Karagöz Oynatmaya Benzer

Karagöz Oynatmaya Benzer

Allah, sadece kâinatı yaratmakla kalmamıştır. Onu yöneten, perde arkasından idare eden de O’dur. Bu olay Karagöz oynatmaya benzer. Biz perde arkasındaki oynatıcıyı göremeyiz,  sadece perdedeki gölgeyi görür ve o gölgenin hareketlerini takip ederiz.

Halbuki esas iş, o gölgeyi oynatanda ve o gölgenin ağzından söz söyleyendedir. Allah’ındurumu da böyledir. Böyle olduğunu bizlere bizzat yaşatarak öğretmektedir.

İlkokula yeni başladığım yıllar Osmanlı Devleti’nin son devreleriydi. Hemen hemen hiç bir şey bulunmadığı için, aileler çocuklarını okula gönderirken ayaklarına ayakkabı bile alamazlardı. Zaten o devirlerde okullara, şimdiki gibi belirli bir kıyafetle gidilmez, her çocuk Allah ne verdiyse, değişik renklerde elbise, şalvar, püsküllü veya püskülsüz fes, ayakkabı, takunya, “Tulumbacı” adı verilen tabanlı veya tabansız çevirme pabuç, yağmurlu havalarda da “Duvak” denen ve başa geçirilen çuvallarla giderdi.
Okulumuza yeni bir öğrenci gelmişti. Sırtında setre pantolu; ayağında bağcıklı, güzel bir ayakkabısı; elinde mavi beyaz üç katlı bir sefertası ve çantası ile muhtemelen üst seviyede bir memur çocuğuydu. Onda gördüklerime imrendiğimi hatırlıyorum. O zamanlar biz anne ve babamıza, şimdiki çocuklar gibi: “Bana şunu al, bana bunu al” diyemezdik. Ayrıca diyebilsek bile, bunlar Tire’de bulunabilen şeyler değildi. O yıllarda ağabeyim Bayındır’da bir dükkân açmıştı. Onun dükkânının alt tarafında kullanılmış eşya satan dellâl pazarı vardı. Ağabeyim bir gün oradan alışveriş edip, kendine Bayram Hoca’nın terekesinden bir çuval kitap alırken, bana da daha giyilmemiş bir potin ve okula giderken yemeğimi
götürmem için bir sefertası almış. Ben akşam üzeri okuldan dönünce ağabeyim, “Lütfi, gel bakayım buraya” diye beni çağırdı. Yanına gittiğimde ne göreyim?

Çocuğun elinde gördüğümün aynısı bir sefertası ve bir potin… Birden şaşırdım. Çünkü, içimden geçirdiklerimi kimseye söylememiştim. Ağabeyim, ayakkabıyı giymemi söyledi. Giydim. Tam bana göreydi ve ısmarlama gibi ayağıma uydu.
Ben kimseye özendiğimi söylemediğime göre, ağabeyime bunları aldıran kimdi?

O’nu başından böyle bir olay geçmemiş olanlar nasıl bilecektir? Nefsini bilen Rabbini bilir prensibinden yola çıkıp, ? Rabbin kim? sorusuna: “Beni terbiye eden” cevabını vererek…

Burada sadece bir ön fikir verebilmek için anlatılmıştır. Çünkü, Allah’ı bilmek; O’nun içinde yaşamaktır. Bu da ancak Allah’ın, o kişiye o mertebeyi bahşetmesiyle mümkün olabilir ki, buna tasavvuf dilinde: “Hakikate ermek” denir. Hakikate erip, O’nu bilen de Allah’ı göremez, ama her gördüğü yüzün O’nun yüzü olduğunu idrak edeceği için: “ Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü oradadır ” <2-115> âyeti o kişide tahakkuk etmiş olur. “Allah: hayr-ı mahz; hüsn-ü mutlak; işiten, gören, bilen; doğmayan ve doğurmayan; evveli, sonrası olmayan; öldürüp, dirilten; azameti sonsuz; herşeye kâdir ve âdil; merhametli ve affedici; sevginin kaynağı, çok seven ve çok kıskanan; tüm mertebeleri, sıfât ve esmayı kendinde toplayan; ânda olan; her yerde hazır, nazır ve her şeyden münezzeh; yegâne Ben olan; gerçek mühendis ve en büyük hayrülmâkiriyndir”.

Allah’ı, sadece bu vasıflarıyla anmanın yetersizliği ortadadır. Tüm vasıflarını sıralamaya kalkmak ciltler dolusu yazı yazmayı gerektireceği için, burada sadece bir fikir verebilme söz konusudur.

0