İnsan-ı Kamil İşaret – 2

İnsan-ı Kamil İşaret – 2

  (Manzûme tercümesi)

“Zâtın nefsinde iki vechi vardır. Biri süflî olanlara, biri ulvî olanlara dönüktür. Her vechinde ibârede ve kelâmın ifâdesinde zâtı, sıfatları ve fiilleri vardır.
“O birdir”, dersen, doğru söyledin. “İkidir” dersen, yine doğru söyledin. “Hakkıyla o ikidir, hayır iki değil üçtür” dersen, yine doğrudur.
İnsanın hakîkati işte budur. Hakîkati zâtından ibâret olan ahadiyyet’e bak! “Vâhid’dir, Ahad’dır, Samed’dir” de!
Zâtı iki görürsen, “o zât, kul ve rab olduğu için ikidir” dersin. Ammâ benim zıtları topladığım hakîkati düşünmekle yükselirsen, hayrette kalırsın, en sefiline âlî, âlîsine en sefil diyemezsin. Belki “zâtının hakîkatlerine iki vasıf katılan üçüncü hakîkattir,” dersin.
İşte o hakîkat, “Ahmed” olarak isimlendirilen ve var edilmişlerin hakîkati için “Muhammed” olan yüce zâttır. Azîz ile, Hâdî ile târif edilmiş olan odur. Rab olduğu için rûhum ona fedâ olsun.
Ey hidâyetin sırrı, ey zorunlu olanın ve imkân dâhilinde olanın ekseni, ey pergel azametinin merkezi, ey vücûdun bütünsel dâiresinin ayn’ı!
Ey Kur’ân ve Furkân’ın hakîkat noktası! Ey kâmil, ey rahmânî celâleti ile ziynetlenen ve mükemmelleri kâmil kılan kâmil kılıcı!
Vücûd dâiresinin ortasında, acâiplerin kutbu sensin; sonsuz kemâlât, senin üzerinde döner. Seni tenzîh ettim, belki teşbîh ettim, belki “bâkî ve fânî olarak bilinen ve bilinmeyenlerin hepsi senindir,” dedim.
Varlık ve yokluk hakîkaten senindir. Ulvî olmaklık ve süflî olmaklık senin iki örtündür. Işık ve onun zıddı sensin; belki hayran olan ârif için karanlık gecesin.
Kur’ân’da mişkât, zeyt, mısbâh (Nûr, 24/35) bunlarla murâd insan olan sensin. Vücûdun ezelî olduğu için “zeyt”sin; mahlûk olduğun için nûrlandıran “mişkât” yine sensin. Vasfın, rabbin vasfının ayn’ı olduğu için de “nûrlandıran misbâh” yine sensin. Zulmetlerinin karanlıklarında lütuf ışığın ve merhametinin kemâliyle bana hâdî ol!
Ey kerem sâhibi resûllerin efendisi! Ve ey imkân dâhilinde olanların mekâneti üstünde mekânı olan yüce zât! Kerîm sıfatıyla vasıflanan sensin, benim elimi tut! “Abdülkerîm” denilen fânî muhabbetlinin nispeti sanadır.
Bu kulun yuları, kudret elindedir; yularımı tut! İcâbına göre kemâlât vâdîlerinde gevşet ve salıver. Ey ricâlara ilticâ yeri olan ma’şûkum! kalbim seninle kayıtlıdır. Sana karşı lisânımın bu feryâdları da muhabbetimdendir.

Ma’nâ vâdîleri üzerinde ma’nâ taşıyıcı olarak tegannî eden sûret kuşları tegannî ettikçe, Cenâb-ı Hak sana salât etsin. Âline, ashâbına, dîn binâsının rükûnlarına ve ilmine vâris olanlara az çok ilim ve îmân ile senden haberi olanlara salât etsin. Ey hayâtın “hâ”sı, ey insandaki sırrullahın “sîn”i, salât ve ta’zîmler sana mahsûstur.”


İşlerin hakîkatinde herşey birbirinin zıttı ile anlaşılmaktadır bu nedenle ulvî olarak bahsedilen şeylerin zıttı suflî diye anlaşılır. Bu bireysel, göreceli bakış açısından yapılan bir adlandırmadır. Hak gözüyle bakıldığında ise eşyânın ne süflîliği ne de ulvîliği vardır.

Hakk’a ulaşma yolunda dahi dünyâ yaşantısı çok fazla meyil edilmemesi için suflî olarak gösterilir oysa “ben” dediğimiz bireysel kimliklerimiz için Cenâb-ı Hakk’a ulaşma yolunda yegâne yerdir bu dünyâ ve çok mübârek ve ulvî bir yerdir, bizler için.

Beşeriyetimiz ile bu dünyâ yaşantısına bakıp yaşadığımızda bizler için konulan her şeyi kaybetmiş olmaktayız bu nedenle bunları kazanmak için temiz ve arınmış bir akla ve bilgiye ihtiyâcımız vardır. Bu bilgi her türlü şartlanmadan soyutlanmış olmalıdır ve salt akıl ya’nî Hakk’tan geldiği şekilde bir akla sâhip olunması gereklidir.

Bu konuda geçen şu hadîs-i şerîfin tetkîk edilmesinde de fayda vardır:

“Cennet ehli cennete vardıkları zaman Cenâb-ı Hakk onlara Cemâl ve Kemâl’inden azamet ve kibriyâ perdesini kaldırarak tecellî edecek, ve onlara “Ben sizin Rabbinız değil miyim” diyecek, onlarda: ”hayır sen bizim Rabbimiz değilsin diyecekler” ve çok azı secde edecek, diğerleri secde etmeyecek, ikinci defa yine Cenâb-ı Hakk onlara Cemâl ve Kemâl’inden azamet ve kibriyâ perdesini kaldırarak tecellî ettiğinde “Ben sizin Rabbiniz değil miyim” diye onlar yine” hayır” diyecekler yine az bir zümre “evet sen bizim Rabb’imizsin” diyerek secde edecek, üçüncü defa yine az bir kimse secde edecek, secde etmeyenlere Cenâb-ı Hakk buyuracak ki, “Ey kullarım sizinle Rabb’iniz arasında bir işaret var mı?” dediği zaman onlar “evet” diyecekler işte o zaman Cenâb-ı Hakk, cennet ehlinin herbirerlerinin kafalarındaki silüetlenmiş Rabları şekliyle onlara tecellî ettiğinde, “evet sen bizim Rabbimizsin” diye hepsi secde edecekler.”

Bu hadîs-i şerîfte belirtildiği üzere bizler Cenâb-ı Hakk’ı sâdece Cemâl ve Kemâl’inin azamet ve kibriyâ perdesi ile tanımaktayız. Bu şekilde Cenâb-ı Hakk zaman ve mekândan tenzîh edilerek ötelere atılmaktadır. Bu perdeyi ancak irfan ehli açabilmektedir ki bunu açanlara da küfür ehli diye damga hemen basılmaktadır. Ârifler de ise bu azamet ve kibriyâ perdesi kalmış olduğundan her tecellînin Cenâb-ı HakK’a âit olduğunu bilirler ve bunun için “evet sen bizim Rabb’imizsin” derler. Ve “fırka-i nâciye” denilen fırka da bunlardır ki hiçbir i’tikâd ile kayıtlanmamış olanlardır.

Cenâb-ı Hakk’ın gerçek ulvî yönünü dahi bizler kendi hayâli düşüncelerimiz ile kayıtlamaktayız oysa O’nun gerçek ulviyyeti vardır ki gerçek mutlak kadîm tenzîh oraya yapılır.

Gerçi Cenâb-ı Hakk lütfundan “Ben kulumun zannı üzereyim” diyerek cennet ehlinin onu sâdece ulvîlik ile kayıtlayıp ötelere atmasını da hoşgörmektedir. Bizler herbirerlerimiz özümüz i’tibârı ile Hakk’ız ancak zuhûr i’tibârı ile de halkız. Tenzîhte olan bu özümüz teşbîhte olan ise halkıyyetimizdir. Bu şekilde hem Hakk’ı hem halkı birleyerek “sen” ve “ben”i ortadan kaldırınca ortada sâdece “Hu” kalmaktadır ki hem “sen” hem “ben” demektir.

 


Karşılıklı konuştuğum bu zâtın sözünü işitip, kemâl kadehinin fazlasını içince, o zâta “senin terkîplerindeki vukûâtı ihtivâ eden acâip şeylerden bana haber ver” dedim. Cevâben dedi ki:

“Ben, Tûr Dağına çıktım, Firavun’un boğulduğu denizi içtim, kitâb-ı mestûru (Tûr, 52, 2) okudum; anladım ki, bunlar hakîkat kanunlarını terkîb eden birer simge ve işâretten ibârettir. Onlar kendisi için değil, senin içindir. Sözdeki alâmetlerden, delîllerden indinde doğru olan şeyleri işitmek, seni, kendi varlığından dışarı atmasın. Şaşırıp da, “bu onun, şu benim; onun hâli benim hâlime benzer değil” deme! Bu zikredilen şeyleri Cenâb-ı Hak senin için bir hakîkat fihristi yaptı. Bunlar lisâna âit aynalardır. Onlar için hakîkat yoktur.

Bunların hepsi, bunlarda sana âit olan hakîkati muâyene etmekliğin içindir. O muâyene sâyesinde, o muhitten kendine hâs bir muhît edinirsin. Bunun için bahsettiğim şeyleri ne görürsün, ne anlarsın, ne bulursun, ne de elinle tutabilirsin. Eğer orada bir şey bulunması lâzım gelirse, onu Hak Teâlâ ile bulabilirsin. Çünkü ârif “Onun işiteni ve göreni olurum” hakîkatiyle tahakkuk edince, mevcûtlardan hiç bir şey ona gizlı kalmaz. O zaman o ârif, Halik-ı kibriyânın ayn’ıdır.


Burada belirli çalışmalar ve eğitim ile kişilerde bakışın değiştiği anlatılmaktadır. Cenâb-ı Hakk’a farzların yanı sıra nafileler ile de yaklaşan kula yukarıda belirtilen hitâp olmaktadır. Burada belirtilen ibâreyi de yanlış anlamamak gerekir, ya’nî bu duruma gelen kişi bir baktığı zaman bütün âlemleri görür, seyreder ma’nâsına değildir bu ifâde; bu ifâde gördüğü varlıkların hakîkatini idrâk ederek bakar, demektir ki o yüzden gözüne gizli kalmaz. Diğer kişiler ise eşyâya mahlûk olarak, yaratılmış şeyler diye bakarlar.

İşte “Ben onun işiteni, göreni olurum” ifâdesiyle oradan bakan artık Hakk olunca, Hakk da kendi varlığı tanır.

 


Bundan sonra şunu da bil ki, onu mutlaka kaldırmak da doğru değildir. Çünkü o kalkarsa, arada sen de kalkmış olursun; çünkü o senin numûnendir. Sen mevcûd ve sıfatlarının eseri yok olmamış  olduğu halde, senin yok olman nasıl doğru olur?


Daha evvel de anlatıldığı gibi biri iki gören şaşı bakış ile bir yere varmak mümkün değildir. Hadîs-i şerîfte “Allah Âdem’i kendi sûreti üzere hálk etti” buyrulmuştur. Mevlânâ hazretleri (k.s) bu hâli bir dükkânın önüne dizilen tezgâhlara benzetir, o tezgâhlarda numûneler vardır oysa asıl ambar içeridedir. İşte herbirerlerimizin gönüllerinde, iç âlemimizde Cenâb-ı Hakk’ın varlığından başka bir varlık bulmak mümkün değildir. Beşeri ve nefsânî olaran söylediğimiz ”ben” kelimesi ile bizler Cenâb-ı Hakk’ın mülküne sâhip çıkmaya çalışıyoruz, demektir. Cenâb-ı Hakk bizleri derleyip, toparlayıp, tesviye ederek öyle güzel bir şekle sokmuştur ki, bunun dışında bir şekille bu dünyâ ortamında yaşamamız çok zor olurdu. İşte Cenâb-ı Hakk’ın bizleri bu derece muhteşem bir şekilde yapmış olması san’atının da bir örneğidir.

Bu nedenle herbirerlerimiz için yokluk söz konusu değildir çünkü varlıklarımız Hakk’ın varlığı ile vardır. Bu ifâdeler ise âriflik hakîkatinin en ileri safhalarında yaşanacak olan hakîkatlerin ifâdeleridir. Yolun başında ise kişi nefsânî varlığını ortadan kaldırmak için “ben yokum” telkinlerini yapar kendisine. Bu nefsânî varlık aradan çıkarılıp hakîkatte olan idrâk edilince sen hep varsın ve Hakk ile varsın, kendine âit nefsânî varlığın ile değil.

Tasavvuf yolunda tarîkat mertebesinde kişinin “ben yokum” telkinleriyle kendi nefsânî varlığını ortadan kaldırmak fenâ-fillah’tır, bu halden sonra bekâ-billah ya’nî varlık hükmüne geçerki, orada eski beşeriyeti değil kendi hakîkati vardır.

 


Onun isbâtı da doğru olmaz; çünkü onu isbât ettiğin vakitte, put edinmiş olursun, ganîmeti kaybedersin. Elle tutulmayan, belli ve ayrıntılı olmayan bir şeyi isbât nasıl doğru olur? Yâhud sen mevcûd olduğun halde, kaldırılmasına nasıl imkân bulunur? Oysa Hak Teâlâ hazretleri seni kendi sûreti üzerine hayât sâhibi, ilim sâhibi, kudret sâhibi, irâde sâhibi, işitici, görücü, kelâm edici olarak hálk etti. Bu hakîkatlerden hiç bir şeyi kendinden def’ etmeye kādir değilsin; çünkü o seni kendi sûreti üzerine hálk etti ve sıfatlarıyla ziynetlendirdi ve isimleriyle seni isimlendirdi.


Cenâb-ı Hakk’ı tek bir mahal ile sınırlayarak, budur dediğimiz an O’nu putlaştırmış oluruz. Cenâb-ı Hakk’ın benzetmeler yoluyla anlatılan hâli kayıtlanmış olan hâlidir yoksa mutlak olan hâli değildir. Ve Cenâb-ı Hakk’ı sâdece teşbîhi ya’ni benzetme yoluyla anlamaya çalışmakta O’nun daha geniş olan hallerine açılmaya engel olur. Nitekim Îsâ (a.s)’ı sâdece teşbîh yoluyla tanımaya çalışanlar da bu yolda takılıp kaldılar ve hem Cenâb-ı Hakk’ın hakîkatini hem de Îsâ (a.s)ın hakîkatini anlamaktan mahrûm kaldılar.

Burada belirtilen hâle ulaşıncaya kadar tâbi’ki bu yolda olan kişinin kendisindeki hayâli varlıkları da kaldırması gerekmektedir. Zaman içerisinde oluşan şeylerin kazınması da ancak “lâ ilâhe” zikriyle olur ki bunlar kazınıp temizlendikten sonra ancak yerine “illâ Allah” ifâdesiyle Cenâb-ı Hakk kalır. Bu şekilde tahakkuk etmiş olan bir hâli ise sürekli olarak tekrarlayarak böyle olması gerektiğini söylemek anlamsız kalır çünkü tahakkuk etmiştir ki kişi hâlâ söylemekte ısrar ederse daha henüz varamamış demektir.

Bu yolda olanların ayaklarının en çok kaydığı yerlerden biri de burasıdır, kişi bu hâe ulaşır ve ben artık Hakk ile Hakk oldum diyerek, namaz, oruç gibi farzları yapmamaya başlar, oysa bu hâl kişide tahakkuk etmiş olsa dahi o kişinin beşer tarafı devâm eder. Bu tahakkuk eden hal bilinçte olan bir hâdisedir. Kişinin beşer tarafı bir safhada kalkar ancak belirli bir hakîkatin idrâk edilebilmesi için kalkar, sonrasında tekrar yerli yerine oturur bu beşeri hakîkat. Genel olarak da bu hakîkatin tahakkuk etmesi kişilerde büyük vuruntuya yol açar. Bu hal büyük bir çağlayandan açağıya doğru akmaya benzer ki ne kadar celâli bir akıştır, sonrasında aşağıya inip deryâya ulaştıktan sonra artık sesi soluğu çıkmaz ki ne kadar sâkin bir hayattır.

Cenâb-ı Hakk’ın insana yaptığı bu lütuf bu âlemlerde hiçbir tecellîye, zuhûra yapılmayan lütuftur ve insanın insanlığı bununla yüceltilmiştir. Ancak bu hakîkat idrâk edilemediği zaman ise mertebe olarak diğer varlıkların altında kalınmış olmaktadır. İnsanın mâden mertebesinden başlayarak a’lâ-yı illiyyine kadar çıkan mertebesi vardır ve insan bu mertebeler içerinde gidip gelir. Kim ki ayaklarını sağlam basarak yukarıya doğru çıkar ve çıktığı yerde kalabilirse ona ne mutlu! Çünkü yukarıya doğru çıkıldıkça işler zorlaşmaya ve zemin kayganlaşmaya başlar ve tekrar gerisin geriye aşağıya düşmek kolaylaşmaktadır. Özellikle bu hakîkatleri yaşantısına geçirip bizzat yaşamayan ve sâdece lafzî olarak idrâk edenler yukarılarda tutunamazlar, hakikatini bizzat yaşayarak idrâk edenler ise oraya ayaklarını sağlam olarak basmış olurlar.

Bu hakîkatleri idrâk edip bilemeyenler de O’ndan ayrı değillerdir ancak gafletleri onları O’ndan ayrıymış gibi kendilerine göstermektedir. Bu da acâip bir iştir ki bütün varlığı parayla dolu olup bir lokma ekmeğe muhtâç olan kişinin hâli gibidir.

 


O Hayy’dır, sen de hayât sâhibisin;
O Alîm’dir, sen de ilim sâhibisin;
O Mürîd’dir, sen de irâde sâhibisin;
O Kâdir’dir, sen de kudret sâhibisin;
O Semî’dir, sen de işiticisin;
O Basîr’dir, sen de görücüsün;
O Mütekellim’dir, sen de kelâm edicisin;
O Zât’dır, sen de zâtsın;
O Câmi’dir, sen de toplayıcısın;
O Mevcûd’dur, sen de mevcûdsun.
O’nun rabblığı vardır, “Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüzden mes’ulsünüz” hükmüne göre, senin de rabblığın vardır.
O’nun Kıdem’i var; sen de O’nun ezelî olup, kendisinden ayrılmayan ilminde ezelî mevcûd olduğun için, sen de kadîmsin.

Önceki îzâh yönüyle olan müşâhedeye göre ona izâfe edilen her şey, sana da izâfe edilmiştir. Fakat O kibriyâ ve izzetle mutlak ferd, sen zillet ve acz ile nispî ferdsin. Evvelâ aranızda mevcûd olan nispetlerin hepsi geçerli olduğu gibi, bu noktada, seninle onun arasındaki nispet kesildi.”

Dedim ki: “Efendim! İlk önce yaklaştırdın, sonra uzaklaştırdın. İlk önce özünü, hakîkatini saçtığın halde, sonra üzerine kabuk geçirdin.”
Cevâben dedi ki:
“İlâhî hikmetteki kânun üzerine söz söyledim, beşer idrâkinin tartabileceği üslûb ile yazdım. Hakîkate yakın ve uzak olanlara ve bu mes’elede garîb olanlara mes’eleyi güzel bir şekilde idrâk etmek kolay olsun diye bu şekilde yaptım.”
Dedim ki: “Hakîkat şarâbından ve o şarâbın ağzında kalanlardan bana tekrâr daha fazlasını içir.”

Cevâben dedi ki:
“Mâvi bir kubbe altında Ankâ’nın vasfından haber veren bir âlem işittim. O âlemi görmeye heves ettim; işte o âleme girdim.”

Yine dedim ki: Oraya dâir olan haberini açık anlat ve oraya âit olan eserini sağlıklı kıl, sıhhatini söyle!”
Yine cevâben dedi ki:

“İnsanı hakîkatte hayrette bırakan ve kimsenin görmediği büyük beyaz bir kuştan ibâret olan o Ankâ’nın, altıyüz kanadı ve yukarıya yükselmek için, bin adet uçma âleti vardır. Harâm onun yanında mübâhtır.
İsmi, Seffâh ibn Seffâh’dır. Kanatları üzerine güzel isimler yazılmıştır. “Bâ” harfi başında, “elif” harfi göğsünde, “cim” harfi alnında, “ha” harfi gerdânında; kalan harfler, iki gözü arasında saf şeklinde yer tutmuştur. Bu kuşun alâmeti, elinde mühür vardır. Pençelerinde kesin emirlerin fermânı mevcûttur. Bu kuşta bir nokta vardır, bilmece oradadır. Refref’in üstünde, kendisinin Burâk’ı vardır.”
Yine dedim ki: “Bu kuşun mahalli neresidir?”
Cevâben dedi ki:
“Vüs’at ve kudret ma’deniyle hayret mekânındadır.”

Böyle deyince ibâreyi bildim, işâreti anladım, mülkten ve melekten daha ileri geçerek, feleğin boşluğunda uçmaya başladım. “Batı Ankâsı” olarak isimlendirilen o kuşun âleminde dönerken, o kuştan ne haber, ne de eser buldum. İsminin işâret oluşuyla, sıfatlar ve kayıtlar merâsiminden hârice çıktım. Bu şekilde sıfâttan soyutlanınca, zât feleğine girmek kolaylaştı. İşte o sırada hayret denilen deryâya daldım. O denizde iken kanatlarımı balık-(nûn) yuttu ve beni inci hazînesinin üstünde dolaştırmaya başladı. O sırada balığın dalgası beni bir boşluğa attı; ve o boşlukta ne işitir, ne de görür olarak bir müddet kaldım. Ne zaman ki gözümü açtım ve mekân ve imkân kaydından kurtuldum; anladım ki, o ibâreler ve işâretler hep bana imiş. İşte o zaman baktım ki, kanatlar benim ve kanatlarımda dolaşma alâmetleri işlenmiş!


Cenâb-ı Hakk’ın sıfatları zâtına perdedir ve bunlardan soyunmadan zâtına ulaşmak mümkün değildir. Bunun gibi fiillerden soyunmadıkça isimlere ulaşmak mümkün değildir çünkü fiiller isimlerin perdesidir, kezâ sıfatların perdesi olan isimlerden soyunmadıkça da sıfatlara ulaşmak mümkün değildir. Seyr ü sülûk yolunda zât mertebesine ulaşıncaya kadar çalışmak gereklidir ve burası hayret makāmıdır. Efendimiz (s.a.v)’in buyurduğu “Allah’ım zâtındaki hayretimi arttır!” sözü bu makāmın ifâdesidir. Aslında bu hayret makāmını ihâta ettikten sonra diğer bütün makāmlarda onu bulmak mümkündür çünkü daha evvelce geçilmiş olan ve ef’âl, esmâ, sıfat denilen makāmlarda aslında zât makāmından başka değildir.

Bu denize dalındıktan bütün bu âlemlerde ne yer görünür ne gök görünür, şuur olarak bir varlık idrâki olur sâdece. Bu şuur olarak idrak hayret içerisinde olmaktadır, eğer bu hayrette bırakılırsa bu sefer hiçbir şuur kalmaz, hayret şuurların en üstünde, en kemâlde olan idrâk hâlinin ifâdesidir.

İlâhî bilginin içerisinde toplu olarak bütün mevcûdat mevcûttur. Kur’ân-ı Kerîm’de geçen “Nûn vel kalem” (68/1) ifâdesinde “kalem” olarak söylenen esmâ-i ilâhiyyenin bâtın âlemden zâhir âleme yönelmesidir. Şöyle bir örnekle; lambada yanan bir ışığın bulunduğu mahalden aydınlattığı mahalle ulaşması “kalem”dir ya’nî “yazıcı”dır. Bu dalgaların gelmesiyle bütün bu âlemdeki varlıkların oluşmasıdır. “Nûn” denilen hokka da ilm-i ilâhiyyede bunların birlik hâlinde bulunmasıdır.

İçinde bulunduğumuz bu dünyâ âlemi bir bakıma Ankâ kuşudur. Bizler de onun üzerine binmiş fezâda son sür’âtle uçmaktayız.

 


Yine gördüm ki, “elif” göğsümde, “cim” alnımda, “ha” gerdanımda. Yukarıda bahsedilenlerden bir zerre yoktur ki, o, bende mevcûd olmasın. Bu mertebeyi idrâk edince anladım ki, o yüce zâtın bu simge ve işâret sözlerinden maksad, ben imişim. Noktalar meydana çıktı, bilmece de bilindi, ben de ölüyü dirilterek kudret ibraz etmeye başladım.


İnşirâh ya’nî göğsün yarılmasının işâreti “elif” harfi ile ifâde edilmektedir. İlâhî ameliyat netîcesi yarılan göğüste “elif” harfi oluşmaktadır ki bu “elif” harfi on iki mertebeyi içinde toplamıştır. “Cim” harfi ise ilâhî Cemâl’i ifâde etmektedir. “Ha” harfi ise “şah damarından yakınım…” âyet-i kerîmesiyle belirtilen hakîkatin gereği olarak “huve” ya’nî “hüviyyetin” “ha”sıdır.

Bütün âlem zâten bir noktadan ibârettir. Dünyâ da bir nokta, Güneş de bir nokta atom da bir noktadır.

Tebâreke sûresinin başında belirtildiği üzere bu âleme bizler ilâhî hakîkatlerden ölmüş olarak gelmekteyiz.

 


Bu karşılıklı konuşmayı rivâyet eden Abdülkerîm der ki: “O yüce zâta emr-i mahtûm (farz olan) ve ke’s-i mahtûm (mühürlenmiş kâse) nedir?” diye sordum. Bu soruya karşı, arap lisânından başka bir lisân ile konuşarak, sert söz söyledi. Sonra birtakım tenbîhler ile korkutup ifâdede dolaylı anlatım şeklini tercih etti. Sonra tekrâr yaklaştı ve söylediği sözleri tercüme ederek dedi ki:

“Ma’kûl olan âlî numûne, kelâma yüklenen bir ma’nâdır ki, kendisi için gâye değildir; belki kendisine yüklenilen için gâyedir. Ve o yüklenen ma’nâda nakş olunan kendisi için değil, belki, en aşağıya nakletilmiş içindir. En aşağı dediğimiz de, kendisine işâret edilendir. Sözlerin hepsi ona dönücü ve hepsi ona dâirdir. Numûnede bulunan kendisine işâret edilene nakş olunup da, bu yüklenen ma’nâda bulunanlar bu bineğe yükletilirse, o zaman en aşağı, en yükseğin aynı olarak yüksek olan, düşük olanda mevcûd olur.

Bunun için “numûne ile nakışlanmış kendisine işâret edilen arasında nispet yoktur” diyenler de vardır. Bunu diyenler, “numûne ile kasıt, kendisine işâret edilende nakışlanmış olanın aynıdır” demekte hatâ etmiştir.

Bunun için “kendisine işâret edilen, numûnenin aynıdır” diyen de vardır. Bu sözü söyleyen de: “numûne, kuşkusuz ulvîlik sâhibidir, kendisine işâret edilen ise ıstılâhda yalnız süflîlik sâhibidir” sözünde hatâ etmiştir.

Bunun için “numûne toplayıcıdır” diyen vardır. Bu sözde de, numûnenin yalnız kemâl sıfatlara isim olup, noksan sıfatlara isim olması boşta kaldığı için hatâ vardır.

Bunun için “kendisine işâret edilen nakışlanmış olan, nakışlanmış numûneyi toplamıştır” diyen de vardır. Nakışlanmış olan kendisine işâret edilen, noksan sıfatların mahallinin ismi olduğunu üstü kapalı olarak belirttiğinden, bu söz de hatâdır.

İşâretteki ta’yîn mahallini ve ibârelerdeki darlığı görmüyor musun? İşte zâtı idrâke erişmekten âciz olduğunu söyleyen de, bunların hepsini düşünerek söylemiştir; fakat bu söylem dahi hatâ etmiştir. Çünkü kendisine işâret edilenin şartı, numûnede olan şeyin, kendisine işâret edilende nakışlanmasıdır. Bu durumda numûne sırlarındaki gizliliklere hemcins oluşu sebebiyle kendisi için bir tür idrâk oluşması gerekir. Bu durumda âciz demek değildir.

Yine bu durumda idrâkten aczin, âriflerin vasfı olması geçerli olmaz. Bunun delîli, ârîf-i billah bir şeyi idrâkten âczini i’tirâf ederse, bu i’tirâf o şeyin sıfâtına vâkıf oluşunun olmayışındandır. Çünkü, sıfât idrâk olunamaz. İdrâk olunamaması, ya sonunun olmayışından dolayıdır veyâhud idrâk kābiliyeti olmamasından dolayıdır. Bu idrâk miktârı, o şeyi lâyık olduğu şekilde bilmek için yeterlidir. İşte bu şekilde bu miktârda ma’rifet sende hâsıl olunca, idrâk dahi hâsıl oldu demektir. Sıddîk-ı Ekber’in: “İdrâkden aczi idrâk, bir nevi’ idrâktir”, demesi yerindedir. Dîğer bir rivâyette Hz. Ebû Bekir “İdrâke ulaşmaktan acz, idrâktir” demiştir.

İdrâkin hâsıl olmasıyla idrâkten acz olmaz. Burada kul, izzetle vasıflanmıştır ve acz, kendinden kalkmıştır. Kur’ân’da “Lâ tudrikuhül ebsâru” (En’âm, 6/103) ya’nî “Gözler onu idrâk edemez” buyrulması “mahlûkların gözleri, onu idrâk edemez” ma’nâsınadır. Ammâ ezelî gizli göz ki -kul onunla görür- o göz mahlûk değildir; çünkü o göz,        “Ben kulumun işiteni, göreni…. olurum” hadisinin hakîkatidir. Bu sırrı iyi anla!


Hakk yolunda olan kişi aczini anladığı konular üzerinde daha çok çalışmaya başlar. Bir müddet sonra bu âcizliğin beşeriyeti yönünden olan bir âcizlik olduğunu anlar ve izzet sıfatına büründükten sonra hakkâni sıfatıyla anlamaya başlar.

Burada belirtilen ezelî göz hakkında Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Bana bakan Hakk’ı görür.”

Burada belirtilen ezelî görüşün hakîkatinin kapısı ise Cibrîl hadîsi denilen ve namaz mevzu’unda belirtilen “(Her ne kadar şimdilik) sen O’nu göremiyorsan da O’nu görür gibi hareket etmen ihsândır” ifâdesiyle bizlere açılmaktadır.

Muhiddîn ibn Arabî hazretleri de bu konuda “âriflere mahlûk denmez” buyurmuşlardır.

 

İnsan-ı Kamil
Abdülkerim el-Cili

Tercüme : Terzi Baba Necdet Ardıç

0