İnsan-ı Kamil Mukaddime

İnsan-ı Kamil Mukaddime

Hamd ü senâ Cenâb-ı Hakk’a mahsûs, salât ve selâm, kendisinden sonra peygamber olmayan Peygamber’e yöneliktir. Bu kitâbın yazılmasından hedeflenen maksad, Cenâb-ı Hak Teâlâ olduğu için, sırf Cenâb-ı Hak hakkında söz söyleyeceğimiz zarûrîdir.

“Namaz” isimli kitabımızda belirttiğimiz üzere “hamd”ın bir çok mertebeleri vardır, burada onların îzâh edilmesi uzun süreceğinden oradan okunarak bilgi alınabilir. Ancak kısaca genel anlamda hamd iki yönlüdür. Biri “hamd Allah’a edilir” şeklinde olan ve avâmın yaptığı hamd ve diğeri “ancak Allah hamd eder” şeklinde ifâde edilen Allah’a mahsûs hamddır. Kul mertebesinden bakıldığında hamd teşekkür hükmündedir ve kul Rabb’ına lafzî olarak hamd eder, ma’nâ yönüyle hakîki hamdı etmekten âcizdir ve kul kendisini hamd etmekten tenzîh eder. Kulun hakkıyla hamd edebilmesi için hamd edilen şeyin hakîkatini mutlak şekilde ve en iyi biçimde bilmesi lâzımdır, oysa beşeriyetimiz yoluyla Allâh’ın varlığını hakkıyla bilmemiz mümkün değildir. Resûlullah Efendimiz (s.a.v)’den sonra peygamber gelmeyecektir çünkü Efendimiz (s.a.v) bütün hakîkatleri ortaya koyup ve gizli bir şey kalmadığından dolayı gelmesine gerek yoktur; ibârede gelmeyecek denilmesinin ma’nâsı budur. Efendimiz (s.a.v) ile berâber çember tamamlanmıştır ve ikinci bir çember yoktur ki onu tamamlamak için peygamber gelsin. Hz. Âdem (a.s)dan başlayan bu seyir Resûlullah (s.a.v) Efendimiz ile sona ermiştir. Mi’râc, regâib, mevlûd, kadir gecesi, ramazan bayramı, kurban bayramı hepsi Efendimiz (s.a.v)’dedir. Ve bunların hepsi bir kişinin Hakk’a seyir yolunda yaşaması gerekenlerdir, bunlar yaşandığı zaman ancak gerçek Muhammedî olunmaktadır. Bunların hakîkatleri yaşantıya geçirilip yaşanmadığı sürece sâdece sûrette kalınmış olunur. Bu işin şu kısmı da vardır ki onu da atlamayalım; Resûlullah Efendimiz (s.a.v) dünyâdan ayrıldı ve peygamberlik hakîkati de bitmiş değildir. Efendimiz (s.a.v) gidişi ile peygamberlik hakîkati kesilmiş olsaydı eğer dünyânın da yok olması lâzım gelirdi, çünkü bu durumda dünyânın varlığına gerek kalmazdı. Efendimiz (s.a.v)’in hakîkati olan hakîkat-i Muhammediyye devâm etmektedir, bu nedenle de başka peygambere ve başka mertebeye gerek yoktur. Nebîlik kalkmıştır ancak resûllük ya’nî irsâl etme devâm etmektedir ki buna velâyet denilmektedir. Peygamberler önce velî sonra nebî olmaktadırlar çünkü nebîlik velîliğin dışarıya dönük tezâhürüdür. Velîlik Cenâb-ı Hakk’a yakın olma, nebîlik ise bu yakınlığın haberini dışarıya çıkarmaktır. Resûllük ise bizâtihi bu haberleri ulaşması gereken yerlere ulaştırmaktır. Kişilerin nebîlikten gelen bu haberlere yönelmeleri fiilî terbiyedir. Bu terbiye ile bir üst mertebeye geçilmekte ve burada resûllüğün işlevi başlamaktadır. Fiilî terbiyenin olduğu mertebe şerîat mertebesidir ve bütün müslüman olanlara dönüktür, ilerledikçe kişiler buradan tarîkat mertebesine oradan hakîkat mertebesine oradan ma’rifet mertebesine doğru çıkmaktadırlar. Bu eserden beklenen Cenâb-ı Hakk’ın fiilleri, isimleri, sıfatları değil zâtıdır. Tâbi’ki bu ma’rifetullah içerisinde fiilleri de, isimleri de, sıfatları da olacaktır ancak bunlar Allah’a ma’rifet dolayısıyla olacaktır. Bu eserde bu şekilde anlatılan bütün dereceler yerli yerinde konulmaktadır. Bir binâ yapılması için üst üste yığılan gereçleri nasıl ki usta bir kişi ayırıp gerekli yerlerine monte edip binânın istenilen şekilde oluşmasını sağlıyorsa, irfân ehli de aynı şekilde bu ilâhî bilgileri temelinden başlayarak gerekli yerlerine monte ederek ma’rifetullah bilgisi binâsını ortaya çıkarmaktadır.


Evvelâ Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinden bahsedeceğiz. Çünkü Cenâb-ı Hakk’a delîl olan, isimlerdir. İlâhî isimlerden sonra, ilâhî sıfatlardan bahsedeceğiz. İlâhî sıfatlarda Zât’ın kemâli çeşitlenmiştir ve Hakk’ın aynalarından ilk zâhir olan ilâhî sıfatlardır. Sıfatlardan sonra zuhûrdâ ancak Zât vardır. Şu îzâha göre sıfât mertebesi, ilâhî isimler mertebesinden a’lâdır.


Delîl şeksiz şüphesiz Allah’ın hakîkatine ulaştıran Hâdî isminin zuhûrudur. Bu yolda ise ilk delîl hakîkat-i Muhammediyye’nin Âdem ismini alan ilk mertebesidir. Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinin bilinerek, tanınması ve bunların mertebelerinin bilinmesi bu yolda çok büyük kolaylıklardandır. Kur’ân-ı Kerîm’de geçen “ulû’l-elbâb” ya’nî “kapı sâhipleri” ifâdesiyle de bu isimlerin sâhiplerine işâret edilmiştir. Cenâb-ı Hakk’ın ef’âlî, esmâî, sıfâtî ve zâtî isimleri vardır ya’ni her mertebenin ayrı isimleri vardır. Örneğin “Allah” bir isimdir ancak mertebesi zâttır. Hayat, İlim, Kelâm vb. gibi olan isimler ise sıfatlara âit isimlerdir. Rezzâk gibi isimler de esmâ mertebesinde olan isimlerdir. İşte bu isimlerin mertebeleri bilindiğinde Cenâb-ı Hakk’ın tanınması daha kolay olmaktadır. Bu isimler bu şekilde mertebeleri ile anlaşıldıktan sonra ancak Cenâb-ı Hakk’ı hem tenzîh hem de teşbîh mertebesi i’tibârıyla bilmek mümkündür. Bu şekildede tenzîh ile teşbîhi birleştirerek tevhîd olmaktadır yoksa tevhîd etmek sâdece “lâ ilâhe illallah” lafzını söyleyerek yapılan tevhîd kadar basit bir iş değildir. Bu isimlerin ifâde ettiği ma’nâların hakîkatlerini kişi kendi bünyesinde yaşamalıdır ki bunları tahakkuk ettirebilsin ve gerçek yaşama san’atı da budur.


İlâhî sıfatlardan sonra, ilâhî Zât’tan bahsedeceğiz. Ancak îzâhlarımız ibârelerin imkân verebildiği ölçüde olacağı gibi, îzâhlarda, sûfiyye indinde kullanılmakta olan îzâh şekline inmek zarûrî görülmüştür. Şu kadar var ki, kitâbı okuyanların, maksadı kolay anlamaları için sözdeki önemli noktayı, söz arasında süslenmiş bir şekilde söyleyeceğiz.


Bu hakîkatleri anlatmaya bizim kelimelerimizin tahammülü yoktur. Bu nedenle bu hakîkatler hafîfletilerek anlatılmaktır. Şerîat ağırlıklı yaşantıya dönük olan kişilere bu hakîkatleri eski devirlerde çok az dahi olsa açanların canlarına kastetmişlerdir. Bu kitapta bu hakîkatleri anlatmak için kullanılabilecek kelimeler en mükemmel şekilde kullanılmıştır ve ma’nâ denizine dalındığında oradaki hakîkatleri kelimeler ne kadar anlatabiliyorsa o kadar anlatmaktadır. Bu husûs büyük bir ağırlığı çekmek için kalın bir cisime ihtiyaç duyulması gibidir, ince bir iplik ile ağır bir yükü çekmek mümkün değildir, ip kopar. Bizlerin de bu sûfîyye kelâmlarının özlerini bilmemiz gereklidir ki bu kitapta anlatılmak istenilenleri anlayabilelim. Zâhir ehlinin kullandığı kelimeler ile bu kitapta anlatılmak istenenleri anlamaya çalışırsak eğer hiçbir şey anlayamayız.


Bu kitâpta öyle sırlara dikkât çekeceğim ki, hakîkat ilmini koyan o sırları hiç bir kitâba koymamıştır. Tabiî bu sırlar, Hakk’a ârif olmaya ve mülk ve melekût âlemine ârif olmaya bağlıdır. Mevcûd olan üstü kapalı ifâdeleri îzâh etmek, kastedilen remizleri keşfetmek mesleğimiz ise de, gerek düz yazılarımızda, gerek şiirde saklamak ile açmak arası bir beyân yolunu tutacağız.


Bu hakîkatler herkesin hemen anlayabileceği şekilde bu kitaba yazılmış olsa bir çok kişi bunlara i’tirâz eder ve birçok kişinin de bu yolda ayağı kayardı. Mülk âlemi Melîk ismi ile içinde bulunduğumuz bu madde âlemidir. Melekût âlemi de rûhlar âlemi denilen bâtın âlemdir. Saklamak ile açmak arası demek tenzîh etmek ile teşbîh etmek arası bir anlatım demektir. Bu şekilde anlatımlar da Hakk’ın tercümanlığını yapmaktır.


Bundan dolayı kitâbımızı okuyanların son derecede önem vererek derin düşünmeleri ve tefekkür etmeleri şarttır. Çünkü ba’zen öyle ma’nâlar vardır ki, işâret ile veyâ üstü kapalı bir şekilde söylenmedikçe anlaşılmaz. Bu gibi ma’nâlarda açık olarak maksad beyân edilse, insânî anlayış maksâdın tersine doğru kayacağından, istenenin gerçekleşmesi imkânsız olur. Bu tür beyân yolu, çok sık yapılan ince bir iştir. Meselâ “Onu gemiye yüklettik” ma’nâsına olan  “Ve hamelnâhu alâ zâti elvâhın ve dusur” ya’nî “Ve onu levhâlar ve çiviler ile yapılmışa yükledik”(Kamer, 54/13) âyetinde bu incelik vardır. Ve “Onu bir gemiye yükledik” demeyip de “zâti elvâhın ve dusur” ya’nî “levhâlar ve çiviler ile yapılmışa” denilmiştir. Bu âyette “Ve onu levhâlar ve çiviler ile yapılmış gemiye yükledik”denilmiş olsa, levhâlardan yapılmayan başka gemi varmış gibi bir düşünce meydana gelir.


Bu yola giren kişilerin yol almaya başlamadan önce kendilerini yoklamaları ve bu yoldaki hakîkatlere ulaşmak için kendilerinde yıkmaları gereken şartlanmaları kontrol etmeleri lâzımdır. Kişilerin bünyesine yerleşmiş olan eski hayâtına âit şartlanmalar binâsı yıkılmadan bu yoldaki hakîkatler binâsını yapmak mümkün değildir. Bu yeni yapılan binâ ise ilim binâsıdır. Kişi eski hayâtına âit hayâli bilgilerden arınmaya başladıkça hakîkatlere ulaşma yolunda hakkıyla yapılacak derin düşünme ve tefekkür taşlarıyla bu ilim binâsını oluşturmaya başlar. Bu şekilde yapılan derin düşünme ve tefekkür taşları kişide başka düşüncelerin etkisi altında kalmadan sâf şekilde bu binâyı oluşturur. Her insan bir şekilde herhangi bir konu hakkında fikir yürütebilmektedir ve birinin fikri diğeri tutmayabilir çünkü önyargılı düşünceler ve bireysel cüz’i akıl ile mes’eleye bakılmıştır. Hakîkat yolundaki sâlim düşünceye ulaşmak için ise küllî akıldan uzanan bir ip gereklidir. Küllî akla yönelen salt düşüncenin oradan aldığı ilhâm ve bilgilerle ancak dengeli ve düzgün bir sonuç elde edilmektedir. Kişilerin yaşadıkları hayat süreci içerisinde kendilerinde bir takım oluşumlar meydana gelmiştir ve bünyesinde sâbitlenmiştir. İlâhî hakîkatler bu durumdaki bir kişiye sert bir şekilde aktarılırsa eğer orada büyük depremlere yol açar ve bu da âni yıkıma sebep olur ki istenen bu değildir; bu kişilerdeki yıkımın yavaş yavaş yapılması lâzımdır ki ağır tahrîbatlar oluşmasın. Kişilerin ayağının kayması demek, henüz kendisinde tam olarak yerleşmemiş ilâhî hakîkatler karşısında şüpheye ve vesveseye düşmesidir. Bu durumda bu kişi eski bulunduğu hâlini de kaybeder ve daha aşağılara düşer. Bu halden sonra ise kişinin Allâh’ı bulması imkânsız olur. Bizler herbirerlerimiz vücût olarak bir Nûh’un gemisi hükmündeyiz. Levhâlardan kasıt vücûdumuzdaki deridir. Çiviler ise kemiklerimizdir. Ve buna yüklenmiş olan Nûh (a.s)’ın hakîkatidir.


Ben, bu kitâbımı okuyanlardan şunu istirhâm ve ricâ ederim ki, benim bu kitâbımda belirttiğim ne kadar bahisler var ise, o bahisler Kur’ân-ı Kerîm ve hâdîs-i şerîfler ile te’yid edilmiştir. Şâyet kitâbımı okuyanın anlayışına göre Kur’ân’a veyâhud hâdîslere aykırı bir şey ortaya çıkarsa, okuyan bilsin ki, anladığı ma’nâ, kendi anlaması yönündendir; yoksa benim îzâh için kastettiğim murâdım yönünden değildir. Bu gibi husûslarda, okuyan zâtın hakikatin anlaşılmasına kendisi için açılım hâsıl oluncaya kadar, yâhud Allâh’ın kitabından veyâ te’yid edilmiş hadîslerden delîlini buluncaya kadar, o ma’nâ ile amel etmeyerek, teslîmiyeti de elden bırakmamalıdır. Bu gibi husûslarda inkârı terk edip teslîm olmanın faydası, hakîkati bilmeye ulaşmaktan mahrûm olmamak içindir. Bu bir kesin husûstur ki, bizim ilmimizden bir şey inkâr eden kimse, inkârı devâm ettikçe, ilmimize ulaşmaktan mahrûmdur. Ve bu konuda idrâk için başka bir yol yoktur. Hattâ, ilk anda inkâra sapmakta mutlak mahrûmluğa uğramasından bile korkulur. Onun için îmân ve teslîmden başka ma’rifet yolu yoktur. Ve kitâbımızı okumaya rağbet eden kimse bilmelidir ki, Kur’ân ile, hâdîsler ile te’yîd edilmeyen her ilim dalâlettir; fakat onun te’yîdini ve delîlini okuyanın bulamaması noktasından değil. Bu ilimde öyle mühim bahis vardır ki, Allah’ın kitâbı ile hâdîsler ile te’yîdlidir; fakat senin isti’dâd kudretin onu anlamaktan, seni engellemiştir. Onu kendi himmetinle idrâk etmeye gücün yetmez. Bu nedenle, Allâh’ın kitâbı ile yâhud hadîs ile o bahis te’yîd edilmemiştir zannedersin. Bunun için yukarıda belirttiğimiz şekilde selâmet yolu, teslîmiyet ve inkâr yoluna sapmamaktır. İlâhî lütuf sana yardımcı oluncaya kadar sabredersin.


Kişilerin bu kitâpta okudukları ve âyet-i kerîme veyâ hadîs-i şerîflere ters olduğunu zannettikleri husûslar okuyanların kendi zanlarından kaynaklanmaktadır çünkü eserin sâhibinin o ters olduğunu zannettiği ibâre ile gerçekte ne anlatmak istediğini anlamamıştır. Bu konularda Cenâb-ı Hakk okuyan kişilerin kendilerine has bir şekilde o konuyla ilgili bir  kapı açılmadıkça da anlaşılmasına imkân yoktur, bu nedenle bu kitâbı okuyanların belirtilen husûslar hakkında inkârda bulunmayıp Cenâb-ı Hakk kendilerine bir kapı açana kadar diretmeleri ve araştırma yapmaları lâzımdır. Kim ki birşeyi inkâr ederse onun hakîkatini anlamaktan yana mahrûm kalır, ancak inkâr etmeyerek araştırmaya devâm ederse alıcı olduğunu göstermiş olmakla o kapı ona açık kalmaktadır. Kişide kābiliyet olmasına rağmen eğer faaliyete geçirmez ise bu da o ilmi anlamasına engel olur. Vahdet ilmini kişinin kendi kudretiyle anlamaya gücü yetmez çünkü küllî akıldan bir işâret gelmesi ve kişiyi yukarıya çekmesi gereklidir. Bu yolda olan ba’zı kişiler biraz birşeyler öğrendikten sonra artık ben geri kalan yolu kendi aklımla giderim diyerek yolda kalmaktadırlar. Çünkü kendi akıllarıyla ulaştıkları sonuçlar işin hakîkatine aykırı sonuçlara ulaştırır ve hakîkatte olması gerekeni inkâr edenler, kabûllenemezler. Kişilerin bulundukları yeryüzünün aşağıda oluşu i’tibârıyla çok çok yükseklerde olan bu hakîkatleri ancak hayâlî bir şekilde oraya çıktık zannıyla anladıklarını zannetmeleri inkârlarına yol açar.


Şurası da sâbit bir hakîkattir ki, senin kalbine gelen ilim, üç yönden dışarı değildir. İlk yön: İlâhî söyleşmedendir. Rabbânî hâtıra, yâhud melekî hâtırdan kalbine gelen, o söyleşme türündendir. Bu söyleşme o şekilde olur ki, ne reddine, ne de inkârına imkân olamaz. Çünkü, Hak Teâlâ hazretlerinin kullarına söyleşmeleri ve ihbârları bilhassa makbûl olup, mahlûk için onu def’ etmeye imkân yoktur. Hak Teâlânın kullarına söyleşmesinin alâmeti, işitenin kalbî söyleşmesinin zarûrî olarak Allâh’ın kelâmı olduğunu bilmesi ve onu işitmesinin, bütün  vücûduyla olması ve bir yönle kayıtlanamamasıdır. Hattâ bir yönden işitse, dîğer yönlerden alâkayı kesmekle onu bir yöne tahsîsine de imkân olmaz. Görmezmisin ki, Mûsâ (a.s.), ilâhî hitâbı ağaçtan işitti, fakat bu işitmesini, yönle kayıtlamadı; oysa ağaç yöndür. Melekî hâtır zarûrî kabûlde, rabbânî hâtıra yakındır; fakat o kuvvette değildir. Şu kadar var ki, zarûretle kabûlde rabbânî hâtır gibi mu’teberdir. Söyleşme yoluyla Cenâb-ı Hak’dan gelen sırların önemi yalnız söyleşmeye mahsûs olmayıp, tecellîleri de böyledir. Ne zaman kuluna Hakk’ın nurlarından bir şey tecellî ederse, kulu ilk anda onun Hakk’ın nûru olduğunu zarûrî bir şekilde bilir. Bu tecellînin sıfâtî, yâhud zâtî, yâhud ilmî, yâhud aynî olmasında fark yoktur. Ne vakit senin üzerine böyle bir tecellî olur da, ilk anda onun Hakk’ın nûru, yâhud Hakk’ın sıfâtı, yâhud Hakk’ın zâtı olduğunu bilirsen, tecellî olduğunda şüphe etme. Bu mes’eleyi anlamak için iyi düşün! Bu bir denizdir ki, sâhili yoktur. İlâhî ilhâma gelince: Sâlik, hakîkat yolunun başında ise, ilhâm ile amel etmesi için o ilhâmı Allâh’ın kitâbına yâhud nebevî hâdîslere arz etmesi lâzımdır. Eğer bu ikisinden şâhidini bulursa, şüphesiz ilhâmdır; şâhidini bulamazsa inkâr etmeden o ilhâm ile amelden durması lâzımdır. Bu durmanın sebebi, yukarıda geçmiştir. Durmanın faydası, ba’zen şeytan, yolun başında olan sâlike ilhâm şeklinde göstererek ba’zı şeyler nakleder. Yolun başında olan sâlikin ilhâmının bu türden olması muhtemel olduğu için, durması ve Hz. Allah’a teveccüh ve usûle sarılması lâzımdır. O hâtırın ma’nâsına, o ilhâmın hakikatine dâir ilâhî açılım oluncaya kadar sabır lâzımdır.


Bu gelen ses dediğimiz şey o bilginin hakîkatinin gelmesidir. Tek yönden gelen bu gibi gelişler mutlaka cinnîdir veyâ insandandır. İlâhî ses ise zamansız ve mekânsız olarak duyulur ve o zaman kolayca rahmânî olduğu anlaşılır. Tâbi’ bu sesin duyulması da kişideki ilâhî alıcılığın olmasına bağlıdır. Kişiye diyelim bir ilhâm geldi eğer bu ilhâm âyet-i kerîmeye veyâ hadîs-i şerîfe dayanıyorsa eğer hakîki ilhâmdır ve onunla amel edilir.


İkinci yön: İnsana gelen ilim, Ehl-i sünnet ve’l-cemâat’e nispet olunan bir zâtın dilinden kalbine ulaşır. Bu şekilde o ilmin şâhidini veyâ geçerli dayanağını bulursan, o ilim makbûl ve mu’teberdir, onunla amel edersin. Bulamazsan, akıl nûrunun, îmân nûruna üstün gelmesiyle zayıf îmâna düşenlerden olmayarak, o ilme tâbi’ olmazsın. Bu tür ilimde doğru yol, duraksama ve teslîm arasında hareketi gerektiren ilhâm mes’elesinde olduğu gibidir.  Üçüncü Yön: Kalbine ulaşan ilim, Hak mezhebinden ayrılarak, sonradan bir takım âdetler çıkaranlara katılan bir şahsın dilinden gelirse, bu tür ilim reddedilmiştir. Bununla birlikte, akıllı kişi bu tür ilmi de mutlaka inkâr etmeyip, her yönle Allâh’ın kitâbına ve hâdîslere uygun olanı kabûl eder ve Allâh’ın kitâbının ve hâdîslerin reddettiğini reddeder. Bu böyle olmakla berâber kıble ehli mes’elelerinde bu tür ilim pek nâdir gerçekleşmiştir. Bu türden olan ilmi, Allâh’ın kitâbı ve hadîs-i şerîfler hangi yönden kabûl ve hangi yönden reddetmiş ise, akıllı kimse o şekilde hareket eder. Burada îzâhı gerektiren bir mesele daha olup, o da Allâh’ın kitâbında ve hâdîs-i şerîflerde ulaşan birbirine karşı gibi görünen mes’elelerdir. Örnekleri: “Sen sevdiğini hidâyet edemezsin; fakat Cenâb-ı Hak istediğini hidâyet eder” ma’nâsına olan “İnneke lâ tehdî men ahbebte ve lâkinnallâhe yehdî men yeşâ’” (Kasas, 28/56) âyeti ile; “Sen, elbette sırât-ı müstakime hidâyet edersin” ma’nâsında olan  “ve inneke le tehdî ilâ sırâtın mustekîm” (Şûrâ, 42/52) âyeti.


Eğer kişinin sâbit ayn’ında Hâdî isminin tecellisi zayıf ise onu Hâdî isminin zuhûru olarak görmek mümkün değildir ki “Sen sevdiğini hidâyet edemezsin” ifâdesinin anlatımıdır. Bu konunun diğer bir yönü ise her esmânın kendi hidâyeti ya’nî kendi doğrusu üzere olmasıdır ki bu durumda âyet-i kerîmenin ma’nâsı “Sen herkesi Hâdî isminin istikâmeti doğrultusunda yürütemezsin” demek olur. Ve Allah’ın dilediği esmâsından zuhûra getirdikleri zâten kendi hidâyetleri üzeredir. Aynı şekilde  “Allah’ın ilk olarak hálk ettiği akıldır; Allah’ın ilk olarak hálk ettiği kalemdir; Allah’ın ilk olarak hálk ettiği, yâ Câbir Peygamber’inin nûrudur” hadîsleri gibi. Bunlar, birdiğerlerine karşı gibi gelmiştir. Bu gibi birbirine karşı gibi gözüken mes’elelerde en güzel yön, en mükemmel yön ne ise, oraya yüklemekle te’vîl ederiz. “Peygamberimiz için olmayıp da, Allah için olan hidâyet, Allâh’ın zâtına hidâyettir. Peygamberimiz için olan hidâyet, Hakk’a ulaştıcı olan yola hidâyettir” deriz. Geçen üç hadîste de deriz ki: Bunlardan murâd, bir şeydir; aradaki çoğalma, nispet i’tibârındandır. Baksana “Esved, Burak, Lâmi’, Refref” çeşitli kelimeler olduğu halde, hepsi “binek”ten ibârettir. Nispetin ihtilâfı, kullanılan kelimelerde ihtilâfı îcâb etmiştir. Mukaddime burada son bulmuştur. Bu önbilgide maksadım: Ey kitabımı okuyan zât! Seni bir yöne bakışını dikerek diğer yönlerden perdelenenlerin düştüğü çukurdan çıkarmak ve bu kitapta benim lisânım üzerine, Cenâb-ı Hakk’ın icrâ ettiği sözleri, güzel bir şekilde idrâk ederek doğru yolu bulup, olgun bir hâle erişmekliğini kolaylaştırmak içindir. Ve minellahi’t-tevfîk.

İnsan-ı Kamil
Abdülkerim el-Cili

Tercüme : Terzi Baba Necdet Ardıç

0