İnsân-ı Kâmil / Giriş


Hamd ve senâ, Allah ismiyle kâim olan  ecel ve a’lâ Zât’a mahsûstur. O Allah, Zât’ının hakkına ve hükmüne göre her kemâl ile tecellî edicidir. O Allah, celâl beni noktasını cemâl harfleri noktasına yerleştirdi. Hem de noksansız olarak.


Bu kitap zâhir ehli indinde değişik değer yargılarına tutulsa da; bizim gibi tasavvuf ehlince Kur’ân’dan ve hadîs-i şerîflerden sonra gelen ve İslâm’ın en değerli kitaplarından bir tânesidir. Abdülkerîm Cîlî hazretlerinin gerçekten bir şâheser olarak yazdığı ve anlaşılması gerçekten zor olan ancak içerisinde çok büyük hakîkatleri barındıran bir kitaptır. İsmi “İnsân-ı Kâmil” olan bu kitabın ibâresinden anlaşılması gereken bireysel olarak kişilere mahsûs olan “insân-ı kâmil” değil, bütünsel olarak âlemlerin aldığı isim olan ma’nâsıdır, ki bir diğer yönden bu oluşuma hakîkat-i Muhammedî denilmektedir.

Bu eserde yazılı olan ma’nâların anlaşılması için ilk olarak yazılı olan kelimelerin daha sonra o kelimelerin oluşturduğu cümlenin özüne nüfûz etmek gereklidir. Buraya bu kelimelerin yazılmasından maksat üzerlerinde yüklü olan ma’nâları okuyuculara nakletmek içindir.

“O Allah, kemâl ile tecellî edicidir”, bizlerin zeval olarak gördüğümüz şeyler ise bizim anlayışımızdaki eksiklikten kaynaklanmaktadır. Cenâb-ı Hakk’ın kemâl ile her tecellîsi değişiktir ve bu nedenle O’nu bir tek tecellîye sığdırmak mümkün değildir. Bunu yapan hem O’na haksızlık etmiştir hem de O’na irfâniyyetinin olmadığını göstermiştir.

Biz nereye bakarsak bakalım gördüğümüz her varlık kendi kemâli üzeredir. Bizlerin yaptığı bütün değerlendirmeler ise ancak izâfîdir. Örneğin bizler için gül kokusu değerli fakat dışkı kokusu değersiz, kötü bir kokudur. Oysa Hakk’ın indinde gülün kokusu ne kadar değerli ise dışkı koku da o kadar değerlidir.

Celâl’in içine cemâli öyle güzel monte etti ki hiçbir noksan kalmadı. Dünyâ yaşantısı içerisinde süren yaşantıda kişilere öyle bir celâl gelir ki içinde cemâl çıkar veyâ tersi öyle bir cemâl gelir ki içinden celâl çıkar. Ya’nî bunlar birbirinin içerisine öyle güzel monte edilmiştir ki anlayabilene aşk olsun.


O ma’bûd, kendinin hamd ve senâsını kendi işiticidir. Hamd eden de, hamd da, hamd edilen de O’dur. O ma’bûd, mutlak vücûdun hakîkati ve hálk ve Hak olarak isimlendirilen hüviyyetin aynıdır.


Namazda rükûdan doğrulurken söylemekte olduğumuz “Rabbenâ leke’l-hamd” sözünü Zâhir isminden Bâtın ismine söylemektedir. Kişi beşerî sûreti i’tibârı ile ya’nî Hakk’ın Zâhir ismi ile kendi bâtınında olan Hakk’a söylemektedir. Ve tevhîd yolunda bu üç oluşum ya’nî hamd eden-fâil, hamd-fiil, hamd edilen-mef’ûl birleşmedikçe gerçek tevhîd olmaz. Îsevîler yollarının gereği olarak bu üç oluşuma kadar ulaşmışlar ancak birleyememişlerdir.

Ahadiyyet mertebesinde Cenâb-ı Hakk’ın innîyyeti ve hüviyyeti ortaya çıkmıştı. İşte bu hüviyyet vâhidiyyet mertebesine, orada rahmâniyyete, oradan rubûbiyyete, oradan melikiyyete intikal ettikçe hálk ve Hak ismi ile isimlenmeye başladı. Ve bu isimlendirilenlerin kimliği de ancak O’nun kimliği idi.


Âdem sûreti üzerine zâhir olan âlemin aslıdır. Kâinât kelimesinin ma’nâsıdır. Eşsiz ve benzersiz san’at eserlerinin rûhudur. Her zerrede hulûl olmaksızın kemâliyle mevcûddur. Her âşikârda Cemâl yüzünün nûru parlar. Lâyık olduğu şekilde celâl sâhibi ve lâyık olduğu kemâle hâizdir. Cevherlerin ve arazların  hakîkatlerinin zâtıdır. Varlığın ve yokluğun hüviyyeti, her doğurtanın-babanın ve doğanın-çocuğun benliğinin ayn’ıdır.


Hadîs-i Şerîfte buyrulduğu üzere; “Allah Âdem’i kendi sûreti üzere hálk etmiştir”. Bu âlemler varlığı içerisinde ma’nâları i’tibârı ile ne varsa Âdem a.s’ın varlığında onu meydana getirdi. Bu âlemlerin bütünü “insân-ı kâmil” ise bu bütünün sûretlenmiş şekli de “Âdem” ya’nî “insan”dır. Bunun yanısıra kendisinde Cenâb-ı Hakk’ın zâtî tecellîsi bulunduğundan büyük âlemin küçük bir sûreti gibi olan insanda âlemlerden daha büyüğü gizlidir.

Kişilerin kendi bünyelerinde bulunan “âdem” kanalı açılmadıkça bu kelimelerin anlatmak istediklerinin anlaşılması imkânsızdır. Bunun açılabilmesi için de ilk olarak kişiye sesinin, daha sonra ma’nâsının, daha sonra rûhunun, daha sonra nûrunun ulaşması lâzımdır. Cenâb-ı Hakk bu kitabını öyle bir şekilde gizlemiştir ki açık olduğu halde kapalıdır. İşte bâtın âleminde mertlik de buradadır. Bunları okumak kişileri sıkar çünkü bâtın âlemindeki mertlik kas gücü ile değil akıl gücüyle olduğundan kişi sâdece zâhir üzere bunları okursa bir süre sonra bırakır. Oysa mertlik, erlik ba’zı duyguların hayâli havalandırmasına değil; Hakk yolunda bastığın yerin ne kadar sağlam olduğuna,  gönül âleminde kişinin ne kadar yol aldığına bağlıdır. Benî İsrâil olduktan ya’nî “Mi’raca doğru gece yürüyenin çocukları” olduktan sonra, Tûr Dağından yükselmeye bağlıdır. Orada kişinin erkekliğini de keserler kadınlığını da keserler; oraya cinsiyyet giremez; sokmazlar. Ba’zı kişilerin “Ben kabirde veyâ şurada burada şunları gördüm, şu velî ile konuştum” dediği gibi olan sözler bu pazarın çok çok ucuz olan eşyâlarıdır. Bu işler bilindiği gibi değildir.

Bizler kendimizde bulunan hakîkatleri tanıdıkça ve kendi denizimize daldıkça orada bulunan güzellikleri görürüz. Dünyânın zâhiri olarak görülen muazzam manzaraları ve canlıları dahi bize eşsiz ve benzersiz san’at eserleri hakkında geniş bilgiler vermektedir.

Sık sık söylendiği gibi Cenâb-ı Hakk her varlıkta o varlığın gerektirdiği kemâlat üzeredir.

Yok dediğimiz şey mutlak bir şey olsa idi zâten hiç bilinmez idi çünkü yok olur idi. Bu yokluk olarak ifâde edilen şey izâfî yokluktur.

Bir baba var olduğunda oğlu henüz ortada yok iken o oğul mutlak anlamda yok değil izâfî olarak yok idi. Bir süre sonra ortaya çıkınca o oğul hangi sûret ile şekillenmiş ise daha önce o yokluk dediğimiz bu zuhûra çıkan oğulun ismini almaktadır.

Mesleğimiz gereği elimize kumaş getiriyorlar, biz de onları manto olarak dikiyoruz ve daha önce yok hükmünde olan o manto ortaya çıkınca, bu sefer kumaş gaybe geçiyor; her ne kadar mantonun üzerinde zâtı ile mevcût olsa da ona artık kumaş değil, manto deniliyor.


Sıfatlarıyla cemâlin cemâli zuhûr etmiş, Zât’ıyla kemâlin kemâli tamam olmuştur. Sıfatlarının vecihleri sayfalarında güzellikleri âşikârdır. Ahadiyyetinin ya’nî tekliğinin kayyûm oluşu ile Zât’ın kâmetlerine istikâmet çizdi. Sessizlerin lisânları O’nun ayn’ı olduğunu ifâde eder. İyi hallerin ve kötü hallerin ayn’ları, O’nun ziyneti olduğuna şehâdet eder.


Dikkat edersek, kemâl Zât’a cemâl sıfatlarına bağlanmıştır. Kayyûm ise, kendi varlığıyla kâim olan ya’nî varlığı için başkasına ihtiyâcı olmayandır.

Daha evvelce yok hükmünde bâtında olanlar varlık sahasına çıktıkça bu var oluş sebepleriyle bu âlemde vücût buldukları için raksa başladılar. Sessizlerin konuşması hem bu şekilde anladığımız ma’nâda vücût bulduktan sonra kelâm ile konuşmalarıdır, hem de varlık sahasında zuhûra çıkmaları onların lisânları oldu.

Bu zuhûra çıkan varlık ma’den ise ma’deniyyet mertebesinden, bitki ise bitki mertebesinden, hayvan ise hayy mertebesinden, hele hele insan ise insân-ı kâmil mertebesinden konuşmaya başladı.

Her varlığın kendi kendine ve kendi lisânından olan “eşhedü”sü ya’nî şehâdeti vardır. İşte bu lisânla “Ben şâhidim ki beni hálk eden Cenâb-ı Hakk’tan başkası değildir” demektedirler. İnsanlar da bu işe “kendi nefisleri üzere şâhit oldular ki nefslerinde Cenâb-ı Hakk’tan başka bir varlık yoktur” diye. İşte bir insanın şuurlu olarak yaptığı bu şehâdet en kemâlli şehâdettir. Diğer şehâdetler ise tabiî şehâdettir.


Sayılarda bir olup, ezellerde ve ebedlerde azâmetiyle ferdiyyeti almıştır. Tenzîh edilmekten yana münezzeh, teşbîh ve temsilden yana mukaddestir. Ahadiyyetinde ya’nî tekliğinde sayıdan yücedir, azametinde sınırların kendisini ihâta etmesinden daha âlîdir. Ne kadar, nasıl, nerede gibi ta’rîfler kendi üzerine olacak bir şey değildir.


Tabi’ fiiller mertebesinde Cenâb-ı Hakk’ın tenzîh edilmesi geçerlidir. Ancak bu kitabın muhtevâsı içerisinde ve gerçek Cenâb-ı Hakk’ı tanıma yolunda O tenzîhten ve teşbîhten münezzehtir.

Kişiler kendi hayâllerinde bir Rab oluştururlar, işte Rabbü’l-Erbâba varmak için O’nu bu hayâlde oluşturulan Rabb’lardan tenzîh etmek gereklidir. Bu şekilde tenzîh edildikçe bir süre sonra ne tenzîh kalıyor ne de tenzîh edilen diye bir şey kalmaktadır. Çünkü tenzîh bir eksiklik sonrası yüceltme ifâdesidir.

Zâhir ilimler de bu şekilde birbirine ters gelen hükümler kişilerin karşısına gelebilir, bunların anlaşılması ise ancak yukarıya doğru çıkıp o mertebelere ulaşınca mümkün olmaktadır.

Teşbîh ile ya’nî benzetme ile ancak O’na yaklaşmaya çalışılır yoksa teşbîh bizzât O’nun kendisi değildir.

 

İnsan-ı Kamil
Abdülkerim el-Cili

Tercüme : Terzi Baba Necdet Ardıç

0