İncil Hakkında

İncil Hakkında

No Votes Yet

You're not rated yet

BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM

İncil Hakkındadır / Orijinal Hali – Şerh

 

Cenâb-ı Hak, İncil’i Îsâ (a.s)’a Süryânî lügatıyla indirdi ve İncil, onyedi lisân üzerine okundu.

Kur’ân’ın başının “Bismillâhirrahmanirrahîm” oluşu gibi, İncil’in başı da “Bi-ismi’l-Eb ve’l-Üm ve’l-İbn”dir. Îsâ (a.a)’ın kavmi, bu besmeleyi zâhirine bağlaya-rak, baba, ana, oğul denileni “Rûhu’l-Kuds, Meryem ve Îsâ”dan ibârettir zannettiler. Onun için “Allah, üçün üçüncüsüdür” dediler.

Bilmediler ki;

– “Eb ya’nî baba” ile kasıt “Allah” ismi;
– “Üm ya’nî ana” ile kasıt “hakîkatlerin mâhiyeti” ta’bîr edilen zâtın özü;
– “İbn ya’nî oğul ile kasıt ise “Kitâb”, yâ’nî mutlak vücûddur.

Çünkü mutlak vücûd, zâtın künhünün ya’nî özünün fer’i ve netîcesi olduğundan “ibn” demek-tir. Kur’an’da “ve indehu ümmül kitâb” ya’nî “Ümmü’l Kitâb O’nun indinde-dir” (Ra’d, 13/39) buyrulması, bu bahsettiğimize işârettir.
Bunun ayrıntıları “Ümmü’l Kitâb” bahsinde geçmiş idi.

Îsâ (a.s)’ın kavminin yaptıklarına karşı cevâb olarak Cenâb-ı Hakk’a;

– “Mâ kultu lehüm illâ mâ emertenî bihî” ya’nî “Ya Rabbi, ben kavmime senin (teblîğ hakkında) emrinden başka bir şey söylemedim” (Mâide, 5/117) demesi buna işârettir. Îsâ (a.s)’ın teblîği ise;
– “eni’budûllâhe rabbî ve rabbeküm” ya’nî “Benim ve sizin Rabb’ınız olan Allah’a ibâdet edin” (Mâide, 5/117) demesidir.

Îsâ (a.s)’ın bu şekildeki cevâbından besmelenin zâhiri üzerine yüklenmeme-sinden ve bahsedilen âyet-i kerîmedeki sözü ilâve etmesinden de belki o besme-lenin ma’nâsını beyân ve izâhta kavminin vehmettiği şeyi kaldırdığı anlaşılır. Kavminin vehmettiği şey ise, yukarıda söylediğim şekilde besmelenin zâhirine bağlamakla “ibn, üm ve rûhu’l-kuds”dan ibâret olduğu şeklinde yanlış bir zanna kapılmalarıdır.

Îsâ (a.s)ın bu beyân ve izâhtaki ilâvesi Allah indinde kendinin berâatini sağ-lamıştır. Çünkü Îsâ (a.s) kavmine hakîkati beyân ve izâh etti, fakat kavmi, Îsâ (a.s)’ın izâhı üzerinde durmayarak, Allah’ın kelâmından kendi anladıkları ne ise, o şekilde yanlış bir zanna kapıldılar.

Şu halde Îsâ (a.s)’ın cevâb makāmında;
– “Mâ kultu lehüm illâ mâ emertenî bihî” ya’nî “Ya Rabbi, ben kavmime senin (teblîğ hakkında) emrinden başka bir şey söylemedim” demesi, kavmi için özür beyânından ibâret olmuş olur. Yâ’nî Îsâ (a.s);

“Önce bahsedilen bu besmeleden ibâret olan İncil ile beni kavmime gönde-ren Sensin. Ve ben onlara Senin emrini teblîğ edince, senin kelâmından zâhir olan ne ise, onun zannına kapıldılar. Onların bu zannları kendilerinde oluşmuş olan ilmin netîcesidir. Onları azarlama ve ayıplama, yâ Rabbi!”

tarzında bir ma’zeret beyân etmiştir.

Bu izâha göre onların şirkleri, tevhîdin aynından ibâret olmuş olur. Çünkü Îsâ (a.s)’ın kavmi, kendilerinde vukû’ bulan ilâhî haber ile kendilerinde oluşmuş olan ilmin gereği ne ise, onu işlediler. Bundan dolayı onlar ictihâd edip de, ictihâdında hatâ eden ictihâd verici gibidirler. İctihâdında hatâ eden ictihâd verici için, yine de ictihâdı için mükâfat vardır.

Cenâb-ı Hakk Kur’ân-ı Kerîm’i Rabçadan Arapçaya tercüme ederken ma’nâsını da o kelimelere yüklemiştir. İşte burada da aynı olay vardır, îsevîlerin besmelesinin içine Cenâb-ı Hakk ma’nâsını da yükledi, ancak onlar bu kelimelerin içinde yüklü olan ma’nâyı anlayamadılar.

Nasıl ki Mûsâ (a.s)’ın hakîkatini Îsâ (a.s) açtıysa, Îsâ (a.s)’ın hakîkatini ve âyetler ve sûretler dediğimiz âlemin hakîkatini ise Efendimiz (s.a.v) açmıştır.

Îsevîler tarafından zâhire bakılarak anlaşılan bu husûsların yanlış olduğunu belirtmek için Kur’ân-ı Kerîm’de İhlâs sûresi gelmiştir.

Îsâ (a.s)’a Cenâb-ı Hakk’tan:

– “e ente kulte lin nâsittehizûnî ve ummiye ilâheyni min dûnillâhi” (Mâi-de, 116) yâ’nî, “Sen Allah’ı bırakın da, beni ve vâlidemi ilâh olarak edinin diye insanlara söyledin mi?” diye, ilâhî soru sorulunca, Îsâ (a.s) yukarıdaki ma’zere-ti öne sürdü. Bunun içindir ki,
– “eni’budûllâhe rabbî ve rabbeküm” ya’nî “Benim ve sizin Rabb’ınız olan Allah’a ibâdet edin” (Mâide, 5/117) cevâbını verdikten sonra;
– “ve in tagfir lehüm fe inneke entel azîzul hakîm” ya’nî “ve eğer onları mağfiret edersen, o zaman muhakkak ki Sen Azîzü’l-Hakîm’sin” sözünü de ilave etti.

Böyle demeyip de, “Onlara azâb edersen, Sen şedîdü’l-ikâbsın” veyâ buna benzer başka bir şey söylemedi. Belki mağfireti zikretti ve mağfireti zikretmekle Hak’tan onlara mağfiret taleb etmiş oldu. Bundan anlaşılır ki, Îsâ (a.s) kavminin haktan dışarıya çıkmadığına hükmetti. Çünkü nebîlerden hiç birisi, azâbı ha-ketmiş olan bir kimse için mağfiret talebini Hak’tan istememiştir. İbrâhîm (a.s) hakkındaki:

– “Ve mâ kânestigfâru ibrâhîme li ebîhi illâ an mev’ıdetin vaadehâ iyyâhu, fe lemmâ tebeyyene lehû ennehuaduvvün lillâhi teberre’e minhu” ya’nî “İbrâhîm ona olan vaadinden dolayı babası hakkında mağfiret vaad etti, ne zaman ki onun Allah düşmanı olduğu belli oldu, ondan uzaklaştı” (Tevbe, 9/114) âyeti bu konuda kesin delîldir.

Nebîlerin hepsi böyledir. Azâbı haketmiş olan kimse için mağfiret taleb et-memişlerdir. Bundan dolayı Îsâ (a.s)’ın kavmine mağfiret taleb etmesi, onların bu mağfireti hakettiklerini bildiği içindir. Çünkü, kavmi işin hakîkatinde bâtıl üzerine olsalar da, kendi nefislerinde oluşan vâkıf olmaya göre hak üzerinedirler.

Bundan dolayı işlerinin hakîkati gereği yönünden bâtıl üzerinde oldukları için, azâba uğramaya tutulsalar da, kendilerine mahsûs inanışlarında hak üzeri-ne oldukları için, işlerinin nihâyeti inanışları yoluyla zuhûr eder.
Onun için Îsâ (a.s) ifâdeyi gâyet güzel yaparak “İn tuazzibhüm fe innehüm ibâduke” (Mâide, 5/118) ya’nî “Eğer azâb edersen muhakkak onlar senin kul-larındır” dedi.

Yâ’nî sana ibâdet ediyorlardı ve sana karşı inatları yoktu ve Mevlâ’sı olma-yan kâfirler gibi, Mevlâ’sı olmayanlardan da değillerdi. Şu da var ki hakîkatte onlar haklıdır. Çünkü Hak, Îsâ (a.s)’ın, vâlidesinin ve Rûhu’l-kuds’ün hakîkati-dir; belki Hak, her şeyin hakîkatidir. İşte Îsâ (a.s)’ın dediğinin ma’nâsı budur.

Îsâ (a.s), kavminin Allâh’ın kulları olduğuna şâhidlik etti. Bu şâhidlik ise ye-terli bir şâhidliktir. Yine bunun içindir ki, Cenâb-ı Hak sonrasında gelen âyette “hâzâ yevmu yenfeus sâdikîne sıdkuhüm” ya’nî “Bu o gündür ki, sâdıklara sadâkatları fayda verir” (Mâide, 5/119) buyurdu.

Bu âyet, Îsâ (a.s)’ın taleb ettiği şeyi, Cenâb-ı Hakk’ın kabûl ettiğine işârettir. Bundan anlaşılıyor ki, Îsâ (a.s) “Kavmim işin hakîkatine göre muhâlefette iseler de, kendilerine zâhir olan şey ile benim sözümü te’vîl etme husûsunda ve bu i’tibâr ile nefislerinde sâdık oldukları için bu sadâkatları Allah’ın indinde kendi-lerine menfâat sağlar” demek istiyor.
Şu kadar var ki, bu şekilde menfâat sağlamaları, Rabb’larının indindedir, başkasının indinde değildir. Çünkü biz, zâhire ve işin hakîkatine göre onların dalâlette olduğuna hükmederiz. Bunun için “azâba tutulmuşlardır” deriz.

Îsâ kavminin kendi nefislerindeki inanışlarının hakîkati, netîce i’tibâriyle Allah ile berâber bir tür hak üzerine olduğu için, onların bu inanışlarındaki sadâkatları Allah indinde kendilerine menfâati gerektirmiş olarak, hükümlerinin netîcesi de ilâhî rahmet ile netîcelenmiştir. Cenâb-ı Hak, onlara nefislerinde Îsâ (a.s) hakkındaki inanışları yönüyle tecellî etmiş ve inanışları bu şekilde gözük-müş olduğundan, bu bakış açısından hak üzerine oldukları anlaşılmıştır.

Sonuç olarak; Hak, onlara inanışları yönüyle tecellî etmiştir. Çünkü, Cenâb-ı Hak kulunun kendine zannı ne yönde ise, ona göredir.

Îsevîler “baba, ana ve oğul” hükmünde zâhirinde de olsa ne kadar samîmi iseler, on-lara bir yön ile ya’nî Rabb’larının indindeki yönüyle bir faydası olur, bu samîmiyetin dışındaki bütün yönlerde kendilerine bu şekilde dahi bir fayda yoktur.

Bahsedilen bu izâhlardan netîce olarak şu anlaşılır ki, İncil zât isimlerinin te-cellîlerinden ibârettir. Yâ’nî, zâtın isimlerdeki tecellîsi demektir. Bundan dolayı Îsâ da, Meryem de, Rûhu’l-kuds de Cenâb-ı Hakk’ın Îsâ kavmine vâhidiyyetle tecellîsidir ve bu tecellî bahsedilen tecellîlerdendir. Yâ’nî zât isimlerinin tecellilerindendir.

Îsâ kavmi, Hakk’ı bu zuhûr yerlerinden her zuhûr yerinde gördüler. İşte bu tecellî i’tibârı ile, Îsâ kavmi zanlarında haklı olsalar da, hatâya ve dalâlete de düşmüşlerdir. Hatâları şundandır ki;

– Hakk’ın Îsâ’da, Meryem’de ve Rûhu’l-kuds’de sınırlandığını zannettiler.
Dalâletleri şundandır ki;
– İzâh edilen bu vâhidiyyette mutlak cisimlenmeye ve kayıtlı teşbîhe inandı-lar. Oysa vâhidiyyette bu şekilde kayıtlamak câiz değildir.

İşte hatâ ve dalâletlerinin kaynağı budur. Bunu anla!

İncil’de en esaslı bir şekilde bahsedilen ilâhî kâide, lâhutî nâmûsun nâsût vücûdda kıyâmı kâidesidir. Bu da, Hakk’ın halkta açığa çıkışının gereğinden başka bir şey değildir.

Fakat Nâsâra, bu mes’elede cisimlendirmeye ve ulûhiyyetin belirli bir yer ile sınırlanması gibi yanlış bir fikre kapıldıkları için, İncil’de bulunan bahsedilen bu kâideye muhalefet etmişlerdir.

Hakîkatte ise İncil hükümleriyle hareket eden “Muhammedîyyûn”dur. Çün-kü İncil, bütün kemâliyle öz olarak Kur’ân âyetlerinden bir âyette bulunmakta-dır. O âyet de “ve nefahtü fîhi min rûhî” ya’nî “ve ona rûhumdan üfledim” (Hicr, 15/29) âyetidir. Allah’ın rûhu ise, Allah’tan gayrı bir şey değildir.

Cenâb-ı Hak, bu âyetle Âdem’de açığa çıkışını haber vermiştir ve bu haberi-ni “Se nurîhim âyâtinâ fîl âfâki ve fî enfüsihim hattâ yetebeyyene lehüm en-nehül hakk” ya’nî “Âyetlerimizi âfâkta ve enfüste onlara göstereceğiz. O’nun hak olduğu onlara belli olsun diye” (Fussilet, 41/53) âyetiyle de te’yîd etmiştir. Yâ’nî “âfâk” denilen âlemin tamâmında ve “enfüste” ya’nî kendi nefislerinde hak olan O’dur. Sonra da o geçmişteki haberi;

– “İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâhe” ya’nî “Muhakkak ki sana bîat edenler Allah’a bîat ederler” (Fetih, 48/10) ve;
– “Men yutiır resûle fe kad atâallâhe” ya’nî “Kim Resûl’e itâat ederse Al-lah’a itâat etmiş olur” (Nisâ, 4/80) âyetleriyle açık bir şekilde söylemiştir.

İşte açıklanan bu şekil yönüyle ümmet-i Muhammed, işin hakîkatine vâkıf olma husûsunda hidâyete nâil olmuşlar ve Hakk’a âit vücûdu sâdece Âdem (a.s) ile sınırlamamışlardır.

Her ne kadar, “ve nefahtü fîhi min rûhî” ya’nî “ve ona rûhumdan üfle-dim” (Hicr, 15/29) âyeti, yalnız Âdem’i belirtmişse de, ümmet-i Muhammed edeb göstererek, Âdem ile kastedilenin insânî türün ferdlerinden her ferd oldu-ğunu bilmişler ve Hakk’ı vücûd cüz’lerinin her cüz’ünde kemâliyle müşâhede etmişlerdir. Ve bu şekilde, Cenâb-ı Hakk’ın “hattâ yetebeyyene lehüm ennehül hakk” ya’nî “tâ ki hak olduğu onlara belli olsun” (Fussilet, 41/53) ilâhî emrine uymuşlardır.

İşte Muhammed (s.a.v) ve ona tâbi’ olan müslümanlar, bu şekilde tam olarak hak üstündedirler. Eğer bu âyet, İncil’de inmiş olsaydı, Îsâ (a.s)’ın kavmi de bu hakîkate vâkıf olurlardı. Fakat böyle olamaz, yâ’nî İncil’de nâzil olamaz. Çünkü Cenâb-ı Hak, indirdiği her kitâb ile bir çoklarını dalâlette bırakmış ve bir çoklarını da hidâyete ulaştırmıştır. Nitekim, Kur’ân-ı Azîm’de buna dâir âyet-i kerîme vardır.

Kur’ân-ı Kerîm’de Îsâ (a.s) hakkında geçen bütün âyetler incilî âyetlerdir ve İncil’in hakîkatleridir. Aynı şekilde Mûsâ (a.s)’dan bahseden âyetlerin tamâmı da gerçek Tevrât’tır. Ve diğerleri de aynı şekilde olunca, Âdem (a.s)’dan i’tibaren gelmiş olan bütün suhuflar ve kitaplar Kur’ân-ı Kerîm’de mevcût olmuş olur.

Bütün bu âlemlerde Cenâb-ı Hakk bâtından Hak esmâsıyla zâhire çıkmıştır ama bu çıkma yine kendi varlığıyla ve zâtıyladır.

Resmî âlimleri görmüyor musun ki, yukarıda geçen iki âyetin te’vîlinde nasıl dalâlete düştüler de, kendi zannlarına kapıldılar. Her ne kadar onların kapıldık-ları zann da Hakk’ın vecihlerinden bir vecih ise de, resmî âlimler indinde muh-kem olan zâhir usûl gereğince kendileri Allah’tan ve Allah’ı bilmekten uzak düşmüşlerdir. Fakat hakîkat erbâbı, yine bu iki âyet ile ma’rifetullâha nâil olma hidâyetine mazhar olmuşlardır.

Öbürleri için dalâlet sebebi olan şey, bunlar için hidâyet sebebidir. Cenâb-ı Hak, Kur’ân’da “yudıllu bihî kesîran ve yehdî bihî kesîrân ve mâ yudıllu bihî illel fâsıkîn” ya’nî “Cenâb-ı Hak, bununla bir çok-larını dalâlette bırakır ve bir çoklarını hidâyete erdirir ve dalâlette bıraktıkları fâsıklardan başkası değildir” (Bakara, 2/26) buyurmuştur.

Araplar, yumurta büzülüp de yavru çıkarmaya elverişli olmadığı zaman “fe-sekatü’l beyza” ya’nî “yumurta cılk oldu” derler. Burada “fâsıkîn” ya’nî “fâsık-lar”dan kasıt, “ilâhî tecellîyi kabûlden yana kâbiliyyetleri cılk olmuş olan kavim” demektir. Çünkü bu tür kimselerin indinde, “Allah, halkta zâhir olamaz” düşün-cesi sâbittir. Hakk, halkta zâhir olamaz değil, belki o tür kimselerde zâhir olmaz.

Şerîat mertebesinde ikilik gereği olduğundan bu âyetlerdeki birlik anlaşılamamıştır. Hakk’ın ma’rifeti hangi hadîslerle hangi âyetlerle elde edilecekse onun talebinden bulun-mak lâzımdır yoksa şerîat mertebesi talebinde değil.

Şerîat sırât-ı müstâkîme götürür an-cak sırâtullâh’a götürmez, ancak tabîîdir ki sırât-ı müstâkîm olmadan da sırâtullah olmaz, ancak bütün ömrümüzü sâdece fıkıh ilmi öğrenmekle geçirirsek, o zaman onun kuralları içerisinde yaşarız ve ipek böceğinin kendi kozasından çıkamayıp, içerisinde kalması misâli kalır gideriz.

Yumurtanın cılk çıkması üretimin olmamasına işârettir ve bir şeyin üretimi yoksa el-deki de tükenmeye mahkûmdur. Bunların ölçüleri ve kıstasları değiştiği için ya’nî ikilik üzere olduğu için kâbiliyyetleri cılk olmuştur. Dînimiz tevhîd dîni olduğu halde, mes’elelere bu şekilde değilde ikilik üzere baktıklarından üretimleri olmamaktadır.

Tenzîh mertebesi i’tibârıyla Allah ötelerde, kul buralarda anlayışı sürüp gider ve bu anlayışla buralarda güzel iş yapan kul kendisini ona sevdirmeye çalışır. Bu anlayış ile mil-yarlarca yıl ömrümüz olsa da Allah’a ulaşmamız mümkün değildir.

Resmî âlimlerden bahsediyorduk. Resmî âlimler, kendi kapıldıkları zannın yönüyle “ilâhî zât” hakkındaki hükümlerden olan tenzîhe âit usûl ve kâidelerden bu şekilde bildikleri te’yîdler ile hareket ederek, aynî husûsları terk etmişler ve hükmî vasıfları almışlardır. Bilmiyorlar ki, o hükmî vasıflar ayniyle ve kemâliyle, aynî husûslar ve Hakk’a âit halka dönük vücûd içindir.

Cenâb-ı Hak, Kur’an-ı Kerîm’in bir çok yerlerinde bu hakîkati kendinden haber vermiştir.

– “fe eynemâ tuvellû fe semme vechullâh” ya’nî “Artık ne tarafa dönerse-niz dönün, Allah’ın vechi oradadır” (Bakara, 2/115) ve;
– “Ve fî enfüsiküm, e fe lâ tubsirûn” ya’nî “Ve kendi nefslerinizde de var-dır. Hâlâ mı görmüyor musun?” (Zâriyât, 51/21) ve;
– “Ve mâ halaknes semâvâti vel arda ve mâ beynehumâ illâ bil hakkı” ya’nî “Biz semâları ve yeryüzünü ve o ikisinin arasındakileri ancak hak olarak halk ettik” (Hicr, 15/85);
– “Ve sahhare leküm mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardı cemîan minhu” ya’nî “Ve göklerde ve yerde olanların hepsini kendinden size amâde kıldı” (Câsiye, 45/13)âyetleri bu konuda kesin delîllerdendir.

Bunları insana amâde kıldı çünkü insanda zât tecellîsi olduğundan bu belirtilen esmâ ve sıfat tecellîlerini bize amâde kıldı.

Bundan başka Hz. Peygamber’in “Allah, kulunun kulağı, gözü, eli ve dili-dir” ma’nâsında olan hadîsi de, bu konuda delîldir. Bunlardan başka sayılması mümkün olmayan bunlara benzee delîller de vardır.

Bunu anla!

Allah hakkı söyler ve yolu gösterir.

 

El-İnsânu’l Kâmil Abdulkerîm Cîlî (k.s)
Terzi Baba (k.s) Şerhi

 

0