gelmesi olanaksız ve geçerli değildir. Bunu başka bir misâl ile de anlatalım. Şöyle ki:

Eğer bir şahıs etrâfını kuşatacak şekilde çepeçevre saran aynalar koysa, her bir aynada zâtı ve sıfatları ile görülür. Ve sıfâtının görünmesi budur ki, o şahsın her bir hareket ve sükûnu, sevinç ve keder halleri ve gülmesi ve ağlaması yansımada görünür. Bu yönden şahıs, yansımanın aynıdır. Bu aynı oluş, mecâzi hakîkî aynı oluştur. Eğer kelime anlamıyla olsaydı, yansımada olan her bir halin, şahısta da olması gerekirdi. Çünkü yansıma birçok aynada olmuştur. Bu çokluk şahsın bir olmasına te’sîr etmez. Eğer yansıma üzerine taş veyâ pislik atsalar, şahıs ondan zarar görmez ve kirlenmiş olmaz, kendi hâlinde kalır ve bu noksanlardan münezzeh ve beridir. İşte bu yönden mecâzi hakîkî gayrı oluş mevcût olur. Bundan dolayı şahıs ile yansımada aynı oluş ile gayrı oluşun her ikisi de gerçekleşir.

Şimdi, kim ki kul ile Rab arasında kelime anlamıyla hakîkî aynı oluşa inanır ve bütün yönleriyle gayrı oluşu inkâr ederse, o kimse dinsiz ve kâfir olur. Bu inanışa göre ibâdet eden ile ibâdet edilen ve secde eden ile secde edilen arasında hiçbir fark kalmaz. Böyle bir aynı oluş olanak dışıdır. “Neûzü billâhi min hâzâ”ya’nî “Bundan Allah’a sığınırız”.

Ve aynı şekilde kim ki, Halkedici ile hálkedilen arasında kelime anlamıyla hakîki gayrı oluşa inanır ve Hâlık olma ve mahlûk olma bağıntısından başka hiçbir aynı oluş münasebet ve bağıntısını kabûl edici olmazsa, o kimse durumun hakîkatinden câhildir. Bu, çömlekçi ile çömlekler arasındaki bağıntıya benzer. Eğer çömlekçi ölürse, onun yerine çömlekleri bâkî kalır. Bu hal çömlekler ile çömlekçi arasında mevcût olan kelime anlamıyla gayrı oluş sebebiyledir. Kul ile Rabb arasında böyle bir gayrı oluş olmuş değildir. Bu gayrı oluşa inanan zâhir âlimleri ve kelamcılar tevhid ehlinin terimlerinden gâfildirler. Kul ile Rabb’in bir değerde tutulmasından korkarlar. Bilmezler ki, tahkik ehlinin terimleri gereğince yansımada ve şahısta her bir yönün mevcût oluşu ile berâber hiçbir vakitte bu, o; o da, bu olmaz. Yansıma, yansımadır; şahıs da şahıstır. Yansıma mahlûk ve sonradan ve noksandır. Ve şahıs önceliksiz ve bâkî ve kâmildir. Başka bir örnek daha verelim:

Buhârın vücûdu, lâtîf oluşunun kemâlinden dolayı görünmez. Bir mertebe yoğunlaşınca bulut ve bulut yoğunlaşınca su; ve su donarak yoğunlaşınca buz olur. Şimdi buzun esâsı buhar olmakla berâber, onun belirmesi buharın gayrıdır. Çünkü buhar, aslâ buz gibi kesîf bir belirme sâhibi değildir; o sûretsizdir. Ve aynı şekilde buz, suyun donmuş halinden ibâret olduğu halde, suyun aynı değildir. Çünkü su ile görülen işler buz ile görülemez. Su başka, buz başkadır. Velâkin gerek suyun ve gerek buzun vücûtları buharın zâtından gayrı değildir. Bu i’tibâr ile buharın aynıdırlar. Bundan dolayı bunların arasında hem aynı oluş ve hem de gayrı oluş mevcût ve gerçektir.

 

Onüçüncü Kısım: VÜCÛT MERTEBELERİNİN ÖZETLENMESİ

Daha önce ayrıntılı olarak beyân olunan vücûdun yedi tenezzül mertebesini özet olarak da anlatmak faydalı göründüğünden aşağıdaki şekil ile beyân olunur:

Birincisi: “Taayyünsüzlük”, “mutlak” ve “salt zât” mertebesidir. Bu mertebede vücût, bütün vasıf ve sıfat izâfesinden münezzeh ve her kayıttan ve hattâ mutlaklık kaydından dahi mukaddestir. Bu mertebe Hak Teâlâ’nın özüdür ki, onun üstünde başka bir mertebe yoktur. Kesinlikle bütün mertebeler onun altındadır. Buna “ahadiyyet mertebesi” derler.

İkincisi: “İlk taayyün”’dür. Bu mertebe Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri’nin kendi zât’ını ve sıfatlarını ve bütün mevcûtları, biri diğerinden ayrı olmamak üzere, öz olarak, bilmesinden ibârettir. Buna da “vahdet mertebesi” ve “hakîkat-ı muhammediyye” derler.

Üçüncüsü: “İkinci taayyün”dür. Bu mertebe Hak Sübhânehû ve Teâlâ hazretleri’nin kendi yüce zâtını ve yüksek sıfatlarını, biri diğerinden ayrılmış olarak, ayrıntı yönleri üzere bilmesinden ibârettir. Buna da “vâhidiyyet mertebesi” ve “hakîkat-ı insâniyye” derler.

Dördüncüsü: “Rûhlar mertebesi”dir. Bu mertebe, katışıksız soyut şeylerin varlıklarından ibârettir. Ya’nî burada madde ve terkîp yoktur. Ve bunlar kendini ve kaynağını ve benzerlerini idrâk edebilirler.

Beşincisi: “Misâl mertebesi”dir. O da birleşik latîf şeylerin varlığından ibârettir ki, bunlar parçalanmaz ve yırtılmaz ve yapıştırılmazlar. Rüyada ve aynada görülen hayâli sûretler gibi.

Altıncısı: “Cisimler âlemi mertebesi”dir. Bu mertebe de, kesîf birleşik şeylerden ibârettir ki, bölünme, parçalanma, ve yırtılma ve yapışma kabûl ederler.

Yedincisi: Mertebelerin hepsini, ya’nî cismânî ve nûrânî ve vahdet ve vâhidiyyet mertebelerini toplamış olan mertebedir ki, “insan-ı kâmil” derler. Bu mertebe mutlak vücûdun en son tecellî ve en son elbisesidir.

Tahkik ehlinden bazıları “vahdet mertebesi” ile “vâhidiyyet”i birleyerek ve “insan-ı kâmil” mertebesini “şehâdet mertebesi”ne katarak beş mertebe i’tibâr ederek bunlara “hazarât-ı hamse” ya’nî “beş hazret” ismini verirler. Bunlara göre mertebelerin isimleri şöyle olur: “Ahadiyyet”, “vâhidiyyet”, “rûhlar”, “misâl” ve “şehâdet”.

Bazıları da dört isim ile özetleyerek “lâhût”, “ceberût”, “melekût”, “nâsût” derler.

“Lâhût”, keyfiyyetsiz ve renksiz olan zâttan ibârettir ki, buna “Hû” ile işâret ederler.

“Ceberût”, ilk taayyün ve öz olarak müşahededen ibârettir ki, “Allah” ismiyle isimlendirirler. Onun için “Hû” isminin zikrine “lâhûtî” ve “Allah” isminin zikrine de “ceberûtî” derler. İlki “cem’u’l-cem,” ya’nî “cemlerin cem’i” ve ikincisi “cem makâmı”dır.

“Melekût” “rûhlar âlemi” ile “misâl âlemi”in bir arada toplanmasından ibârettir.

“Nâsût” “şehâdet âlemi” ile “hazret-i insan”ın bir arada toplanmasından ibârettir. Bunlar i’tibârlardan ibâret olup, dedikodu mahalli değildir.

Şimdi, insan fertlerinden birisi yükselerek bu mertebeler ona bizzat hakîkatini idrâk ile (zevkan) açılır ve bu mertebeleri kendi zâtında bulursa, ona “insan-ı kâmil” derler. Ve onun bu hâline “urûc ve mi’râc” ismini verirler. Bu urûc(yükselme) ve genişleme tam olarak, ancak Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz’e olmuştur. Çünkü yukarıda anlatıldığı üzere, isimlerin tümüne görünme yeri oluşu eşitlik yolu üzeredir. Ve bu makâm “makâm-ı mahmûd”dur. Diğer insan-ı kâmillerin bu makâma ulaşmaları mümkün değildir. Bu makâm “yetîm’in mâlı”dır. “Ve lâ takrebû mâlel yetiymi” ya’nî ”Yetîmin mâlına yaklaşmayın” (En’âm, 6/152). Tabiidir ki diğer kâmillerin mi’râcında bu makâmın zevki yoktur; çünkü hakîkatleri bu zevki engeller.

 

0