Dönüş !

Nereye dönmek?
Nereden dönmek?
Nerede dönmek?
Bu sorular aracılığıyla öğrenilmek isteneni önemsemeyelim de dönme’nin, yani dönüş′ün, yani hareketin, yani eylemin kendisini anlamaya çalışalım.

Dönmek üzerine konuşalım şimdi de.

Nereye dönmek?

Bu soru dönüşün kendisini merak etmiyor, bilakis dönme eyleminin yöneldiği yerle ilgileniyor. Dönme′nin bir yere doğru olması gerektiğini varsaydığından, daha açıkçası, soruyu soran en başta, dönmek bir yere (doğru) dönmektir, tanımına kendisini teslim ettiğinden, bir yöne dönülmedikçe dönmek üzerine konuşulamayacağını öngörüyor. Ne var ki yön′ün vurgulanması bu durumda bize eylemin kendisini de unutturuyor, çünkü bir yere doğru dönmek, bir yere doğru yönelmek anlamını kazanmakla kalmıyor, eylemi ileride gerçekleşecek bir durum haline dönüştürüyor.

Yönelmek, eylemek değil, eylemeye karar vermek bir bakıma. Eylemin kendisi, eylemin yönüne nisbetle asıl anlamını kazandığından ve kendisine yönelinen’e henüz ulaşılmamış bulunduğundan, bir yere dönmek yönelmenin kendisinde eriyor, kayboluyor.

Oysa biz nereye dönüleceğini değil, dönüş′ün kendisini araştıracaktık.

Nereden dönmek?

Bu soru da önceki gibi dönüş′ün kendisini ıskalıyor. Dönme eylemini bu sefer ileriye doğru değil, geriye doğru bir dönüş olarak tanımlamamızı istiyor bizden.

Üzerinde bulunulan bir noktadan geriye dönmeyi sözkonusu ettiğimizde, esasen dönüş′ten değil, bilakis bir geri-dönüş’ten ve fakat her halukârda yine bir yönelimden söz açmış olacağız.

Geri-dönüş?

Başlangıç noktasına mı?

Bulunduğumuz nokta ile başlangıç noktası arasındaki duraklardan birine mi?

İleriye değil, geriye ama muhakkak bir yerden başka bir yere, başka bir yöne.

Bu durumda dönmek, hem bir yere doğru dönmek, hem de bir yerden dönmek anlamına geldiğinden, varılmış, gidilmiş, katedilmiş bir mesafenin sınırını kendisine mekân olarak seçmiş oluyor.

Dönüş sözcüğü zorunlu olarak bir gidilmişlik anlamını içeriyor. Dönmek için, dönebilmek için bir yolun katedilmesi gerekiyor çünkü. Yol katedilmeseydi o yoldan geri(ye) dönülebilir miydi?

Oysa biz nereden dönüleceğini değil, bizâtihi dönüş′ü, dönüş′ün kendisini araştıracaktık.

Dönme eylemini kavramak için her adım atışımızda önümüze bir yönelmişlik hâletinin çıkmasından ötürü pes etmemeli, eylemi yönelmişlikten arındırmak konusundaki isteğimizi hemen kaybetmemeliyiz.

Bizi geciktiren şu olmalı: Biz eylemin kendisini konuşmak istiyoruz ama onu nesnesinden ayrı kavramayı ve dolayısıyla bağımsız bir dönüş kavramına ulaşmayı beceremiyoruz.

O halde, nereye ve nereden sorularını paranteze alıp bizzat dönme eylemini, yani dönüşün kendisini niçin konuşmayı denemiyoruz?

Bunu yapabilir, nereye ve nereden sorularını paranteze alırsak, belki dönme eyleminin anlamına kendi açıklığı içinde ulaşabilir, dolayısıyla yönelmek ile dönmek kavramlarını karıştırmaktan kurtulabiliriz.

Nerede dönmek?

Yine de iyimserliğimiz fazla uzun sürmeyecek galiba. Çünkü bu sefer, nerede dönmek sorusuyla başbaşa kalıyoruz.

Nerede sorusu, doğrudur, bize, eylemi, nesnelerinden bağımsız bir surette düşünme fırsatını sunuyor ve dolayısıyla nereye ve nereden sorularının bizden talep ettiklerininden kat-ı nazarla eylemin kendisini kendi çıplaklığı içerisinde kavrayabileceğimiz zannını veriyor. Halbuki eylem nesnesinden tecrid edildiğinde, yani geçişli (müteaddi/transitiv) değil de geçişsiz (lâzım/intransitiv) bir fiil olarak ele alındıkda, bu sefer eylemi bir mekân zarfıyla (adverb) birlikte düşünmek zorunluluğu ortaya çıkıyor:

Nerede?

Dönmek eylemi, bir niyet, bir durum değil, bir hareket bildiriyor.

Hareket′in mekâna ihtiyacı var. Hareket, mekânda/mekân içinde harekettir. Bu bakımdan dönmek, en azından bir yerde dönmektir. Demek oluyor ki dönme eylemini, görünüş itibariyle bir yönden tecrid edebiliyoruz ama bir yer′den aslâ!

Sözün özü: buradan dönmeyebiliriz, oraya da dönmeyebiliriz ve fakat hiç değilse burada dönebilir, dönüş′ü buradalığı içinde kavrayabiliriz.

Dönme eylemini geçici olarak da olsa herhangibir yöne veya herhangibir yönden bağımsız kendi içinde bir dönüş olarak adlandırmayı denediğimizde, dönüşü mekândan tecrid etmiş olmuyoruz, yani böylelikle bir yere veya bir yerden dönmesek bile, bir yerde dönmek zorunda kalıyoruz, dönüşü, dönüşümüzü bir yere izafetle tanımlamaya, anlamaya, anlamlandırmaya bizi mecbur eden, eylemi nesneleriyle birlikte düşünmek zaafına düçar olmamız değil, bilâkis bu, eylemin kendisinde, dönüş eyleminin doğasında mevcut.

Buradalık eyleme dışarıdan katılan basit bir nesne (objekt) değil, eylemin içinde eylem varoldukça varolacak bir hassa: yani dönmek ve/veya dönüş sözkonusu oldukda, buradalık eyleme dışarıdan ilişen genel arazlardan biri değil, sadece eyleme mahsus özel bir araz.

Bir cismin dönüşünden söz edersek, yeri o cismin üzerinde hareket edebileceği bir mekân olarak adlandırabilir miyiz? Hani o bildik satıh anlamındaki yer ve mekân?

Elbette hayır!

Bir yerde olmak, bir cismin bir yerde olmasından ziyade özne′nin (dönüşü gerçekleştirenin) bir yer kaplaması demek. Bir tahayyüzle mütehayyiz olması demek.

Burada bir yerde dönmek ifadesiyle kastedilen acaba sınırlı, boyutlu bir mekanda yerleşmek, bir mekâna yerleşmek olabilir mi?
Sözgelimi topaçın dönüşü nereden, nereye ve dahi nerede?

Topaçın dönüşü, kendisinde bir dönüş olarak bir yerden bir yere, daha doğrusu aynı yerden aynı yere.

Aynı yerden yine aynı yere döndüğünde topaç hangi yöne doğru hareket etmiş oluyor?

Dahası hızını aldıktan sonra dönmüş mü oluyor?

Evet, dönüyor ama dönüşü görünmez oluyor. Topaçın kendi etrafındaki dönüşüyle mekâna temasıyla birlikteki hareketi karşılaştırıldığında, ancak o zaman o bir yerden bir yere hareket ediyor. Topaç yere temas ettiği sürece aynı yere temas etmiyor, edemiyor. Topaçın mekâna nisbetle hareketi —işte o bilindik mânâda— mekândaki hareketidir. O yere değdikçe, dokundukça, yerle temasa geçtikçe bir yerden başka bir yere intikal ediyor.

Bu durumda topaçın dönebilmek için yere değmesi mi gerekiyor?

Dönüşü hep mekânı mı gerektiriyor? (Oysa topaç yere değmeden dönmeye başlamıştı.)

Hal böyleyken yer onun hareketini mümkün kılan bir imkân olmaktan çıkıp, onun dönüşünü zorlaştıran, ona süründükçe, sürtündükçe onun hareketini azaltan, onu dönen olmaktan çıkarıp yönelen, intikal eden bir mânia haline dönüşmüş olmuyor mu?

Dönüş bir yere bağımlı, bir yerde. Bir yere doğru ya da bir yerden değil, bir yerde.

Dönüş kendi içine yöneldiğinde, onun bu hareketi tabiatıyla bir kımıldanma sayılmaz, dönüş, kendi içine yönelme, kendi içine doğru kıvrılma. Bu haliyle dönüş başka birşey değil, kelimenin tam anlamıyla o bir kıvranma.

Dönüşün yönü ileriye doğru değil ki kalkıp biz ona ilerleme diyelim; geriye doğru olsaydı gerileme derdik zaten, sağa-sola doğru bir gidiş-gelişten hiç sözetmedik şimdiye değin, böylelikle daha en baştan sallanma ile alâkamızı kesmiş olduk.

Dönmek bir eylem, bir hareket. Dönmeyi bizzat dönme olarak açıklamamış, açık kılamamış idik, ancak onu nesnelerinden tecrid etmeyi başarmıştık. Bu nedenle dönmek bir yerde dönmek, o bir hareket ve fakat bir yerde kımıldama, ilerleme, gerileme, sallanma olarak adlandırılamayacak bir hareket.

O halde tam da burada niçin yer sözcüğünü nokta sözcüğüyle değiştirmiyoruz?

Kımıldamıyor, ilerlemiyor, gerilemiyor, sallanmıyor ama dönüş biteviye dönüyor.

Adını nev‘inden değil, faslından alıyor.

Evet, o, bir noktada dönüyor, yer ile temasını kestikçe yükselen, yere temas ettikçe, yere dokunup ona değdikçe derinleşen bir dönüş, bir çevrim, bir kıvranış, o, noktada, noktanın içinde, noktanın sınırlarında, noktanın sınırlarını aşamayan bir dönüş, bir kıvrılış, bir kıvranış, noktanın içinde eriyiş, noktanın dibine çöküş, ağırlaşan, zahirine bakıldıkda duruyormuş gibi görünen bir duruş, o bir tekrar, o bir tekerrür, duruş halinde bir yinelenme, dururken yenilenme.

İmdi, lütfet de söyle bana ey talib, nicedir içinde kıvrandığımız bu nokta′nın bizâtihi kendisi niçin hiç kıvranmıyormuş gibi duruyor?
Dücane Cündioğlu

1