Fîhî Mâ Fîh Üçüncü Fasıl

Emîr Pervâne: “Gece gündüz, cânım ve gönlüm zat-ı hazretlerine bağlıdır. Velâkin fenâ meşgûliyetler ve Moğol meseleleri, mübârek huzurlarına gelmeye manî oluyor”, dedi.

Hz. Pîr cevâben buyurdular ki: Bu işler dahi Hak kârıdır. Çünkü müslümanlığın emniyetine sebebdir. Müslümânları hoşnût etmek ve birkaç müslümanın benim ile beraber tâata meşgûl olmaları için mâlen ve bedenen kendini fedâ etmişsin; bundan dolayı bu da hayır kârı ve Hak ibâdetidir. Ve mâdemki Hak Teâlâ siziniçin böyle bir hayır kârına meyil ihsân etmiştir, bu kâra rağbette ilerlemek, iyilik delîlidir. Ne zaman ki bu meyilde bir usanç gelirse iyilik olmayışı alâmetidir. Çünkü Hak Teâlâ onun sevâb ve yüksek derecelere hakedici olmaması için, böyle çok büyük bir hayrın açığa çıkma sebebini dilemez. Şuna benzer ki: Hamam sıcaktır, onun o sıcaklığı ot, odun, tezek ve diğerleri gibi külhan yâni hamam ocağının aletlerindendir. Hak Teâlâ bir takım sebepler çıkarır ki, eğer o sebepler görünüşte fenâ ve mekrûh olsa bile onun hakkında iyilik olur. O hamam gibi sıcak olur ve onun faydası halka erişir.

Bu sırada yârân kapıdan içeriye girdiler, Cenâb-i Pîr-i dest-gîr (kaddesallâhû bi-sırrıhi’l-münîr) efendimiz hazretleri aşağıdaki gibi îtizâr buyurdular:
Ben size ayağa kalkmam ve söz söylemem ve hâl hâtır sormam. Bu hâl, hürmet etmek olur. Çünkü her şeyin hürmeti, o vaktin îcâbı yönü ile olur. Namazda baba ve kardeşe hürmet etmek ve hatırlarını sormak caîz değildir. Dostlarına ve akrabâsına namazda iltifât etmemek, iltifâtın aynıdır. Onların yüzünden ibâdet ve konsantrasyonunu bozmayıp, düşüncesini karıştırmadığından, onlar da azâb ve azarlanmaya hak edici olmazlar. Bundan dolayı azâbın icâbı olan bir şeyden sakındığı için, iltifâtın aynı olur.

Cenâb-ı Pîr-i dest-gîre, “Hak Teâlâ’ya namazdan daha yakın bir şey var mıdır? diye Emîr Pervâne soru sordu. Cevâben buyurdular ki:
Namazdır; fakat yalnız bu sûretten ibâret değildir. Bu, namazın kalıbıdır. Çünkü bu namazın bir başı ve bir sonu vardır. Ve başa ve sona mensûb olan şey kalıptır. Çünkü tekbîr, namazın başı, ve selam, sonudur. Ve şehâdet dahî böyledir. Şehâdet, yalnız lisânen söylenen değildir. Çünkü onun için dahî bir baş ve son vardır. Ve yazıya ve sese gelen herbir şey için baş ve son vardır. O sûret kalıptır. Onun cânı benzsersiz ve sonsuzdur. Ve onun başı ve sonu olmaz. Nihâyet bu namazı nebîler ve evliyâ göstermişlerdir. Şimdi bu namazı gösteren bu Peygamber böyle buyuruyor: “Benim Hak Teâlâ hazretleriyle bir vaktim vardır ki oraya gönderilmiş bir nebî ve yakın melek sığmaz.”

Şimdi bildik ki namazın cânı yalnız bu sûret değildir. Belki bir konsantrasyon ve hûşû içinde oluştur ki, bütün bu sûretler, dışarıda kalır ve oraya sığmaz. Oraya salt ma’nâ olan Cebrâîl (a.s.) bile sığmaz. Mevlânâ Bahâeddin Veled (kuddise sırruhü’l-azîz) hazretlerinden hikâye olunur ki: Bir gün ashâb onu yoğun konsantrasyon hâlinde buldular. Namaz vakti geldi. Mürîdlerden bâzıları, namaz vakti gelmiştir, diye Mevlânâ’ya seslendiler. Mevlânâ birşey söylemedi ve onlara ilgi göstermedi. O mürîdler kalkıp namaza meşgûl oldular. İki mürîd şeyhe uyarak namaza durmadılar. Namazda olan mürîdlerden Hâcegî ismindeki birisine sır gözüyle açıkça gösterdiler ki, namazda olan bütün ashâbın arkaları, imamla beraber kıbleye gelmiş idi; ve şeyhe uymuş olan iki murîdin yüzleri kıbleye dönük idi. Çünkü şeyh; “Ölmeden önce ölünüz!” hükmünce “mâ” ve “men” den, yânî bizlikten ve benlikten geçip ve kendi kendinden fenâ bulup, Hak nûr’unda helâk oldu; ve artık o, Hak nûr’u olmuştur. Ve her kim ki arkasını Hakk’ın nûr’una dönüp, yüzünü duvara çevirirse, kesin bir şekilde arkasını kıbleye döndürmüş olur. Çünkü o, kıblenin cânı olmuştur. Evet kıblenin cânı odur. Bu halkın yüzlerini çevirdigi kıbleyi Peygamber binâ etmiştir. O evi o binâ ettiği için, âlemin kıble-gâhı olmuştur. Şimdi onun mübârek zâtının kıble olması, evlâ oluşuyladır. Çünkü onun yüzünden kıble olmuştur.

Mustafâ (a.s.v.) Efendimiz, ashâbdan birisine: “Seni çağırdım, niçin gelmedin?” diyerek azarladılar. “Namaz ile meşgûl idim” diye cevap verdi. Sonuçta, seni çağıran ben değil miyim?” buyurdular. “Ben çâresizim”, diye cevap verdi. Buyurdular ki: İyidir, eger bütün vakitlerde dâima çâresiz olursan, her bir hâl içinde, hattâ kudret halinde bile, acz hâlinde olduğu gibi, kendini çaresiz görursün. Çünkü senin kudretinin üstünde bir kudret vardır; ve sen bütün hâllerde Hakk’ın mahkûmusun; senin hâlin iki kısım değil midir? Bâzen çârsiz ve bâzen çareli. Bakışını onun kudretine çevir ve dâima kendini çâresiz ve âciz ve hiçbir şeyi olmayan bil! Değil yalnız zayıf olan insan, belki arslanlar, kaplanlar ve timsahlar dahi, bütün onun çâresiz ve titreyenidirler; ve gökler ve yerlerin hepsi çâresiz ve O’nun hükmünün itaat edicileridir. O bir azîm pâdişahtır. O’nun nûru, ayın ve güneşin nûru gibi değildir. Çünkü onların vücûdu ile bir şey yerinde durur; fakat onun nûru perdesiz açığa çıkınca, ne gökler kalır, ne yeryüzü, ne güneş ve ne de ay. O pâdişahtan başka kimse kalmaz. “Küllü şey’in hâlikun illâ vecheh” yâni “O’nun vechinden başka herşey helâk olucudur.” (Kasas,28/88)

Pâdişahın biri bir dervişe dedi ki: Sana Hak dergâhında tecelli ve yakınlık hâsıl olduğu zaman, beni hatırla!
O dervîş cevap verdi: Olur ki ben o hazrete ulaşırım ve onun cemâl güneşinin parlaklığı, bana yansır, kendimi bilemem; seni nasıl hatırlayabilirim?

Fakat Hak Teâlâ kuluna iyilik edip, kendisinde gark olmuş kıldığı vakit, her kim ki onun eteğini tutar ve ondan ihtiyaç talep eder ise o zâtın Hak nezdinde, açıklamasına ve arz etmesine gerek kalmaksızın Cenâb-ı izzet onun istediğini yerine getirir.
Anlatılır: Bir pâdişâhın pek özel ve çok yakın bir hizmetlisi vardı. O hizmetli pâdişâhın sarayına gitmeye niyetlendiği zaman ihtiyacı olanlar pâdişâha takdîm etmesi için hâllerini ona arz edip verirler ve o da cüzdanına koyar idi. Pâdişâhın huzûruna gidince, pâdişâhın cemâlinin parıltısı ona te’sîr eder ve pâdişâhın huzûrunda dehşetli bir hâlde ile yıklır idi. Pâdişâh acabâ bu benim cemâlime gark olmuş ve dehşetlimin nesi vardır diye aşk-bâzlık yoluyla elini onun koynuna ve cebine ve cüzdanına sokup, o hâllerin arzlarını bulur ve herkesin ihtiyacını, onların arkasına yazar ve yine cüzdanına koyardı. O hizmetli, arz etmeksizin bütün işler görülür ve onlardan birisi reddedilmezdi. Belki onların istekleri kat kat ve istediklerinden fazla olarak hâsıl olur idi. Akıl sâhibi olan diğer hizmetkâr, ihtiyacı olanların ricâlarını, pâdişâh hazretlerine arz edemezler ve arz ettikleri yüz iş ve ihtiyaçtan birisi nâdir olarak yerine getirildi.

 

Fîhî Mâ Fîh
Hz. Mevlânâ Celâleddîni Rûmî (k.s)

Tercüme : Ahmed Avni Konuk

 

0