Berzâh / Kıyâmet / Cennet ve Cehennem

Onsekizinci Kısım: BERZAH

Berzah “ölüm zamânı ile kıyâmet zamânı arasındaki zamân aralığıdır”; ve “bir dîğerine muhâlif olan iki şey arasında ayırıcı olan şey”e derler. O iki şeyin ister bir dîğerine münâsebeti olsun, ister olmasın, berzahın vücûdunun tasavvur edilebilmesi için, mutlaka iki şeyin vücûdu gereklidir. Nitekim geçmiş ile gelecek arasındaki berzah “hâl zamânı”dır. Rûhlar mertebesi ile kesîf cisimler arasındaki berzah “misâl mertebesi”dir. Ve cennet ile cehennem arasındaki berzah “A’râf”dır. Hayvânlar ile insan arasındaki berzah “maymun”dur. Bitkiler ile hayvânlar arasındaki berzah “hurma ağacı”dır. Bitkiler ile mâdenler arasındaki berzah “mercan”dır. Ve buna göre kıyasla. Ölümden sonra berzah âlemine nakledilen şey insanın şekli ve cesedi değil, belki şahsına ait hakîkatidir. Çünkü madde beden olan cesedi bu âlemin parçalarındandır; ölümden sonra yine bu âlemde bozulup dağılır. Zâten benzer yenilenme bahsinde îzâh olunduğu üzere bu madde beden arazdan ibâret olup, iki zamanda dâimî kalmadığından, mecbûri ölümden önce dahi bozulup dağılma içindedir. Velâkin, şahsa ait hakîkatın bağlılığı, o madde bedenden kesilmediğinden duruyor görünür. Mecbûri ölümde ise bu şahsa ait hakîkatın alâkası tamemen kesilmiş olup, o hakîkat berzaha nakledilir. Ve berzah âleminin maddesine uygun bir bedene bağlanır. Zâhir isminin görünme yeri olan şehâdet âlemindeki ilâhi teklifler üzerine Bâtın isminin görünme yeri olan berzahta, oluşan amellerinin ve ahlâkının güzel ve çirkin sûretlerini, insan berzahta kendi yakını olarak bulur.

Sûretin yok olmasından sonra, mevcûtların tümünün berzaha nakledilip Cemâl ismine ait görünme yeri olanlar Cemâl mahallinde ve Celâl ismine ait görünme yeri olanlar da Celâl mahallinde zâhir olurlar. Fakat yalnız ilâhi emâneti taşımaya isti’dâdından dolayı, kendisine teklif yapılan insan için soru vardır. Diğerleri mükellef olmadığından, onlara soru yoktur. Ve soru ve cevâp herkese kendi hakîkatinin açılmasından ibârettir. Nitekim Hak Teâlâ buyurur: “Ve câet küllü nefsin meahâ sâikûn ve şehid * lekad künte fî gafletin min hâzâ fe keşefnâ anke gıtâeke fe besarukel yevme hadîd” (Kaf, 50/21-22) Ya’nî: “Her bir nefis, kendisi ile berâber sevkedicisi ve şâhit olduğu halde gelir ve ona denir ki: Sen bundan gaflette idin, biz senden perdeyi kaldırdık. Bu günde senin görüşün keskindir.”

Perdenin kaldırılması bir tecellî ile olur. Bu tecellî içinde herkesin soru ve cevâbı olmuş olur. Çünkü “innallâhe serîûl hisâb” ya’nî “Muhakkak ki Allah, hesabı çabuk görendir”(Âl-i İmrân, 3/199) buyurulur. Nitekim, bu âlemde bahar mevsimi bir tecellîden ibârettir. Ve bu genel tecellî “Neniz var?” sorusundan ibârettir. İşte bu genel tecellî netîcesinde gül ve diken ve tatlı ve acı meyve ağaçları cevaplarını verip: “Bizim isti’dâdımız budur, bunları getirdik” derler. Bundan dolayı herkesin sevkedicisi ve şâhidi mertebelerinin tümünde kendisi ile berâber olan zâtına ait isti’dâdıdır. Bu berzahın hâllerine bağlı bazı bilgiler “misâl mertebesi” bahsinde verilmiş olduğundan burada tekrârı gereksizdir.

 

Ondokuzuncu Kısım: KIYÂMET

Kıyâmetin türleri vardır.

Bunlardan birincisi; her ân ve sâatte vukû bulandır. Çünkü âlemler her ânda gaybdan şehâdete ve şehâdet âleminden gayb âlemine dâhil olur. Ve bu âlemlerin bozulup yok olanlar ve var edilenler ve ma’nâlar ve cisimler gibi bütün türlerinin şehâdetten gayba ve gaybdan şehâdete dâhil oluşunu ve çıkışını, ihâta yolu üzere, ancak Cenâb-ı Hak bilir. Çünkü bu ilim ilâhi zevk(deneyim) ilminin zevkinden ibârettir. Bunda hiç kimsenin ortaklığı yoktur.

İkincisi; “mecbûri ölüm” ile gerçekleşendir. Nitekim (S.a.v.) Efendimiz: “Ölen kimsenin kıyâmeti kopar” buyururlar.

Üçüncüsü; “isteğe bağlı ve irâdeye ait ölüm” ile olur. Sâlik bu ölüm ve kıyâmetten sonra âlemde âhiret oluşumu üzerine yaşar. İşte buna dayanaraktır ki, ölüye açılmış olan hâller seyri sülûku sırasında sâlike de açılmış olur. Ve bu hâle “küçük kıyâmet” ismini verirler.

Dördüncüsü; ârifîn-i billâh hazarâtına fenâ-fillah ve baka-billâhtan sonra tam vahdet ve çokluğun yok olması hâlinin meydana gelmesidir. Ârifin nefsinde gerçekleşen bu tecellîye de “büyük kıyâmet” derler.

Beşincisi; bütün kâinât için takdir olunmuş ve beklenen kıyâmettir ki, Hak Teâlânın celîl âyetlerindeki: “İnnes sâate âtiyetün lâ raybe fîhâ” ya’nî “O saat muhakkak gelecektir, onda hiç şüphe yoktur”(Hac, 22/7) ve “innes sâate âtiyetün ekâdu uhfîhâ” ya’nî “O saat muhakkak gelecektir, onu gizliyorum” (Tâhâ, 20/15) ve benzeri Kur’ân-ı Kerîm âyetleridir.

Bu “büyük kıyâmet” hakkında şerh esnâsında da sırâsı geldikçe gerekli ayrıntılar verilecektir.

 

Yirminci Kısım: CENNET VE CEHENNEM

Bilinsin ki, cennet ve cehennemin her bir âlemde görünme yerleri mevcûttur:

İlk önce; ilâhi ilim mertebesinde a’yân-ı sâbiteleri vardır.

İkinci olarak; ilmî vücûtlarının örneği misâl âleminden mevcûttur.

Üçüncü olarak; şehâdet mertebesinde her ikisi de karışık olarak gözükmektedir. Çünkü şehâdet mertebesi âhiretteki görünme yerlerine göre daha geniş değilse de, daha birleşmiştir. Ve elem ve lezzetin karışımını her zaman bu âlemde bizzât idrâk ile biliriz.

Dördüncü olarak; insanın kendine ait âleminde mevcûttur. Çünkü rûh ve kalp makâmı ve kemâlâtı nîmetlerin aynıdır. Ve nefis ve heves ve bunların gerekleri cehennemin aynıdır. Bunun için kalp ve rûh makâmına dâhil olan ve güzel ahlâk ve râzî olunan sıfatlar ile vasıflanmış olanlar, türlü nîmetler ile nîmetlenen olurlar. Ve nefis ve lezzetleri ve heves ve şehvetleri ile meşgûl olanlar türlü belâlar ile azablanan olurlar. Nitekim Hak Teâlâ: “inne cehenneme le muhîtatün bil kâfîrin” ya’nî “Muhakkak ki cehennem kâfirleri ihâta eder.” (Tevbe,9/49) buyurur.

Celâleddin Devvânî (k.s) hazretleri Zevrâ Hâşiyesi’nde buyururlar ki: “Bu âyet-i kerîmeyi te’vîle lüzûm yoktur. Çünkü kâfirlerin inançlarının kötülüğü ve râzî olunmayan ahlâkları, ahiretteki oluşumda cehennem sûretinde açığa çıkıp kâfirleri azab içinde bulunanlar kılacaktır. Nitekim (s.a.v.) Efendimiz buyururlar: “Kabir, ya cennet bahçelerinden bir bahçe, veyâhut cehennem çukurlarından bir çukurdur.”

Â’râzdan ibâret olan insanın ahlâk ve amellerinin berzahta benzer uygun sûretler ile açığa çıkacakları gerek misâl âlemi ve gerek berzah bahislerinde beyân olundu.

Beşinci olarak; cahîm ve naîmin en son görünme yeri, âhiret yurdundadır. Ve bunlar rûhânî değil cismânîdir. Velâkin, bu cismâniyyette rûhâni oluşum gâliptir. Nefsâni oluşumlar gâlip olan nefsin zevklerinin üstün olduğu bu şehâdet âleminin hâllerine bakıp da, cismânî cennet ve cehennem hakkında delil getirerek hüküm verenler hatâ ederler. Meselâ bu âlemin maddeye ait sûretleri bir karar üzere olmayıp bozulur. Çünkü küllî kanunları bunu gerektirir.Fakat cismânî cennet ve cehennemin sûretleri sâbit ve karâr üzerinedir ve onların küllî kanunları îcâbı budur. İşte bu sebebe dayanmaktadır ki, bu âlemde akıl ve mantığın kabûl edemeyeceği hâller, cismânî cennet ve cehennemde ma’kuldur. Ve orada bu hâllere hayret olunmaz. Bunun benzeri bu âlemde de mevcûttur. Meselâ şehâdet âleminde insanın havada uçması ve denizin üzerinde yürümesi mümkün olmadığı halde, uykuda olan kimse havada uçar ve su üzerinde yürür. O kimse kendisinin hayâl âleminde gerçekleşen bu hâline o âlemin içinde bulundukça şaşırmaz. Normal bir hal sûretinde kabûl eder. Uyanıp şehâdet âlemindeki hükümler çevresine döndüğünde, rüyadaki hâline hayret eder ve şaşırır; çünkü o anda hayâl âlemindeki hükümlerden çıkmıştır. İşte gerek berzah hâlleri, gerek cennet ve cehennem yerleri bu hâle benzemektedir. Kitâbullâh’ın haber verdiği bu mekânların hâllerinin gariplikleri gaflet ehli tarafından şehâdet âlemine kıyâslandığı için, olmaycak şey sanılır ve inkâr edilir. Çünkü onlar bu âlemin hükümleri içinde boğulmuş ve hapsolmuşlardır.

Şimdi, cismânî cennet ve cehennem hakkındaki Kur’ân âyetleri ve hâdîs-i şerîfler benzetme yoluyla anlatım üzere yüksek beyânları içermektedir. Müşâhede makâmına ulaşamayan her bir mü’min, bu haberler üzerine kendi hayâlinde var ettiği sûretlere inanmıştır. Oysa Hak Teâlâ Hazretleri kudsî hadîsinde “Ben sâlih kullarım için gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve beşer kalbinin hatıra gelmeyen şeyler hazırladım” buyuruyor. Gözlerin görmediği ve kulakların işitmediği ve beşer kalbinin hatırına getiremediği şeyler elbette bu şehâdet âleminde görülen ve işitilen ve hayâl edilen şeylerin hâricinde olacaktır. Bu âlemde cennet hakkındaki târifler ve ayrıntılar ise, beşer kalbince hatırlanan hayâllerden ibârettir. Bundan dolayı gerek cennet ve gerek cehennem bizim hatırımıza gelen hesap ve tertiplerin hâricindedir.

Cennet sözlükte, “sık ağaçlarla kaplı olan bir zemîn”den ibârettir ki, ağaçların sıklığından dolayı gölgeleri yerin yüzünü örter. Ve cennet “setr-örtmek” ma’nâsına gelen “cenne” kelimesinden türemiş olup, bu kelimenin binâ-i merre mastarıdır. Zâhir âlimlerinin terimlerinde, âhiret yurdunun temiz ve pâk makâmlarıdır. Ve bu makâm güzel fiiller ve sâlih amellerin cennetidir. Fiillerin amellerin azlığı ve çokluğu i’tibârıyla bu cennetin birbirinden farklı dereceleri vardır. Ârifler derler ki, bu fiiller ve ameller cennetinden başka da cennetler vardır. Onlara “sıfat cennetleri” derler. Ve o kulun ilâhi kemâl sıfatlarıyla vasıflanması ve ilâhi ahlâk ile ahlâklanmasıdır. Bu cennet dahi, kemâl ehlinin mertebeleri sebebiyle çeşitlidir. Ve bunlardan başka cennetler de vardır ki, onlara “zât cennetleri” derler. O da hâs kullarına, Rabbü’l-erbâb olan Allah zü’l-Celâl Hazretlerinin ve her birinin muhtelif rabblardan kendisine âit olan rabb’in zâti tecellî ile zuhûrundan ve kulun zât’ta, kendi zâtının ortadan kalkması ile o cennetlerde örtünmesinden ibârettir. Hak Teâlâ Hazretlerinin zâtı için dahi üç cennet vardır ki: “vedhulî cenneti” ya’nî “ve cennetime gir”(Fecr, 89/30) mübârek sözünden anlaşılmaktadır. Hak Teâlâ, bu cennetleri kendi zâtına izâfe buyurur.

Birisi; “a’yân-ı sâbite cenneti”dir ki, Hak Teâlâ onunla örtülü olmuş ve kendi zâtını, kendi zâtı ile a’yân-ı sâbite arkasından müşâhede buyurmuştur.

İkincisi; “rûhlar cenneti”dir ki, Hak Teâlâ o rûhlarda öyle örtülü olmuştur ki, ne melek ve ne de beşer ona vâkıf değildir.

Üçüncüsü; “şehâdet ve varlıklar âlemi”dir ki, Hak teâlâ o perdeler arkasında, öyle örtünmüştür ki, başka hiçbir kimse vâkıf olamaz.

Cismâni cennet nîmetler yurdudur. Bu durağa ulaşıncaya kadar kulun hiçbir durakta râhatı ve nîmetlenme hâli yoktur. Ve cismânî cennet, saidlerin a’yân-ı sâbitesinin gidecebileceği yolun en sonudur. Kemâlin oluşması ancak bu durakta gerçekleşir. Ve cennet ehli bu nîmet içinde devamlılık ve ebediyyet üzeredir. Bunların a’yânına aslâ fenâ gelmez; ve hepsi seyr-i fillâhdır. Çünkü seyr-i fillâhın nihâyeti yoktur.

Cehennem ehli birisi geçici ve diğeri dâimî olmak üzere iki kısımdır:

Geçici olanlar ezelî isti’dâdları günahlarının örtülmesini gerektirmeyen mü’min olan günahkârlardır. Bunlar Müntakım(intikam alan) tecellîsinden sonra cennete dâhil olunurlar.

Dâimî olanlar şirk ve küfür ve nifâk ehli olup, aslâ cehennemden çıkmazlar. Çünkü ezelî isti’dâdlarının gereği budur. Onlar Hakk’ı ancak cehennemde hatırlarlar; ve cehennem onların ma’bedidir. Fakat çok uzun devrelerden sonra cehennemin ateşi soğuyup, ateşi kaybolmuş ve: “Rahmeti gazabını geçmiştir” sırrının ortaya çıkmasından dolayı bu hâl cehennem ehli hakkında bir nîmet olur. Nitekim hadîs-i şerîfte: “Bitkilerden circîr ağaçı oradadır” buyurulmuştur. “Circîr” gâyet sulak yerde biten bir bitkidir. Ve Kur’ân-ı Kerîm’de “lâ bisîne fîhâ ehkabe”ya’nî “orada çok uzun müddet kalacaklardır” (Nebe’, 78/23) âyet-i kerîmesi ile azâbın sonuna işâret buyurulur. Çünkü “hukub” seksen yıl ma’nâsına gelir. Ve “ahkâb” “hukub”un çoğulu olup çok uzun müddetin kastedilmesinden dolayı, bir son ma’nâsını ifâde eder.

Cenâb-ı Şeyh-i Ekber (r.a.) Fütûhât-ı Mekkiyye’lerinde, cehennemin ateşe ait havâdan ibâret olup, içinde ateş olmadığını ve onun kor ateşlerinin günahkârlar olduğunu ve cehennem ehlinin bu ateşe ait havâ içinde yanmakla berâber “küllemâ nadicet culûdühüm beddelnâhüm culûden gayrehâ li yezûkûl azab” ya’nî “her defasında onların derileri yandıkça azâbı tatmaları için derilerini değiştireceğiz”(Nisâ, 4/56) âyet-i kerîmesi hükmünce, mahvolmayarak bu şiddetli yanmaya tahammül edebilecek bir vücûda sahip olacaklarını beyân buyururlar. Bu yüksek beyânlara bakarak cehennemin, güneşe ait maddeden ibâret iri bir küre olacağı anlaşılıyor. Oysa bilimsel verilere bakarak bu gibi ateş akışkanı hâlinde bulunan kürelerin milyonlarca sene sonra uzayda soğumaları ve katılaşmaları olmaktadır. Bu hal ise cehennem ehli hakkında tabii ki bir ilave nimet olur. Fakat cennet ehlinin nîmeti gibi, hâlis nîmet değildir. Cismânî cehennem de, şekâvet ehlinin a’yân-ı sâbitesinin, gidebileceği yolun en sonudur. Ve onların kemâlinin gerçekleşmesi ancak bu durakta olur.

Şimdi cehennem ehlinin nîmeti, cennet ehlinin nîmetine zıttır. Velâkin lezzetlenme ve nîmetlenme husûsunda her ikisi eşittir. Çünkü cennet ehline göre, cennetin nîmetleri ne ise, cehennem ehline göre de cehennem azâbı odur. Çünkü tabîatlarına uygun olan nîmetler bunlardır. Cennet ehli, cehennemden nasıl kaçarsa, cehennem ehli de cennet ehlinden öylece kaçar. Bunun bu âlemde örnekleri pek çoktur. Meselâ insan pislikten nasıl tiksinip kaçar ve gül kokusunda hoşlanırsa, pislik böceği de gülden öylece tiksinip, kaçar ve pislikten hoşnut olur. Velâkin bu iki nîmet arasında çok büyük fark ve zıtlık vardır. Vücût işinde temiz ve pis bir dîğerinden farklı olduğundan, cennet ehlinin nîmeti temiz olanlar ve cehennem ehlinin nîmeti de pis olanlar cinsindendir. Cennet ehlinin nîmeti ihsan etmenin halisliği ile “Rahmânü’r- Rahîm” hazretinden ve cehennem ehlinin nîmeti ise Müntakım tecellîsinden ve elîm azâbtan sonra “Erhamü’r-râhimîn”in rahmetinden zâhir olur. Ve cehennem ateşinin sona ermesinden sonra, cehennem ehlinin bu katılaşmış küre üzerindeki yaşayışları gâyet süflî ve hâkir ve diğer azâblar içindedir; ve ebediyyen oradan çıkmazlar. “Hâlidîne fîhâ mâ dâmetis semâvâtu vel’ardu illâ mâ şâe rabbüke” ya’nî “Semâlar ve arz var oldukça onda ebedi kalırlar” (Hûd, 11/107)

 

0