İnsan-ı Kamil İşaret – 1

İnsan-ı Kamil İşaret – 1

 

Bir zaman doğu tarafı gariplerinden bir garîb ile Cenâb-ı Hak bana mülâkât nasîb etti. O zât, samedâniyyet yaşmağıyla ağzını kapamış, ahadiyyet gömleğine bürünmüş, celâl örtüsünü giyinmiş, cemâl güzelliği tâcıyla taclanmış bir zât idi.

Kemâl lisânı ile selâm verdi; selâmına güzel selâmlar ile karşılık verdim. Selâmdan sonra kemâle ermiş dolunay olan yüzündeki perdeyi açtı. Onu mükemmel yüce bir numûne gördüm; bu zât, zâhiri ve bâtıni hükümlere vâkıf; usûlde farz olan yolun îcâbına göre çizilmiş bir program; hakîkaten bu şekilde hareket etmeyen her husûsta zimmetindekilerden beraâte nâil olamaz. Onu kantarımla ölçmek ve onunla inci gerdanlıklarını dizmek istedim. Fakat ilk anda, kendisini kantarımla tarttırmak istemedi. “Sizi tartacak kantarı koymak için kefem, yeterli değildir, kırıktır” diyerek arayı düzelttim.

Karşılıklı konuşma sûretiyle kantarımın husûsi âleti tam ayarını bulup, kürsî sâhibi odada kendini gösterince, ben de iktidâr kürsîmi dikerek i’tibâr mîzânını ele aldım. Bu yoldaki kânûnların usûlünce hareket ederek, ilmî kudretim ile söze giriştim. Benim dâimâ mesleğim, kendimdeki ilmi gizleyerek hareket etmektir. Bahsettiğim zâtı tartarken dirhemler, miskâller gibi ağırlık ölçüleri bitti. Tetkîki en hassas ayar yapmakla muzaffer olarak tahkîk ölçüsünü ayarladım. Ellerimi kına ile boyadım, gözlerime hafîf gaflet sürmesini çektim; netîcede kilitleri kırıp, iki gözümü açınca, bana “o mahbûbe nerededir?” dedi. İftirâk lisânıyla cevâp verdim. Kaldırma ve isbât arasında olan aşağıdaki beyitleri söyledim:


 

Garîb bizlerin beşeri anlayış ile anladığı garîb değil, dünyâdan garîb olmuş olandır.

Zimmette olanlar benlik bağlantılarıdır.

Sohbetlerde zaman zaman kulak ve göz ayarı şeklinde ifâdeler kullanılır ki bir şeyin ölçüsünün tam olabilmesi için onu tartan veyâ ölçen şeyin ayarının tam olması lâzımdır. Bizdeki bu ayar ise âleme bakış ölçümüzün ve kendimizin ayarıdır. Bu ayarın tam olması gereklidir ki âlemlere bakışımız ve değerlendirmemiz de tam olsun. Şerîat ölçüleri içerisinde hem kendi hakkımızı hem de karşımızdakinin hakkını korumamız gereklidir ki aksi haller harama girer. Kişi şerîat, tarîkat, hakîkat, ma’rifet mertebelerinden hangisinde ise onun gereklerini yerine getirerek hayâtını sürdürdüğü zaman ayarı tam olur ve tam ölçüsünü bulur. Aksi halde kürsî sâhibi oraya gelmez çünkü kendisini hakkıyla idrâk eden bir mahal bulamaz.

Dengeli ayar bir anlamda bütün Rabb-i hasların idrak edilerek hepsinin hakkının verilmesi de demektir ki ondan sonra ancak Rabb’ül-Erbâb da’vet edilir.
Arş bütün âlemlerin en son noktası iken kürsî ise bu âlemlerin içerisindeki hâkimiyet ma’nâsınadır. Bu durumda ya’nî iktidâr kürsîsi dikildiğinde kişi kendisindeki iktidârı kurmuş olmaktadır. Daha evvelce bu iktidâr kişinin nefsinde iken sonrasında aklına ya’nî arşına geçirmiş olmaktadır.
Kişi kendi ayarlarını güzel bir şekilde yaptıktan sonra bulunduğumuz âlemdeki değerlerin hiçbir şey olmadığını anlar. Bu âlemdeki değerler bugün için geçerlidir ve geçicidirler. Bu anlaşıldığı anda bir şey ifâde etmemeye başlar.

Hafîf gaflet sürmesinin çekilmesi avâma karşı kişinin kendisinde bulunan ilâhî hakikatleri açmamasıdır, ancak bu haller ehline açılır çünkü bu durum o halleri daha da güzelleştirir.
Soran da o mahbûbe olunca soru şu ma’nâda olur; “Nerede buldun beni?”
Nerede? – Sen ile ben arasında ya’nî bir tarafı Sen bir tarafı ben. Bir elmanın yarısı diğer yarısından kendisini ayrı görür ve hitâp şöyle gelir; “Siz ikiniz bir şeysiniz ve o sizi bir şey yapan aradaki de benim.”
Hayâlde olan Allah kavramı kaldırıldığı anda kişinin kendi hakîkatinde olan isbât edilmektedir. Bizler kendi varlığımızı idrâk ederek “lâ” dediğimiz anda yine bir şeyler var işte “illaallah” ya’nî “ancak Allah” olmaktadır. İşte bu durum O’nun hakîkatidir.

Böyle olmaz ise kendimize âit rolleri kabûllenemez ve bu âlemin gereklerini yerine getiremeyiz. Her mertebede değişik şekilde oyunlar olduğundan bu hallerin de bütün mertebelere âit olduğu söylenemez.

 


(Nazmın Tercümesi)

“O mahbûbe vücûd ile teşhir edilir olduğu günden beri, benim indimde yoklukla vasıflanmıştır. Hayâl onu uzaktan varlıkta bir kudret olmak üzere görür.
Oysa o, içinde defîneler saklayan ve senin için dikilmiş olan bir duvardan başka bir şey değildir. İşte o duvar benim! O mahbûbe, beni kazıp çıkarsınlar diye varlığım duvarında gizlenmiş defînedir.
Sen onu sûrette bir cisim saysan da, o arada ibret-i rûhu îcâb ettiricidir. Cenâb-ı Hak onun güzelliğini tamamladığı için, ilâhî cemâl ile yayılmıştır. O, senden başkasında kâim değildir. Onun sûretlerini görmek için sırrı iyi anla.”
Sözümü işitip söylediklerimle ve hâlimle hallenince, dolunayını benim çevremde döndürerek, aşağıdaki beyitleri söylemiş ise de, ifşâ etmedi:
(Beyitlerin Tercümesi)
O bir güzeldir ki, sırlar örtüsü ile yüzü örtülür. Sallanan saçları kalbin belâsı, gözleri insanın belâya düşme sihridir.
Aşk şarâbını sarhoş olanla berâber tatmış ve sarhoş olmuştur. Sarhoşluğu sâyesinde örtülerinin gizlediği sırlar âşikâr olmuştur.
O mahbûbe, her tâm dolunayı hayâl ederek o dolunaylardan kendisine hil’atlar yapmış. O mahbûbenin en nâdir hil’atlere varıncaya kadar, hil’atleri tam olan dolunaylardandır.
Ellerinde ve bileklerindeki süslü kınaların nakışlarının rengini görerek omuzunun ziyneti olan saçları da, bu rengi kazanmıştır. İskender’e izzet tâcı giydiren ve Darâ’nın saltanat dâiresinde hüküm yürüten, odur.
O bir mahbûbedir ki, halkın hepsinin mülküne sâhiptir. Yeşille karışık beyaz örtüleriyle ve kırmızı dudaklarıyla bu kudrete nâildir.
Güzellik nâmına ne varsa, onu kemâle ermiştir. Benî Âmir kabîlesinin Leylâ’da güzel zannettikleri, onun güzel cemâlinden bir parçadır. Bâtınının gizlediği güzellik, izzetinin zâhiri; güzelliğinin bâtını, zâtının güzellikleridir.”


Aşk ilk olarak kişinin kendi nefsâniyetinden kaynaklanan bir sevgi hükmündedir, bunun aşılması gereklidir ki bu halde âşık olan ve âşık olunan diye ikilik vardır. İlâhî aşkta ise belirttiğimiz bu aşkın meydana getirdiği fiiliyat olmaz. İlâhî aşk ile olan fiil artık Allah’ın fiilidir. Allah’ın fiili de ne olduğu anlaşılmaz ve bilinmez.

 


Bunun parlak hitâbını, yüksek ifâdesini işitip anlayınca; Mevcûda ve mevcûd olmayana ve ahdine vefâ edene ve ahde hıyânet edene; örtüleriyle örtünene ve örtülerinden soyunmuş olana; âfâkda cemâlini yayana ve cemâlini yaymayana; beyânın güzelliğiyle fikirleri ve akılları esîr edene; ve kalb sırlarıyla rûhları ve sırları kendine yaklaştırana; küllî ihâtasıyla aklı olana dehşet verene ve ilim noktasındaki kemâlâtı toplayana ve örttüklerini açıktan gösterene; ilmî ihâtası dâiresinde herkese üstün olana, ya’nî şu saydığım şeylere yemîn ederek, hakîkat perdelerinin kaldırılmasını ve ifâdeyi açık tarzda söylemesini ricâ ettim.
Yüce makâmında durmakla berâber, o makâmdan indi ve aşağıdaki beyitleri söyledi:
(Beyitlerin Tercümesi)
“Mevcûd olan, yok olan, nefyedilmiş, bâkî hep benim. Algılanan, vehmedilen ve zararlı yılan ve onu tedâvî eden benim. Çözülen, düğümlenen, içilen şarâb ve şarâbı veren yine benim. Servet defînesi, fakr u zarûret ben olduğum gibi, hilkat de, halk da, Hallâk da yine benim.
Benim kadehlerimden içmeye heves etme! Panzehrimin zehri ondadır. Benim hakîkatime doğru girmeye heves etme, o settimle kapatılmıştır. Benim zimâmımı muhafaza etmeye çalışma, bununla berâber mîsâkımı da talep etme; bana vücûd isbât etme!
Ey Bâkî, vücûdumu da kaldırma, kendini benden başka sanma. Aynımdaki görüş keskinliğiyle söylüyorum; kendini benim aynımda sanma! Şu kadar var ki, bu sözle kastettiğim ma’nâyı, şevklerim ve zevklerim gayb ve örtülü eylemiştir.
Beni gördüğün mertebede, sen de ol! O vakit doldurduğum kadehlerimden iç. Belimden kuşağımı çözme! Aynı zamanda kaftanımı da giyme.
De ki: “Ben buyum”; ve de ki: “Ben bu değilim.” Vasıflarımı ve ahlâkımı derin düşün, soğukluk benimledir; Fakat kalbim harâretle yanmaktadır. Ceyhûn’a gark olduğum halde susuzluk içindeyim.
Sırtımda hiçbir şey olmadığı halde, yüküm beni yormuştur. Ağırlıklarımı hem azalt, hem çoğalt. Bana sâkî olan kalbimdeki ilâhî muhabbettir.
Benim hâlimi deve kuşu sana tamâmiyle tasvir eder. Kanatlarıyla kuş, boynu ile devedir. Oysa bu sözden maksadım ne devedir, ne kuştur; benim önde çıkmış bir remz ve işâretimdir.
Ne gözdür, ne gözdeki görmedir. Kirpiklerimin sırrından ileri gelen bir sırdır. Ecel de değil, fânî de değil, bâkî de değildir.”


 

Nâzil olmaktan ya’nî inmekten kasıt söylenilen sözlerin ma’nâsının anlaşılmasının hafifletilmesi, kolaylaştırılması demektir. Yoksa yukarıdaki bir mekândan aşağıdaki bir mekâna inmek değildir. Bu ma’nâlar beyin tarafından anlaşılmadığı zaman oradaki sinir hücrelerinde hiçbir faaliyet olmaz ve ma’nâ ne kadar yüksek olursa olsun oraya hiçbir şey veremez, ancak beyindeki sinir hücrelerini uyaracak şekilde nâzil olan, indirilen, kolaylaştırılan ma’nâlar burada faaliyete sebep olmakta ve Cenâb-ı Hakk’ın ef’âlinin, esmâsının, sıfatlarının zuhûr etmesini sağlamaktadırlar. Bu nedenle gerek zâhir olsun gerek bâtın olsun kullanılan kelimelerin hakîkatinin anlaşılması zorunludur. İçinde bulunduğumuz âlemdeki kelimeler zaman içerisinde dönüşerek aslını kaybetmişler ve beşeriyetin anlayabileceği kelimeler olmuşlardır. Cenâb-ı Hakk’ın Hak’ça anlattığı bu kelimeleri bizler beşer kayıtlarına bürünerek beşerce anlamış ve bu şekilde şartlanmalar içerisinde kalmışız.

“Benim kadehlerimden içmeye heves etme!”; Cenâb-ı Hakk’ın zâtî zuhûrunu meydana getirdiği mahaller O’nun kadehleridir. Bu mahal de insân-ı kâmil mahallidir ve esâs olarak aşk ve muhabbet şarâbı orada vardır. Ve bu yola girmiş isen hemen içmeye heves etme ya’ni hemen onun halleriyle hallenmeye kalkma ya’ni sâdece lafzî olarak onun söylediklerini heryerde söyleme. Bu nedenle gözümüzün, kulağımızın, dilimizin ayarlarını tam yapmalıyız ki en doğru tartıyı yapmış olalım.

Panzehrin zehri kişiyi beşeriyetinden öldüren zehirdir ki ilâhî hakîkatler için panzehirdir.

Buradaki ifâdeler Cenâb-ı Hakk’ın bu ağızlardan söylemesidir. Nasıl ki Cenâb-ı Hak Mûsâ (a.s) a hitâp ederken ağacı kendisine mahal yaptı, işte burada da aynı şekil geçerlidir.

Ecel, fânî, bâkî sistemi bu şehâdet âlemine gelerek bu ilâhî hakîkatleri idrak edenler için oluşturulmuştur ve onlara zâhiren benzeyen diğerleri onların kopyaları olduğundan onlar için sâdece sûret olarak dünyâda görünme ve dünyâdan geçme vardır. Bunların hepsi dünyâlık işler peşinde koşarlar, sıkıntılar çekerler, zenginlikler yaşarlar ancak bunlar bu kişilerin kendi hayâllerinde yaşadıkları şeyler olduğundan dünyâda kalır, hiçbiri asıl değildir. Bu kadar çokluk arasında kendindeki ilâhî hakîkatleri kim idrâk etmiş ise bütün bu âlemler onlar için meydana getirilmiştir ki Allâh’ın kadehleri, Hak muhabbeti varlıklarını sarmış olanlar, ilâhî aşkın taşıyıcıları, Arş’ın taşıyıcıları bunlardır. Bu taşıyıcılık maddî anlamda bir ağırlık yükü değil ma’nâ olarak taşıyıcılıktır çünkü bunların olmadığı bir âlemi anlamı yoktur. Efendimiz bu konuda şöyle buyurmuştur: “Benim Allah ile öyle bir zamânım olur ki oraya ne bir nebi-i mürsel ne de melek-i mukarreb giremez.” Kişi kendisindeki hakkâni varlığı idrâk ettikten sonraya gayrıyı bilmez.

 

 


Yukarıda söz konusu olan bu sır, bir cevherdir ki, onun iki arazı vardır. Bir zâttır ki, onun iki vasfı vardır. O cevherin hüviyeti ilim ve kuvvetlerdir. Ya, alîm ve hakîmden ibâret olup süzgecinden sızarak üç katlı şekilde meydana gelmiştir. Ya’nî soyut olarak zuhûr eden zâtî ilim, sıfâtî ilim, fiillere âit ilimdir. Yâhud hâkimî ilimleriyle sızan kuvvetler olup, hüviyetinin üçte biri üstünde, basîti terkîpli kılmıştır. Hüviyetinin üçte biri zâttır.


“Huve” ya’nî hüviyyet kelimesinin başında bulunan “h” harfi Arap alfabesinde bulunan üç “h” harfinden en yumuşağı ile yazılmakta ve söylemde nefes, solunum sisteminin en derininden ya’nî özden gelerek ses çıkmaktadır. İşte âlem bazındada bu geliş en derinlerden olmaktadır. -è- “He” harfinde iki göz vardır ki, bu gözlerin biri Hakk’ın gözü biri de halkın gözüdür. Aslında ikisi de hakîkat-i ilâhiyyenin gözüdür ancak birini halkına bırakmıştır ya’nî bizlerdeki gözlere bırakmıştır. Eğer göz şaşı görmez ise bizde bulunan iki göz tek görür, “huve” nin “h” sindeki idrak sâhibi olup tek gören iki göz gibi. Bu bakış irfan ehlinin bakışıdır. Beşer sarhoşluğundan kurtularak ancak bu sarhoşluğun verdiği tek vücûdu iki görme yanılgısından kurtulabiliriz. “H” harfinin ileriye doğru uzanan ucu ise diğer varlıklarla bağlantı içindir. “H” harfinin yanına gelen “vâv” harfi (ë) görüldüğü gibi iki gözü teke düşürmektedir.

 

 


Eğer ilim asıldır dersen, kuvvetler fer’dir. Kuvvetler arazdır dersen, ilim fer’dir. Bu ilim iki türlüdür. Biri sözlere âit olan ilim, biri amele âit olan ilimdir.
Sözlere âit olan ilim: Senin sûretinin bütünü üzerine oluşan ve derecendeki “benlik”ten pâk olan örnektir.
Amele âit olan ilim: Hakîmin ilmiyle faydalanmada hidâyete erme vesîlesi ve emîrin verdiği fermânın hükümlerinde tebliğ vâsıtası olan hikmettir.
Aynı şekilde, kuvvetler de iki kısımdır: Biri, ayrıntısal cümlelere âit kuvvetler; birisi de hayâlî cümlelere âit kuvvetlerdir.

İlkinin şartı güzel mizâcdan ve usûlün tam olarak tutulmasından ve fer’lerde nakledilenin sıhhati ile beraber akılda kemâlden hâsıl olan isti’dâddır.
İkincisinden ibâret olan hayâlî cümlelere âit kuvvetlerin şartı, cevherin maddî bir yer kaplama sâhibi ikilik arasında kuvvetli bir ayırt edicilik olmasından ileri gelen kābiliyettir.
Yukarıda “iki vasfı vardır” dediğimiz zâta gelince: O, sen ile benden ibârettir. İlâhımız, seninle benim için; benimle, senin içindir. Sen aklının kabûl ettiği yönden değil, belki hüviyetin i’tibârı ile kulluksal vasıflardansın. Ben aklımın kabûl ettiği bakış açısından değil, belki hakîkatim i’tibârı ile rütbelere âit vasıflardanım. Bizzât kendisine işâret edilen odur. Ben, benliğime bakarak “ben”; aklının kabûl ettiği haysiyyet i’tibârı ile “O Allah” hükümlerindenim. Sen de hilkatin i’tibâriyle “o kul”sun.

Zâtına bak, istersen “ben” i’tibârı ile, istersen “sen” i’tibârı ile; orada bütünsel hakîkatten başka bir şey yoktur.Vahdehû lâ şerîke leh olan Allah’ı tesbîh ederim.


 

Burada anlatılan ilim vahdetten kesrete dönüldükten sonra anlaşılabilecek bir ilimdir. Fenâ-fillah sonrası bakâ-billah ile bâkî olup bakâ-billah ile yaşamaya dönüş sonrasıdır. Her “sen” olan varlığa hakikatini vererek idrâk etmektir ancak bu yine “ben” kimliği içerisindeki “sen” ile olur yoksa ayrı bir kimlik ile değil. Bu âlemdeki diğer ilimler ise bu ilmin altındaki teferruattır. Hz.Ali (k.a.v) efendimizin buyurduğu gibi, “İlim bir nokta idi onu câhiller çoğalttı.”

İ’tibârî olan “ben” ve “sen”ler olmasa eğer herkes birbirine karışırdı. Cenâb-ı Hakk emir vermeye ya’nî “sen” demeye başladığı zaman ”bendeki sen” diyerek ya’nî “benden ayrı bir varlık değilsin” demek istemektedir.

Esâs kulluk olan “abdûhu” Cenâb-ı Hakk’ın zâtî tecellisini meydana getirdiği mahaldir. Cenâb-ı Hakk’ın Mi’râc Gecesinde namazı emretmesi de buraya dayanmaktadır ki bu şekilde namaz lütfedilmektedir. Ya’nî Cenâb-ı Hakk bu şekilde zâtından zâtî tecellisini zuhûra getirerek abdiyyet şerefi vermektedir. “Resûlüm” hitâbı “sen” hitâbı hükmündedir ki bu şekilde abdiyyet ortaya çıkmaktadır. Mi’rac Gecesinde bu “sen”liğin kemâli ortaya çıktığı için, çünkü daha önceki peygamberlerin döneminde bu ortaya çıkmamıştı henüz, en kemâlde olarak Îsâ (a.s) da fenâ-fillah mertebesi çıkmıştı ki burada da kulun beşeriyeti yönünden olan kulluğu fenâ olunca kimliği de yok oldu. Bu mertebenin hızlı geçilmesinin gereği olarak Îsâ (a.s)’ın peygamberlik süresi kısa olmuştur.

Bizlerin “ben” olarak dünyâya gelmesi ise denizin üzerindeki kabarak köpükler gibidir, denizin dalgalanması durduğu zaman bu köpükler de kaybolur. Bu şekilde sık kullanılan bir örnek olarak nar meyvesini ele alalım. Nar kendi hâlinde tektir ve o halde “ben” demesinde haklıdır, bunun gibi bütün bu âlemleri de nar olarak düşündüğümüzde Cenâb-ı Hak bu şekilde “Ben” demektedir ki zâten başkası yoktur. Nar açıldığında içerisinde oda oda ayrılmış tâneler bulunmaktadır. Ve o bütün olan narın tâneleri hitâbı “Ben” değil “sen”dir çünkü tâne her ne kadar narın içinde ve narda nar ise de kendi özel varlığıyla bir benlik, kimlik ifâde etmektedir. Ve aynı zamanda narın tamamı o tânenin çekirdeğinin içerisinde bi’l-kuvve olarak mevcûttur. O çekirdek ekildiğinde bir nar ağacı ve bir çok nar meyvesi elde edilmesi mümkündür. Tâne bu özelliği zâtından, hakîkatinden almaktadır. Görüldüğü gibi bütün olan nar içerisinde mevcût olan tâneye bu şerefi vermektedir. Bunun gibi herbirerlerimiz bu dünyâ meyvesi içerisinde birer tâneyiz ve düşünün ki bu çekirdeğin içerisinde dünyâda vardır, âlemde vardır ve kendisi de vardır. Bizler Hakk’ın zâtından ayrı ve gayrı birşeyler değiliz eğer öyle olmasaydı bu hallerimiz olmaz ve konuşabiliriz, ne üretebiliriz ne de başka bir şey yapabiliriz. Bunların hepsi O’ndan gelen güç ile O’nun bizdeki oluşumuyla, O’nun bize “sen” demesiyle olmaktadır.

 

İnsan-ı Kamil
Abdülkerim el-Cili

Tercüme : Terzi Baba Necdet Ardıç

0