Fîhî Mâ Fîh Beşinci Fasıl

Fîhî Mâ Fîh Beşinci Fasıl

Emîr Pervâne dedi ki: “Ümîd etmediğim ve ona lâyık oluşum aklımdan geçmediği halde, Hz. Mevlânâ’nın teşrif buyurmaları ne lütûftur. Bana gece gündüz huzurda el bağlayıp, köleler ve çıraklar zümresinin safında durmak îcâb ederdi. Henüz ona da lâyık değilim. Bu teşrîf ne Iütûf olmuştur!”

Hz. Pîr-i dest-gîr buyurdular ki:  “Benim sizi ziyâretim himmetinizin yüksekliği içindir. Mertebeniz azîz ve büyüktür. Yüce ve çok büyük hizmetler ile meşgûlsünüz. Bununla beraber himmetinizin yüksekliğini yetersiz görüyorsunuz; ve o hizmetleri kafi görmeyip üzerinize birçok şeyleri de lâzım biliyorsunuz. Gerçi bizim de gönlümüz, dâima size yönelmiştir; velâkin sûret ile de müşerref olmak istedik. Çünkü sûretin de çok büyük îtibârı vardır. Îtibâr ne demek?… Belki öz ile ortaklığı vardır. Nitekim ma’nâsı ve sûreti olmayan bir iş husûle gelmez. Ve nitekim çekirdegi kabuksuz olarak dikersen, gelişmez ve büyümez. Ammâ berâber dikersen, çıkıp bir büyük ağaç olur.

Şimdi bu yönden ten dahî, çok büyük bir asıldır; ve onsuz iş vücûda gelmez ve maksat hâsıl olmaz. Mânâyı bilen ve ma’nâ olmuş olan kimsenin indinde aslolan şey ma’nâdır. “İki rek’at namaz dünyâ ve içindekilerden hayırlıdır” dedikleri herkese göre değildir. Bu o kimseye göredir ki, eğer onun iki rek’at namazı zâyî olursa, bu zâyî oluş ona dünyâ ve dünyânın üstündekilerin ve içindekilerin zâyî oluşundan daha zor gelsin.

Dervişin birisi bir pâdişâhın huzuruna gitti. Pâdişâh ona: “Ey zâhid!” diye hitâb etti.
Derviş ona: “Zâhid sensin!” dedi.
Pâdişâh cevap verdi: “Ben nasıl zâhid olurum ki, bütün dünyaya sâhibim?”
Derviş dedi: “Hayır, aksini goruyorsun; dünyâ ve âhiret ve onların bütün mülkü benimdir ve ben âlemi tutmuşumdur; sen ise, bir lokmaya ve hırkaya kanâat etmişsin.”

Fe eynemâ tüvellû fe semme vechullâh“(Bakara, 2/115) Yâni “Nereye, hangi yöne döner, yönelirseniz Allah’ın yüzü, işte oradadır” dan kasıt aralıksız geçerli ve revaçta olan o vecihtir ki bâkîdir. Âşıklar kendilerini bu veche fedâ etmişlerdir, ve bedel taleb etmezler. Onlardan arta kalanı en’âm yâni hayvânât gibidirler. Her ne kadar onlar, en’âmdırlar, yâni hayvândırlar, fakat ni’metlenmeye hakedicidirler; ve her ne kadar ahırdadırlar; velakin ahır emîrinin makbûlüdürler. İsterse onları bu ahırdan kurtarıp nakleder ve kendi özel ahırına götürür. Nitekim onun mebdei yok idi. Ona vücûd verdi ve vücûdunu mâdensel ahıra getirdi; ve mâdensel ahırdan bitkisele ve bitkiselden hayvânîye ve hayvânîden insânîye ve insânîden melekîye sonsuz olarak getirdi.

Şimdi bunların hepsini onun bu cinsten ahırlarının çok olduğunu ve“Le terkebunne tabakan an tabakın. Fe mâ lehüm lâ yu’minûn”(İnşikâk, 84/19-20) Yânî “Siz ey insânlar hiç şüphesiz tabakadan tabakaya bineceksiniz. Öyleyse onlara ne oluyor ki îmân etmiyorlar?” âyet-i kerîmesi icâbınca, birinin diğerinden daha yüksek bulunduğunu ikrâr etmen için, sana gösterdi ve buyurdu: Bunu sana onun için göstermedim ki, benim bu cins ahırlarımın çok olduğunu tasdîk edesin. Ve diğer mevcût tabakaları onun için gösterdim. Çünkü inkâr edip dersin ki: “İşte san’at üstâdı budur.” Ve bunların bir türünü  ona inanmış olmaları için göstermiş ve diğer türleri yalnız tasdîk edip imân etmeleri için göstermemiştir. Nitekim bir  pâdişâh kıymetli kaftan verir ve lütûfta bulunur ve iltifatta bulunur; ve iltifatı kendisinden başka şeyler ümît etmeleri  ve keselerin ümîdine düşmeleri için eyler. Onun ihsânı, işte pâdişâh budur, başka ihsanda bulunmayacaktır, diğer hazineleri yoktur; bu kadarını kâfi bulur, desinler diye değildir. Eğer pâdişâh bir kimsenin böyle söyleyeceğini ve böyle bileceğini bilse, aslâ ona lütûfta bulunmaz.

Zâhid odur ki, âhiri yâni sonu görür; ve dünyâ ehli ise ahırı görür; velâkin en seçkin ve ârif olanlar ne âhiri ve ne de ahırı görür. Onların bakışı evvele olmuştur; ve her şeyin kaynağını görürler. Nitekim buğday eken bir ârif nihâyet buğday çıkacağını bilir. Başlangıçtan sonu görür. Arpa ve pirinç vesâire de böyledir. Başını görünce artık sonuna bakmaz. Son, başında ona bilinen olmuştur; ve onlar nâdirdirler. Ve sonu görenler mutavassıtlar yâni orta derecelerde olanlardır; ve ahırda olanlar ise en’am yânî hayvânattırlar.

Her işte insana rehber olan derttir. Bir kimsede bir işin derdi ve o işin heves ve aşkı, derîninde ortaya çıkmadıkça o işe girişmez ve o iş dertsiz ona kolaylaşmaz. Dünyâ olsun, âhiret olsun, marangozluk olsun, pâdişâhlık olsun, ilim olsun, amel olsun ve diğerleri.

Hz Meryem’de hâmilelik derdi ortaya çıkmadıkça o ağaç tarafına  gitmedi. Nitekim Hak Teâlâ buyurur:“Fe ecâe hel mehâdû ilâ ciz’ın nahleh” (Meryem 19/23) Yânî “Derken doğum sancısı onu bir hurma ağacına dayanmaya sevketti.” O dert, onu ağaç tarafına götürdü; ve kuru ağaç, meyve veren oldu. Ten Meryem gibidir ve her birimizin Îsâ’sı vardır. Eğer biz de dert ortaya çıkarsa, Îsâ’mız peydâ olur ve doğar. Ve eğer dert olmazsa, o gizli yoldan gelen Îsâ yine aslına ulaşır. Ancak biz mahrûm ve nasipsiz kalırız.

Şiir: Îzâhen tercüme: Can içeriden fakra ve tabîat dışarıdan ihtiyaç tedarikine ve nefs iblisi yemeğin çokluğundan hazımsızlık hastalığına mübtelâ olduğundan, bunların bütün hepsinden oluşmuş olan Cemşîd yânî insan, sabah oluşundan beri mânevi gıdâsını bulamayıp, aç kalmıştır. Şimdi bu hastalıklara sen ilâç yap! Çünkü yeryüzünde Mesîh sensin. Mesîh dünyâ tarafına gidince, ilâç da kaybolur gider.

 

Fîhî Mâ Fîh
Hz. Mevlânâ Celâleddîni Rûmî (k.s)

Tercüme : Ahmed Avni Konuk

 

0