Fâtiha-i Kitâb Hakkında

BİSMİLLAHİR RAHMÂNİR RAHİYM

Fâtiha-i Kitâb Hakkındadır / Orijinal Hali – Şerh

 

“Fâtiha-i Kitâb”, seb-i mesânîden ibârettir. Seb-i mesânî de yedi nefsî sıfattır.

Onlar da hayât, ilim, irâde, kudret, semi’, basar, kelâmdır.

Resûlullah (s.a.v), “Cenâb-ı Hak, Fâtiha’yı kuluyla kendi arasında taksîm etti” buyurmuştur. Bu hadîs-i şerîf, vücûdun halk ile Hak arasında taksîm edilmiş olduğuna işârettir.

Zâhiriyle halk olan insan, bâtını i’tibâriyle Hak’tır. Şu halde vücûd, bâtın ile zâhir arasında taksîm edilmiştir. Dikkât et, nefsî sıfatlar ayniyle Resûlullah (s.a.v)’in sıfatlarıdır. Cenâb-ı Hak hayydır, âlimdir denildiği gibi, Resûlullah (s.a.v) hakkında da hayydır, âlimdir denilir. Diğer beş sıfât da böyledir. İşte bu izâh, Fâtiha’nın Allah ile kul arasında taksîmi demektir.

Fâtiha-i şerîf, ihtivâ ettiği kendisine delîl olunanlarla insânî yapıya işârettir. Çünkü Cenâb-ı Hak, vücûdun kilitlerini o insanî yapı ile açmıştır.

“Besmele her kapının anahtarıdır” sözünde “Besmele” zâten insanın ta kendisidir. Besmele söylendiği zaman, Allah’ın zâtî zuhûru, oradan rahmâniyyet zuhûru, oradan rubûbiyyet zuhûrudur.

Fâtiha’nın Allah ile kulu arasında taksîmine gelince;

Bu taksîm, insan her ne kadar zâhiren halk ise de, Hakk’ın insânî hakîkat olduğuna işârettir. Çünkü insan, kulluk vasıflarını ihtivâ ettiği gibi, rubûbiyyet vasıflarını da toplamıştır.

Çünkü Allah, onun hakîkatidir. O hakîkat dahi, Muhammed (s.a.v.)’den ibârettir. Bu konuda Muhammed (s.a.v)’den başka bir şey yoktur. İki mertebede mu’teber olan, iki memlekette mevcûd olan odur. Bundan dolayı Hak da odur, halk da odur. 

Bu hakîkatin Efendimiz (s.a.v)’e âit oluşu en geniş ma’nâsı ile ona âit oluşudur. Mü’minlere de ondan yansıyan şekliyle âittir ve gerçektir. Zâten ortada Muhammed (s.a.v) den başka bir varlık yoktur ve bizler onun nûrlarından başka bir şey değiliz.

Hele bir bak! Cenâb-ı Hak, Fâtiha’yı;

– Allah üzerine hamd ve senâ arası ile;
– Kula duâ arasında nasıl taksîm etmiştir.
Bundan dolayı kul;
– Vücûda âit aynî ve hükmî ilâhî kemâlât arası ile,
– Şuhûda âit halka dönük aynî noksanlıklar arasında taksîm edilmiştir.
Şu halde kul, fâtihatü’l-kitaptır, seb’u’l-mesânîdir.

Bu sûre-i şerîfte sayfaların sığdıramayacağı sırlar olduğu gibi, bize göre de açıklanması câiz olmayan sırlar vardır. Bundan dolayı ilâhî kelâmı bereketlendirme maksâdına dayalı olarak Fâtiha sûresinin zâhirine bağlı sözler söyleyeceğiz.

“Bismillâhir rahmânir rahîm; El hamdu lillâhi rabbil âlemîn”

Kur’ân’ın başı olan, besmeleye bağlı olarak “El-Kehfu ve’r-Rakîmu Fî Şerhi Bismillâhirahmânirrahîm” isminde yazdığımız kitapta, besmele için yeterli izâhlar vardır. Besmelenin şerhini anlamak isteyenler, o kitabı incelesinler. Burada da besmeleye bağlı işâret yoluyla biraz söz söyleyeceğiz çünkü yeri gelmiştir.

Arâpça âlimleri, “besmelenin başındaki “B” harfi istiâne ya’nî yardım istemek içindir” demişlerdir. Bunun ma’nâsı, “Allah’ın adı ile şunu şunu yaparım” demektir.

“B”nin tamamlayıcısı olan fiilin düşmüş olması, her şeye kapsam olması içindir. Besmelede işâret diliyle fiil düşünmek gerekse “Bismillâhi yuârefullahu” ya’nî “Allah ismiyle Allah’a ârif olunur” deriz. Çünkü Cenâb-ı Hakk’a ârif olmak için Allah isminin, senin üstüne tecellîsinden başka yol yoktur.

Çünkü Allah ismi, kemâlâtı müşâhede için aynadır. İşâret ettiğimiz kemâlâtı anla!

İnsan kendi yüzünü ancak bir aynaya baktığı zaman görür ve insan “fe eynemâ tüvellû fe semme vechullâh” hükmüyle Allah’ın vecihlerinden bir vecihtir.

– “Ve kâlerkebû fîhâ bismillâhi mecrâhâ ve mursâhâ” (Hûd, 11/41) ya’nî “Hakîkât denizinin gemisi, Allah ismiyle yürür ve Allah ismiyle durur; başka bir isimle yürümez ve durmaz. Kalb gemicisi, tevhîd denizinde Allah ismi gemisine biner.”

Bu âyet-i kerîmeyi Nûh (a.s) yaptığı gemiyi hareket ettirmek ve durdurmak için söylüyordu. Ve bu âyeti kerîmede günümüzde ancak gözükmeye başladığı üzere araçların komutla hareket etmesi ve durması üzerine olan hakîkat dahi belirtilmektedir.

– “Ben Rahmân’ın nefesini, Yemen tarafından alıyorum” hadîsinin çevresinde rahmâniyyet rüzgarı eserse, Rahîm isminin hidâyete rahmetiyle zât sâhiline ulaşır.

– Kalb gemicisi, îzâh edilen bu yönle zât sâhiline ulaşınca, isimlerde ve sıfatlarda münezzeh oluşa nâil olur. İşte o zaman vücûd fâtihasını fethederek, ibâdet eden ibâdet edilenin aynı olarak tahakkuk eder.

İşte Kur’ân-ı Kerîm de Fâtiha ile açılmakta, fakat bu sûrenin için de”Fâtiha” diye bir kelime geçmemektedir ancak bu kelimenin ma’nâsı bu sûrenin içinde yüklüdür.

İşte o neşve ile “El-hamdulillâh” der. Allah, kendi zâtına hakettiği kemâl ile senâ eder. Allah’ın kendine senâsı, kendisi için olan kemâlatta aynı ile açığa çıkması ve tecellîsi demektir.

“El-hamdulillâh” kelimesindeki, “El” târif harfi de, kapsamlaştırma ve genelleştirme içindir. Bundan dolayı, “El-hamdulillâh” “Külli elhamdulillâh ya’nî “Bütün hamd Allah’a mahsûstur” demektir.
Bu durumda, Hakka dönüklük ve halka dönüklük ile hamd edilmiş sıfatların hepsinden murâd, o Allah’tır. Bundan dolayı nefsine hamd ve senâsı;

– İlâhî mertebelerde ve halka dönük mertebelerde;
– Vücûdun hakîkî mâhiyyetiyle berâber zuhûruyla olur, demektir.

Ehl-i Sünnet’in “El” ta’rîf harfindeki görüşü, işte bu izâh ettiğimiz şekilde kapsamlaştırma ve genelleştirme içindir.

Zâhir ehli bu konuda “Hamd Allah’a edilir” der. Ya’nî hamdı kul yapar diye söyler, oysa böyle olması için ibârenin “lillah” değil “ilallah” şeklinde olması gerekirdi. Çünkü kul Allah’ı hamd etmekten yana âcizdir. Kişi ancak tam olarak bildiği bir şeyi hamd edebilir, bilemediği bir şeyi hakkıyla hamd etmesi mümkün değildir.

Kul bu hamdı yapmaktan yana âciz olduğunu anlayıp, “Yâ Rabbi ben seni hamd etmekten âcizim” dediği anda, sözü Cenâb-ı Hakk alır ve kendisi kendini hamd eder ve bunu yine kulun lisânından söyler ama kendisi söyler. Bu durumun ismine de “ubûdet” denir ki bu fiil kulun değil Allah’ın fiilidir.

Mu’tezile ile Ehl-i Sünnet âlimlerinden ba’zıları, “El” ta’rîf harfi, ahd içindir” dediler. Buna göre ma’nâsı, “Allah’a lâyık olan hamd, Allah içindir” demektir. Ve bu i’tibâra göre “el-hamd”daki işâret, ilâhî azamet ve rütbedeki hakedişe göre, Cenâb-ı Hakk’ın kendine senâsınadır.

Özetle, hamd makâmı, makâmların â’lâsıdır. Bunun için Muhammed (s.a.v)’in sancağı, “livâü’l-hamd” ya’nî “hamd sancağı” oldu. Çünkü Resûlullah (s.a.v), ilâhî rütbenin hakedişine göre ecell ve â’lâ Zât’a hamd ve senâ ederek, Hakk’a dönük ve halka dönük mertebelerde zâhir oldu. Onun bu iki şekildeki zâhir oluşu, vücûdun hakîkî gerekleridir.

“Livâü’l-hamd”, hamd mertebelerinin sekizincisi ve sonuncudur. Âhirette ehl-i islâmın altına sığınacağı sancaktır.

“Allah” isminin “hamd”a tahsîs edilmesindeki sebebe gelince;

Ulûhiyyet, vücûdun bütün ma’nâlarını ve mertebelerini toplamıştır. Çünkü Allah ismi, vücûd hakîkatlerinden her hak sâhibine hakkını veren demektir. Bu ma’nâ, Allah isminin dışındaki isimlerde yoktur. Bunun beyânı, “Ulûhiyyet” bölümünde geçmişti. İşte bundan dolayı Allah ismi, “hamd”a tahsîs edilmiştir.

İşte bu tahsîsten sonra, bizim “insânî hakîkatten ibârettir” dediğimiz Allah ismi, “Rabbü’l-âlemîn” ya’nî “Âlemlerin Rabb’ı” olarak vasıflandı ki;

– Âlemlerin sâhibi ve;
– Âlemlerin benzersiz halk edicisi ve;
– Âlemlerde kâim olan ve;
– Âlemlerin zuhûr yeri ve zuhûra getiricisi demektir.

Bundan dolayı ilâhî âlemlerde ve kula dönük âlemlerde Allah’tan başka bir şey yoktur. Zâhir de O’dur, Bâtın da O’dur; Rahmân ve Rahîm ile kasıt da odur.

Rab ismine ve Rahmân ismine âit gerekli tefsîrler, bu kitabın önceki bölümlerinde geçmişti, oradan tetkîk edilsin.

İşte bu anlatılan hakîkatleri idrâk eden kişinin diyeceği sözde “innâ lillahi ve innâ ileyhi râciun” dur. O kişi her ne kadar şu an kendisinde halk edilmişlik görüyorsa da onun Rabb’ından başkası olmadığını ve netîcede O’na döndürüleceğini bilir.

Bilinsin ki;

– “Rahmân” “Rahîm”den daha genele dönük; Rahîm Rahmân’dan daha özele dönüktür.
– “Rahmetî vesiat külle şey’in” ya’nî “Her şeye kapsam olan ve her şeyi ihâta etmiş olan rahmet” (A’râf, 7/156), “Rahmân” isminin feyzidir.
– “Sakınanlarla, zekât verenlere” (A’râf, 7/156) mahsûs olan rahmet, “Rahîm” isminin feyzindendir.
– Bu konuda aslî kâide şudur ki, Rahmân isminden anlaşılan rahmete hoş olmayan şey karışabilir. Merhâmeti barındıracak şekilde, çocukları dövmekle terbiye etmek gibi ve hastaya merhametten dolayı tadı iğrenç olan ilaçı içirmek gibi. Bu iki örnekte merhâmet mevcût olmakla berâber, içine hoş olmayan şey de karışmıştır.
– Kısaca Rahmân, nerede olursa olsun ve nasıl olursa olsun ve içine hoş olmayan şey karışsın karışmasın, her türlü merhâmeti kapsar.
– Rahîm ismi böyle değildir. O isim, hiçbir şekilde içine hoş olmayan şey karışmayan rahmete mahsûstur. Bu sebebtendir ki, Rahîm isminin âhirette zuhûru daha kuvvetlidir. Çünkü cennetin ni’metlerine hoşnutsuzluk kederinin karışma ihtimâli yoktur. İşte bu salt feyz, Rahîm isminin eseridir.

Dünyâ yaşantısında Rahîm isminin tecellîsi ise; Cenâb-ı Hakk’ın kişinin özüne verdiği sırf muhabbet, irfâniyyet ilmidir. Bu durum ise ancak tevhîd ehline hastır.

Zâhirdeki olaylarda Rahîm ismine celâlî isimler karışmaktadır, ancak gönülden gelen Rahîm ismine hiç birşeyin karışması ihtimâli yoktur.

Bir bak! Resûlullah (s.a.v), “Ümmetin şîfâsı üç şeyden birindedir: Ya Kur’an’dan bir âyette, yâhut bal yalamakta, yâhut ateşle dağlanmakta. Fakat ümmetimin ateşle dağlanmasını sevmem” hadîs-i şerîfinde, ümmetinin ateşle dağlanmasını sevmediği için Cenâb-ı Hak ona;

– “Sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir. Size çok düşkündür, mü’minlere karşı harîstir, raûftur, rahîmdir.” (Tevbe, 9/88) âyetinde “Rahîm” demiştir. Çünkü, Resûlullah (s.a.v)’in rahmetine, hoş olmayan şeyin kederi karışmamıştır. Onun için “rahmeten li’l-âlemîn” ya’nî “âlemlere rahmet” olmuştur.

Cenâb-ı Hak, fâtihâda “el-hamdulillâh” dedikten sonra, “el-hamdulillâh”ın tefsîrinde izâh edilen insân ferdlerinden her ferdin zâtının aynı olan hakîkât-ı muhammedîye’yi “Mâliki yevmü’d-dîn” diyerek vasıflandırmıştır.

– Melik, kuvveti şiddetli olan hâkim demektir.
– Yevm, Allâh’ın günlerinden birisi olan ilâhî tecellî demektir.
– Dîn, “edâne” kelimesinden türemiştir; “borç vermek” demektir.

Şu halde yevmü’d-din, mevcûdların kabûle mecbûr olduğu rabbânî tecellîden ibârettir. Cenâb-ı Hak o tecellî ile, eşyâda dilediği gibi tasarruf eder. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, mevcûdların Melik’idir.

Bu âyette “Dîn gününün sâhibi” şeklinde okunuş da vardır. Bu okunuşa göre, “Dîn gününün sâhibi” bâtın âleminin sâhibi demektir. “Bâtın âlem” dediğimiz, kıyâmet ve saât olarak ta’bîr edilen âlem demektir. O bâtın âlemi, içinde bulunduğumuz âlemdeki hissedilebilir sûretlerin ma’nâsı, mevcûdların rûhâniyet-lerinin mahallidir. Bunu anla!

“İyyâke na’büdü”

Yâ’nî, kendine kendisiyle hitâb ederek, “Sana ibâdet ederiz; başka kimseye ibâdet etmeyiz” dedi. Bu âyette Arab edebiyâtının usûlünce iltifât vardır. İltifât, “söyleyen yerinde iken muhâtaba, muhâtab yerine ise söyleyene” söylemek gibi, bir çeşit ifâde tarzıdır. Bir şâir kendisine hitâb ederek şöyle dedi:

Tahâbike kalbün;
Fîl hısânî tarûbün.
Ya’nî, “Kalb seni götürdü; güzellere, neş’elenmekte.”

Burada, “kalb beni götürdü” demesi lâzım gelirken, “kalb seni götürdü” diyerek, kendisini muhâtab makâmına koymuştur.

İşte Cenâb-ı Hak da “İyyâke na’büdü”de kendisini muhâtab alıyor. Yâ’nî mahlûkâttaki zuhûr yerleri ile kendisine ibâdet eden odur. Çünkü;

– Mahlûklarda fâil;
– Mahlûkların hareket ettiricisi;
– Mahlûkların durduranı,

Cenâb-ı Hak olduğu için, mahlûkların Hakk’a ibâdeti, Hakk’ın kendisine ibâdeti demektir. Esâsen Cenâb-ı Hakk’ın mahlûkları vücûda getirmesi, isimlerine ve sıfatlarına hakkını vermek içindir.
Özetle; Hak, kendi kendisine mahlûklar ile ibâdet etmiştir.

“ve iyyâke nestaîn”

Cenâb-ı Hak “İyyâke na’büdü”dedikten sonra, halk lisânıyla kendisine hitâb ederek, “ve iyyâke nestaîn” buyurdu.
Halk lisânıyla dememizin sebebi, halk ile de Hak ile de kastedilen kendisi olduğu içindir. Cenâb-ı Hak;

– İsterse, Hak kelâmı ile kendisine hitâb edip, halkın kulağıyla onu işitir;
– İsterse, halk kelâmı ile kendisine hitâb edip, Hak kulağıyla o kelâmı işitir.

İşte bu şekilde mahlûklar ile kendisine ibâdet edenin Hak olduğunu bize bildirince, bu hakîkatin bizde de müşâhedesine dikkât çekerek, “ve iyyâke nestaîn” buyurdu. Hakîki ibâdet edici olunca biz, ibâdet vesâireyi Hakk’a isnâd ederek güçten, kudretten, kuvvetten berî olmuş oluruz.

Ve bu hakîkati kendimizde ve kendimizden tefekkür ederiz ve vâhidiyyetine ârif olmaya yükselmek için Hak’tan gafil olmayız ve ilâhî tecellîler ile devlete nâil oluruz. İşte kendileri için ezelî saâdet öne geçmiş olanlar, bu şekilde saâdetli olurlar.

Bu “iyyâke na’büdü ve iyyâke nestaîn”cümlelerinde o kadar çok büyük ma’nâlar vardır ki, bu sayfalar onun şerhine dar gelir. Bundan dolayı yaptığımız izâh ile yetinmeye mecbûruz. Çünkü maksâdımız uzatmak değil, kısa kesmektir.

“İhdinas sırâtel mustakîm”
Sonra Fâtiha’da Cenâb-ı Hak, yine halk lisânıyla “İhdinas sırâtel mustakîm” buyurdu.

“Bismillâhir rahmânir rahîm”den “Mâliki yevmid dîn”e gelinceye kadar olan kısım, Hakk’ın lisânıyla Hakk’ın kendisinden haber vermesidir.

Fâtiha’nın ikinci yarısı ise, halk lisânıyla Hakk’a karşı hitâb etmedir. Bundan dolayı “sırât-ı müstakîm”, Hakk’ın zâtıyla zâtına tecellîsinden ibâret olan ahâdî şehâdet yerinin yoludur. Kur’ân’da “sırâtullâh” ta’bîri, buna işârettir; zuhûr tecellîsine giden yol demektir.

Cenâb-ı Hak “İhdinas sırâtel mustakîm” buyurduktan sonra, sırâtullâh ta’bîrindeki bütünlüğü ta’kîben, ahâdî şehâdet yerinin ehlini ayırıcı lisânıyla vasıflandırdı ve: “Sırâtallezîne en’amte aleyhim” buyurdu.

Ya’nî “Vücûdunla ve müşâhedenle ni’metine mazhar olanların yolunu göster.” Bu tür ni’mete nâil olanlara Cenâb-ı Hak, ilâhî yakınlığının ni’metleriyle tecellî eder ve onlar “mağdûb-ı aleyh” ya’nî “üzerlerine gazab edilenler” değildir.
“Gayril magdûbi aleyhim” buyurması bunun içindir. “Mağdûb-ı aleyh” ya’nî “üzerlerine gazab edilenler”, Allah’ın Muntakîm isminin tecellîsine uğradıkları için uzaklık ehlidirler.

Cenâb-ı Hakk’ın “ve lâd dâllîn” buyurması “Hakk’ın hidâyetinden yana dalâlete uğramayanlar” demektir.
Şu halde âyetin ma’nâsı: “Dalâlete uğramayanlar ve üzerlerine gazab edilmeyenlerden olarak, vücûdunla ve müşâhedenle ni’metine nâil olanların yolunu bize göster” demektir.

Dalâlette olanlar, Hakk’ı bulmayanlardır. Bunlar yine de “üzerine gazab edilenler” değildirler. Bunlar, Allah’ı bulmamışlar ise de, rızâsını bulmuşlardır. Hak, bunları indinde değil, civârında sâkin kılar. Bu türden olanlar o kimselerdir ki, Hak onlara:

– “Ey kullarım benden dileyin” dediği zaman,
– “Yâ Rabbi rızânı temennî ederiz” demişlerdir. Cenâb-ı Hakk cevâben,
– “Benim rızâmın mükâfâtı, sizi civârımda sâkin kılmaktan ibâret kalır, daha başka dileyin” diye onlara tekrar sorduğu zaman, yine;
– “Yâ Rabbi, rızândan başka bir şey temennî etmeyiz” demişlerdir.

Çünkü, bu zümreden olanlar, Hakk’ı bilemezler; bilselerdi Hakk’ı temennî ederlerdi. Kısaca bu zümreden olanlar, cennet bahçelerinde var edilmişlerin ni’metleriyle ni’mete nâil olmuşlardır. Fakat Hak, onlara zâtıyla tecellî edici değildir. Onlar Rahmân’dan dalâlettedirler, cennetlerin lezzetleriyle ni’mettedirler. Bunu anla!

Allah, hakkı söyler ve doğru yolu gösterir.

Yâsîn sûresinde belirtildiği üzere, cennet ehli o gün cennetin meyveleri ile meşgûldürler ama Cenâb-ı Hakk zâtıyla meşgûl olunmasını istemektedir.

El-İnsânu’l Kâmil Abdulkerîm Cîlî (k.s)
Terzi Baba (k.s) Şerhi

 

 

0