İnsan-ı Kamil İşaret – 3

İnsan-ı Kamil İşaret – 3

(Manzumenin Tercümesi)

“Bana ve acâib sâhibi olan Rabb’ine yemîn ederim. Benim aşkta, ya’nî ilâhî aşkta çok acâib şeylerim vardır.

Garâib üstünde dönen feleğin değirmeni üzerinde benim kutbum döner. Benim ilâhî aşktaki işâretli sözlerim, her kâtibin kırâatini yormuştur.
Ben o aşkı bir ibâre ile açıkladım ki, idrâkinde isâbet olanlar dahi, bu ince olan ibârelerimi anlamadı. O aşkı uzattım, ziynetledim, gizli yollar içinde tasvîr ettim. O aşktan, aşka tâlip olanların gözlerini doldurdum. O aşk şarâbını içmek isteyenleri, şarâba kandırdım.
Bu bahçenin ağaçlarını ben diktim. Meyvesini de ben devşirdim. Ve bu sırrı göğüs kemiklerimde gizledim. Bir taraftan maksadı ortaya koydum, dîğer bakış noktasından bu sırrı bu işe mahrem olmayanlardan -yemîn ile söylüyorum- sakladım.

Bu sır, açığa çıkıp, gevezelerin diline düşerse, melâmetin hakîkat sâhipleri insanı paylar ve ayıplar. Bu mes’eleye yabancı olduğu halde, muhabbetle bana sâhib olanlar, benden bu gıdayı aldılar.
Nasîhat edenin sözünü anla. Sana altın külçesini, eritmek usûlüyle berâber hediye ediyorum. Yüce mertebelere yükselen işâretleri bil! Ve bu ilâhî bilgi tahakkuk edince teşekkür et. Çünkü, teşekkür en hayırlı yollardandır.”
Ey kitabımı okuyan zât! Aşağıdaki bilgileri iyi kavrayarak, iyi öğren ve iyi bil! Kendisinin felek ekseni numûne olan ve tasarruf makinalarının kutbu bulunan tılsım kutbu, tılsımlardan birinci tılsımdır.

  • [Tılsım, gizli sır üstüne yapılan özel işâret demektir]

Nakış sûretleri kutupsal tılsımla kâimdir. Böyle olmasa, onun hükümlerinin gerçekleşmesine ve sâbitliğine çâre olamazdı. Kutupsal tılsımın açığa çıkanları, muhakkak şekline koyması olmasa, nakışlanmışların hiçbirinin açığa çıkmasına imkân olamazdı. O tılsım, bir aynadır ki, onun çevresine karşısına gelecek bir heykel tasavvur etmesen, aynaya yansımasını veremezdi. Karşısında bir sûret olmadıkça, aynada yansımanın gözükmesine nereden imkân olurdu. Aynada karşılık durmayan sûretin vücûduna imkân olmadığı gibi, öyle bir sûretin, aynanın dışında hâsıl olmasına yol yoktur.

Karşılık durma anında olsa bile aynada fazladan bir şey olarak vücûd bulan şeyin aynadan başka bir şey olduğuna da imkân yoktur. Çünkü ayna, başka bir şey ile karışmamıştır ki, onda başkası bulunabilsin. Oysa sen, “o aynada, başka bir şey olarak isimlendirilen şeyi gördüm” dersen, bu nasıl mümkün olur? Bizim Kutbü’l-Acâib Felekü’l-Garâib isimli kitabımız, otuz tılsımdan ibâret olan diğer tılsımları da içinde bulundurmaktadır. Bu tılsımların hepsi vücûd sırrında işâret yolludur ve örtülüdür. Bu tılsımları bahsettiğimiz kitâpta açık bir şekilde yazdığımız gibi, bu kitâpta da hepsinin üzerine gerekli tenbîhlerde bulunduk. Bu kitâb dediğim İnsân-ı Kâmil adlı olan kitâbdır.

Kutbu’l-Acâib kitâbını iyi bir şekilde okuyup incelemeyen, İnsân-ı Kâmil’i hakkıyla anlayamaz. Bahsedilen kitâbı okuyup iyice inceledikten sonra İnsân-ı Kâmil’i okuyup incelerse, evvelkinin içeriğini İnsân-ı Kâmil’de tamâmı ile bulur. Çünkü bu İnsân-ı Kâmil, o bahsedilen kitâbın anası, belki memesi gibidir. O kitâb da, bu kitâbın aslı, belki fer’i gibidir. Bu iki kitâb ile kastedileni, iki hitâb ile muhâtap olanı anlarsan, simgeleri, işâretleri çözerek definelere sâhip olursun.

Kutbu’l-Acâib’den kasıt, kendisine işaret etmek istediğimiz sırdan başka bir şey değildir. Felek-i Garâib’den de gâyem, önünde mevcûd olandan, ya’nî o sırdan başka bir şey değildir.

İnsân-ı Kâmil’in îzâhları olmadıkça kendisine işâret edileni çözmek mümkün olmadığı gibi, Hak Teâlâ ve tekaddes hazretlerini de isimleri ve sıfatları yönünden, başka şekilde ma’rifete yol yoktur. Kul önce Hakk’ı, mutlak sûrette, isimlerinde ve sıfatlarında görüp, daha sonra muhakkak sûrette olarak zâta ma’rifete yükselir. Bu geçen beyânlar ile neye işâret etmek istediğimizi iyi anla; çünkü bunların hepsi sana işâret için “bilmece”dir.


 

Bütün bu anlatılanları anlayabilmemiz için bu dünyâdan sıyrılmamız ve büyük bir cengâver olmamız lâzımdır. Bu şekilde ma’nâ âlemine yönelip ma’nâ âleminde yaşamak lâzımdır. Bu kitapta yazılanların zâhir kısımları anlayabildiğimiz kadar anlamaya çalışıyor, yazarın gerçekte anlatmak istediklerini anlamak için ise çok büyük zaman sarfetmemiz lâzımdır. İnzivâya çekilmek, halvette uzun zamanlar kalmak gerekir ki günümüzde bunları yapmak her kişinin yapabileceği bir şey değildir.

Kendimizi ve Cenâb-ı Hakk’ı ve hazret-i Resûlullah’ın hakîkatini tanımak için tasavvuf ve vahdet eğitimi mutlaka lâzımdır. Bu eğitimi almadan her kim ben Allah’ı tanıyorum, biliyorum derse o hayâlinde kendi kurguladığı Allah’ı bilmiş olur ancak. Bizim yapmamız gereken ise bu gerekli eğimleri alarak Allâh’ın vücûdundaki yerimizi bulmamız olacaktır. Kim ki Hakk’ın varlığındaki yerini bulursa işte o ebedi hayâta bulunduğu yerde ulaşmış demektir. Aksi halde hayâl ve vehim kanatları ile hayâl âleminde uçulur, ne gidilen yer ne de gidilecek olan yer bilinir.

Vahdet konusunda yapılan anlatımlarının şu yönden bir zorluğu vardır; ef’âl âlemindeki olaylar gibi kişilerin aklında daha kolay kalan somut misâller verilemez. Bu nedenle bu okuduğumuz kitap gibi kitaplarda verilen misâller somut değil soyut misâller olup, hakîkati âriflik yönüyle anlatmaya çalışırlar. Bu nedenle bu misâllerin bu konularda altyapısı olmayanlar tarafından anlaşılması biraz zordur. Bu yola giren ba’zı kişiler ilk anlarda bu konulara çok ilgi gösterirler ancak bir müddet sonra konuları kavrayamamak kendilerini sıkar ve bana sâece namaz, oruç yeter anlayışı ile tâkip etmeyi bırakırlar, diğer bir kısım ise daha uzun bir süre tâkip eder ve sonra ben bunların hepsini anladım “ben Hakk ile Hakk’mışım” meğer, namaz, oruç artık bana lâzım değildir diyerek bunları dahi terkederler. Bu nedenle bu yolda yavaş yavaş ve temkinli bir şekilde ilerlemek gereklidir. Tasavvufun zorlukları buralardadır, bunlar yerli yerine oturtulduğunda ancak sorun kalmaz.


(Manzûmenin Tercümesi)

“Yâ Rabbi! seni idrâkde hayretteyim! Aşkın yolunda yollarım daraldı. Aklın idâresinin emelimin hâsıl olmasına yardımı yoktur. Yâ Rabbi! kalbim seni nasıl tahammüle kuvvet bulabilsin? Sen, benim kalbimi işgal ve aşkı bana çok büyük bir meşgûliyyet yaptın. Lübbüm, ya’nî kalbim tasalı; göz yaşlarım akıcı; ciğerimde ateş yanıcı; gözbebeğimin suyu akıcıdır. “Ben mevcûd değilim” desem, ruhumun yok olması lâzım gelir. Oysa rûhum, sözümde ve amelimde mevcûttur. “Mevcûdum” desem, yine yalan söylemiş olurum.  İnsanlarda îcâb ettirici illetsiz hiçbir mevcûd görmedim.”

Bir yere mühür basılınca, basıldığı yerin daire, dörtgen, üçgen olması mühre uygun olmasına ve o mühründe tab’ edilmişten ve nakışlanmıştan karşılık olduğu sûrete uygun olması zarûrîdir. Fakat sertliğinde ve büyüklükte aynı olması, zarûrî değildir. Çünkü tab’ edilmiş, ba’zen büyüklük olarak tâb’ edenden büyük olur; ba’zı kere de aksi olup, tâb’ eden tâb’ edilmişten daha büyük olur. Bu bir sırdır ki, kemâlden ve cemâl ve celâlin birbirine yaklaşmasından sonra ehlullahdan kâmil olan tahkîk ehlinin karışıklığa düştüğü mevzu’dur.

Bundan başka tab’ edilmiş ba’zan tâb’ edenin aksine olur. Bu durumda tâb’ edende sağından sola doğru gözüken, tab’ edilmişte soldan sağa doğru gözükür. Bu da tâb’ eden ile tab’ edilmiş arasındaki tezâd mevziidir ve rabblıkta kulluk sırrının mazharıdır. Peygamber zî-şân (aleyhi salavâtü’r-rahmân) Efendimiz’den aşağıda rivâyet edilen hadîsin sırrının ma’nâsı da budur.

“Risâlet-meâb Mi’râc’a çıkıp da, bütün perdeleri yırtarak tek bir perdenin kaldığı yere ulaşınca, onu da yırtmak istemişti. Kendisine: “Dur, Rabb’in namazda”, denilmiştir.”

Bu çok büyük bir sırdır ki, kâmil ismi bakış açısından bunu kâmil olanlardan başkası idrâk edemez. Bu sırra, ârifler içinde hakîkî olmayıp da ilmî olarak vâkıf olan da vardır. Fakat bu vâkıf olma, cemâl bakış açısındandır. O cemâl, cemâlin kemâlidir, mutlak cemâl değildir; kemâlin cemâli de değildir. Bazısı da bu sırrı, celâlî tecellîde idrâk eder. Bu da celâlin kemâlidir. Mutlak celâl değildir; kemâ- lin celâli de değildir.


 

Bizde basılı gibi gördüğümüz kul yönünden baktığımız zaman bu ters gibi gözüken baskı olmaktadır, bu baskının esas tarafına baktığımız zaman Hakk’ın varlığını görürüz. Baskının ters görünmesi ise işe beşeriyet yönüyle bakılmış olmasıdır, oysa kalıp aynıdır. Bu ikisi birleşince asıl ortaya çıkmakta ve teklik meydana gelmektedir. Basılan mühür basılmamış halde bulunduğunda “Ben bir gizli hazîne idim…” hükmünde olmaktadır. Düşünülmemesi için ihtâr yapılan mahal de burasıdır, düşünce yoluyla bu kalıbın bilinmesine imkân yoktur. Kalıp ancak baskıya girdikten sonra anlaşılmaya, bilinmeye başlamaktadır. Bu kalıpta çıkan en güzel sûret de insandır ki bu âlem bu insan nakşıyla hayât bulup değer kazanmaktadır.

Bu ters olan baskının düz hâle çevrilmesi ise maddî olarak mümkün olmayıp ancak irfâniyet ile mümkündür. Gördüğümüz ve kendilerine âit bir varlıkları olduğunu zannettiğimiz varlıkların böyle olmayıp esas kalıbın aynısı olduğunu irfaniyet ile anladığımız zaman ters yüzüne dönmüş olmaktadır.

Avâma karşı “ben” kelimesi kullanılacaktır tâbi’ki ancak bu “ben”in O’na âit olduğunu idrâk ederek kullanmalıyız. Aksi halde Hakk’ın varlığına sâhip çıkmış oluruz, avâma karşı “ben” kelimesini kullanmaz isek de herkes birbirine karışır. Rabblıkta kulluk sırrı bu işlerin kemâlât hallerinden rubûbiyyet mertebesinin kemâlatıdır, bu mertebenin ötesinde de daha başka sırlar vardır. İşin diğer yönü ise bu ifâdelerin kelâm olarak söylenmesinin başka yaşantıya geçirilerek söylenmesinin bambaşka olmasıdır.

Bu işler önce ilmî olarak başlar ve alınan bu bilgilerle ilme’l yakînlik sağlandıktan sonra ayne’l yakînliğe ulaşır ya’nî bu hakîkatleri kişi kendi bünyesinde bulup idrâkeder.

Rubûbiyyet düzeyinin aşılması sırasında hadîs-i şerîfte belirtilen hitâp olmaktadır. Hadîs-i şerîfin bir bireysel kimlik yönüyle bir de genel ma’nâda incelenmesi mümkündür:

İlâhî isimlerden her bir isim tek başlarına bir mürebbiye ya’nî Rabb’dır. Çünkü her bir isim kendi faaliyet sahasına verilmiş olan herşeyi terbiye etmektedir ya’nî oluşumunu düzenlemektedir. “Rabb’ın namazda” olmasının ifâdesi bütün bu ilâhi isimlerin faaliyetini Efendimiz (s.a.v)’in o gece seyretmiş olmasıdır. Bir var edilmişin kendisinden ne murâd edilmiş ise onu zuhûra çıkarması onun ibâdeti ya’ni kulluğudur. Kendisinden murâd edileni zuhûra çıkartması ise onun kemâlâtıdır ve namaz kulluk kemâlâtıdır. Açılan perdeler ef’âl âleminin perdeleri olup, açılmayıp kalan perde ise esmâ âleminin perdesidir. Bu anlatım genel ma’nâda olan anlatımdır. Özel hâine gelince;

Kişi bu mertebe i’tibârı ile kendisindeki hakîkati idrâkettikten sonra namaza durmaya kalksa, ona “Dur! Rabb’in namazda” denilir. Ya’nî sen şöyle bir dur bakalım, “Rabb’ın namazda” denilir. Ya’nî mi’râc gecesinde sen öyle yüksek bir yere geldin ki artık sen burada beşeriyetinle namaz kılma, sen dur! Senin Rabb’ın sende namazda, demektir.


Fasıl:

Mevcûd ma’nâsına olan şey, toplayıcılığı gerektirir; numûne, izzeti îcâb eder; işâretin işlendiği yer, zilleti gerektirir. Bunlardan her biri, kendi âleminde kendi başına olup kendi feleğinde yüzmektedir. İşâretin işlendiği yerin sıfatlarından bir şeyi numûneye giydirirsen, numûne kânûnu üstünde yırtılır. Numûnenin giysilerinden bir şeyi işâretin işlendiği yere giydirirsen, o giydirdiğin şeyi, kendine uygun olmayan şeyin ortaya çıkışından dolayı işâretin işlendiği yeri onda göremezsin. Ne zaman bu ikisinden birisine zâtı nispet eder, öbürüsüne nispet etmezsen, ikinci bir zâta muhtâc olmuş olursun, şirke düşersin.

Numûneden bir şeyde işâretin işlendiği yer kuvvetiyle zât tasarruf ederse buna “urûcun ya’nî yükselmenin zâtı” dersin. İşâretin işlendiği yerden bir şeyde numûne kudretiyle, zât tasarruf ederse, buna “tenezzülün ya’nî inişin zâtı” dersin. İşâretin işlendiği yerin kudretiyle, bir kısım için zât tasarruf ederse, “işâretin işlendiği yer” dersin. Numûne için, numûne kudretiyle zât tasarruf ederse “numûne” dersin. Zât, sırf zât üzerine olursa, orada ne resim, ne isim vardır.

Bu ibârelerdeki “işâretin işlendiği yer” ile kulu; “numûne” ile Kutbü’l-Acâib Felekü’l-Garâib isimli kitâbı (ya’nî kitapta anlatılan gizli sırlara işâret olan tılsımları); “zât” ile İnsân-ı Kâmil olarak isimlendirilen bu kitâbımızı kastediyoruz.

 

(Manzûmenin Tercümesi)

“Bu güzelliğin renklenmeleri, yanaklarında, ya’nî görünme yerlerinde zahirdir. Ezelî vechinde renklenme yoktur. Toz rengi içinde kırmızı ve beyaz olarak sana ulaşır. Onun beyazı yeşilliklerinin siyahlıklarındadır.

Sîmâsı böyle renklenenin bu renklenmeleri icra ettiği zaman, zâtında renklenmesi yoktur. Her güzellikten ganî olan vechinin güzelliği zuhûr edince, o zaman Vâhid-i Zât O’dur.

Ey benzetmeler arasında münezzeh oluşu ve güzelliği ni’metleri içinde büyüyen büyük ceylân yavrusu! Sen ceylânlarının güzelliği ile meşhûr olan “Lu’lu”‘ isimli yerin ceylânlarından mısın? Yoksa eşsiz güzellik sahibi olan Zeyneb misin?

Âşıkın senin güzelliğinde hayret içinde hayrete düşmüştür. Allah’a yemîn ediyorum bana haber ver! Yüzündeki benin ihtivâ ettiği garîb nüktelerin hepsini ihâta edebildim mi? Düğümleri omuzlarının üstünde çözülen ve yüzünden salınan saçların düğümlerinin sayısını îzâh edebildim mi?

Yanağındaki “kapan” ve üstündeki “ben” tânesi, gönül kuşunu aşk ile sıkı tutarak hayrette bırakmıştır. Sıfatlarının toplandığı tepeler üzerinde sallanan “Ahadiyyet ağacı”nın üstünde durana yemîn ederek söylüyorum: Bu diyarda benden başka başına miğfer giyen yoktur. Bekçi benim! Kabîle sahralarında gezmektedir.”

Fasıl:

Ahadiyyet, isimlerin ve sıfatların eserleriyle ve eser sâhibi olanlarla berâber yok hükmünde olmasını taleb eder.

Vâhidiyyet, Hakk’ın isimlerinin ve sıfatlarının açığa çıkışıyla bu âlemin fenâsını taleb eder.

Rubûbiyyet, âlemin bakâsını taleb eder.

Ulûhiyyet, âlemin bakâ ayn’ında fenâsını, fenâ ayn’ında bakâsını gerektirir.

İzzet, Hak ile halk arasında münâsebetin kalkmasını gerektirir.

Kayyûmiyyet, Cenâb-ı Hak ile kulu arasında olan nispetin sıhhatini taleb eder; çünkü Kayyûm, zâtı ile kâim ve başkasının vücûdunun kâim oluşunda te’sîr edici demektir.

Bu ibârelerin neyi gerektirdiklerinin bilinmesi de lâzımdır. Bundan dolayı deriz ki:

Ahadiyyet tecellîsi bakışı noktasından, arada halk edilmiş yoktur; çünkü vücûdun her türlü sûretlerinde vâhidiyyet’in saltanatı zâhirdir.

Rubûbiyyet tecellîsinde, halk ve Hak mevcûd olduğu için, Hak ve halk tasavvuru âşikârdır.

Ulûhiyyet tecellîsinde, sûreti halk olan ve ma’nâsı Hak olan halktan başka bir şey yoktur. Halk, Hakk’ın sûretidir; halkın ma’nâsı da Hak’dan başka bir şey değildir.

İzzet tecellîsinde Allah ile kul arasında nispet yoktur.

Kayyûmiyyet tecellîsinde, rabblık sıfâtının vücûdundan dolayı, rabbı olanın vücûdu da gereklidir. Rabbı olanın sıfâtının vücûdundan dolayı rabbın sıfâtının vücûdu da zarûrîdir.

Özetle deriz ki: Zâhir ismi bakışı noktasından Hak eşyânın aynıdır; Bâtın ismi bakışı noktasından eşyanın gayrıdır.

 

(Manzûmenin Tercümesi)

“Hakk’ı tenzîh et; tenzîh Hak için vâcibdir, zât i’tibâriyle.
O’nun hakikatini ne hâzır, ne gâib, ne akıllı ne gâfil anlamıştır.
Onların bildikleri, zâta ve sıfâta âit kokulardan bir kokudur, onun hakikati değildir.
Onlar güzellik görürken arada birleşme var zannederlerse de,
ben Hakk’ı benzerlerden tenzîh ederim.
İlâh, hiçbir zaman “kul” değildir.
Sonsuz Zât’ın gayrı olan ilâhi Zât’ta son bulma yoktur.
Zât, birdir; ulvîlik vasıfları Allah içindir: süflîlik zayıf kul içindir.


 

 İnsan-ı Kamil

Abdülkerim el-Cili

 

Tercüme : Terzi Baba Necdet Ardıç

 

 

0