NEFS-İ MÜLHİMME

Nefs-i Mülhime: Kalbine gönlüne feyz ve ilham olunan kimse anlamındadır.

 Zikri: “YÂ HUdur.

İdrâki:Bu mertebenin şuuru ile ileriye doğru gitmeğe gayret etmesidir.

Kur’ân-ı Keriym; Tahrim Sûresi(66/8) âyetinde bu mevzûa işâret vardır.

mulhimme1

Yâ eyyühellezîne amenû tûbû ilâllâhi tevbeten nasûhâ.”

“Ey îmân edenler! Yürekten tevbe ederek Allah’a dönün.”

 

Hâli: Bu mertebenin hâli ile hâllenmeye çalışmaktır.

Kur’ân-ı Keriym; A’lâ Sûresi (87/14) âyetinde bu hâle işâret vardır.

mulhimme2

“Kad eflaha men tezekkâ”

“Nefsini temizleyen mutlak felâha-kurtuluşa erer.”

Yaşantısı: Nefs-i mülhime’nin iki yüzü vardır, biri levvâmeye diğeri, mutmeinneye bakar. Görünüşü-zâhiri zühd ve takvâ iledir, iç âlemi (bâtını) günah, haddini aşmak, Hakk’tan ayrılmak yolundadır. Kendini beğenme, riyâ, medih edilme zevkidir. Kendini düşünen olup ham sofudur. Nefs-i mülhime’nin belirgin ahlâk ve sıfatları şunlardır.

Ahlâkı şeytânîdir, kibir, kendini beğenme, riyâ, mekr huyudur. Hâli, hîle ve fitnedir, nâsın ahlâkı fiilidir. Nefs-i mülhime, hayra ve şerre kâbiliyetli, ilham ve evhâm mertebesidir.

Rengi:Yeşildir. Bu makâmın anahtarı ve yükselticisi HU ismidir. Mürşî-dinin himmeti irşâdıdır.

Tarikat mertebesinin başlangıcıdır, KABZ ve BAST hâlidir.

Bu hususta kısa bilgi sunmağa çalışalım.

Evvelki hallerde samîmiyyetle çalışmalarına devâm eden sâlik bu mertebede yavaş, yavaş hallerinin değiştiğini müşâhede etmeye başlar. Evvelce farkında olmadığı iç âlemine değişik duygular gelmeğe başlar, bunların bir kısmı (Melekî) ilham, daha çoğu da (Şeytânî) evhâm’dır.

Burada en mühim mes’ele, gelen duyguları ayırd edebilme yeteneğine sâhip olmaya çalışmaktır. Eğer bu başarılırsa şeytânîler bertarâf edilip sâdece melekîlerden faydalanılmaya çalışılır.Buradan geriye dönmemek için tevbe-i NASÛH ile azmedip irâde gücü oluşturulması yerinde olur.

Levvâme mertebesinde Yûnus (a.s.) gibi balığın karnında yaşayan kimse burada balığın karnından çıkıp Nûh (a.s.)ın gemisine binmeye çalışmalıdır. “Nefsini temizleyen mutlak felâha-kurtuluşa erer” beyânıyla belirtilen iç ve dış bünyedeki temizlik, kişinin varlığının hakîkatine doğru yol almasını sağlar.

Nisâ, 4/125

mulhimme3

“Men esleme vechehu lillâhi ve hüve muhsinun”

“Kim vechini-varlığını ALLAH’a teslîm ederse ona ihsân olunur” 

Beyânında belirtildiği gibi daha sıkı bir çalışma ile yoluna devâm eden sâlik, bütün samîmiyyetiyle Hakk’a yönelir. Bu çalışma onda zaman zaman ferahlık, zaman zaman da sıkıntı meydana getirir. Kolay olanı tercih ederse geri döner. Zor olanı tercih ederse daha ileriye gitme yolu açılır. Bu Hakk’ın ihsânıdır ve çok değerlidir. Ancak kendini tanıma yolunda olanlara ihsân olunur.

Yeri gelmişken faydalı olur düşüncesiyle, Mevlânâ (r.a.) efendimizin Mesnevî-i Şerîfi’nin beşinci cildinde mevcûd mevzûumuzla ilgili bir hikâyeyi özet olarak vermeğe çalışalım:

“Geçmiş senelerde Nâsuh adlı bir kişi vardı. “Hamam işçiliği” (Tellâklık) eder, bu sûretle kadınları avlardı. Yüzü, kadın yüzüne benzerdi. Tüyü yoktu. Erkek olduğunu dâima gizlerdi. Kadınların hamamında tellâklık ederdi. Kötülükte, hîlede pek çevikti. Yıllarca böylece çalıştı, kimse onun hâlinden, sırrından bir koku bile alamadı. Çünkü sesi de kadın sesine benziyordu, yüzü de kadın yüzüne. Fakat nefsâniyette pek yüceydi, pek uyanıktı.

Çarşaf giyer başını örter, peçe takardı. Fakat nefsâniyeti azgın bir genç idi. Bu sûretle pâdişâhların kızlarını bile güzelce keseler, ovar, yıkardı. Tövbe etmeye çalışır, fakat kâfir nefs tövbesini bozdurup dururdu. O kötü işli kişi, bir ârifin yanına gidip “benim için duâ et” diye yalvardı. O hür er, onun sırrını anladı ama Hakk hilmi gibi açığa vurmadı. Dudağı kilitliydi ama, gönlünde sırlar vardı. Dudağını yummuştu ama, gönlü seslerle doluydu. Hakk şarabını içen ârifler, sırları bilirler ama örterler. İşin sırlarını kime öğretirlerse de onun ağzını mühürlerler dikerler. Ârif, tuhaf tuhaf güldü de dedi ki:

“A içi kötü adam, bildiğin, gönlünde tuttuğun şeyden, Hakk seni kurtarsın.”

O duâ, yedi göğü de geçti kabûl edildi. O yoksulun işi, nihâyet iyileşti, düzene girdi. Çünkü ârifin o duâsı, her duâya benzemez. Ârif Hakk’da yok olmuştur, onun sözü Hakk sözüdür. Hakk, kendi kendisinden, bir şey isterse, kendi isteğini nasıl reddeder? Ululuk kaynağı Hakk, onu bu lânetleme işten, bu vebâlden kurtarmak için bir sebeb halketti.

Nâsuh, hamamda tası doldururken pâdişâhın kızının küpesindeki incilerden biri kayboldu, ve bütün kadınlar, o inciyi araştırmaya koyuldular. Önce herkesin eşyâsını araştırmak üzere hamamın kapısını iyice kapattılar. Herkesin eşyası arandı, inci bulunmadığı gibi, inciyi çalan da rezîl olmadı. Bunun üzerine üstün körü işi bırakıp herkesin ağzını, kulağını, vücûdundaki bütün delikleri adamakıllı aramaya koyuldular. O sedefi güzel inciyi altta, üstte her yanda araştırmaya başladılar. Hepiniz soyunun, ihtiyar genç herkes anadan doğma soyunsun diye bağrıldı. Sultânın hizmetçileri, o değerli inciyi bulmak için bir bir, herkesi aramaya başladılar.

Nâsuh korkusundan tenhâ bir yere çekildi. Yüzü, korkusundan sapsarı olmuştu, dudakları morarmıştı. Ölümünü gözünün önünde görüyor, sonbahar yaprağı gibi tir, tir titriyordu. Dedi ki:

“Yârabbi, nice defâlar tövbeler ettim, ahdler ettim, sonra onları bozdum. Ben, bana lâyık olanları yaptım. Sonunda da işte bu kara sel, gelip çattı. Arama nöbeti bana gelirse eyvah bana! Kim bilir neler çekecek, ne güçlüklere düşeceğim? Ciğerime yüzlerce kor düştü. Münâcâtımdaki ciğer kokusuna bak. Böyle bir keder, böyle bir gam, kâfirde bile olmasın. Rahmet eteğine sarıldım medet medet! Keşke anam, beni doğurmasaydı, yahûd da beni bir aslan paralasaydı. Rabb’ım, sana düşeni yap. Beni, her delikten bir yılan sokmada. Ne de taş gibi bir canım, ne de demir gibi bir yüreğim varmış. Yoksa bu dertle çoktan erir, kan kesilirdim.Vaktim daraldı, bir an içinde feryâdıma yetiş, pâdişâhlık et. Beni bu sefer de korur, suçumu örtersen ne olur? Her türlü yapılmayacak işlerden tövbe ettim. Bu sefer de tövbemi kabul et de tövbemde durmak için yüzlerce kemer bağlayayım. Bu sefer de kusurda bulunursam artık duâmı ve sözümü dinleme.”

Hem böyle söylenip titremede, hem katre katre gözyaşları dökmede, hem de cellâtların, hâin kişilerin ellerine düştüm diye feryâd etmedeydi.

Hiç bir kötü kişi bu hale düşmesin. Hiçbir mülhit bu feryâda uğramasın diyor. Kendine ağlayıp duruyor, Azrâil’i gözünün önünde görüyordu. Yâ-rabbi, yârabbi diye o kadar söylendi ki; kapı ve duvarda onunla berâber yâ Rabbi, yâ Rabbi demeye başladı.

O yarabbi, ya Rabbi derken birden, inciyi arayanların sesi duyuldu:

“Herkesi aradık ey Nâsuh, sıra sende sen gel.”

Bu sesi duyar duymaz, Nâsuh kendisinden geçti, âdeta bedeninden rûhu uçtu. Harâp duvar gibi çöküverdi. Aklı fikri gitti, cansız bir hâl aldı. Bedeninden amansız bir hâlde aklı gidince sırrı, derhal Hakk’a ulaştı. Bomboş bir hâle geldi, varlığı kalmadı. Hakk, bir doğan kuşuna benzeyen canını, hu-zuruna çağırdı. Muratsız gemisi kırılınca rahmet denizinin kıyısına düştü. Akılsız, fikirsiz bir hale gelince canı, Hakk’a ulaştı. İşte o zaman rahmet denizi coştu.

Can beden ayıbından kurtulunca sevine sevine aslına gitti. Can, doğan kuşuna benzer, ten ona tuzaktır. O, beden tuzağına ayağı bağlı, kanadı kırık bir halde düşüp kalmıştır. Fakat aklı, fikri gidince ayağı açıldı. Artık o doğan kuşu Keykubad’a uçar gider.

Rahmet denizleri, coşunca taşlar bile âb-ı hayatı içer. Zayıf zerre değerlenir, büyür. Topraktan meydana gelen şu döşeme, atlas haline gelir, değerli bir kumaş olur. Yüz yıllık ölü, mezarından çıkar. Mel’un şeytan güzelleşir, hûrîler bile ona haset ederler. Bütün bu yeryüzü yeşerir, kuru sopa meyva verir, tazeleşir. Kurt kuzuyla eş olur. Ümitsizlerin damarları hoş bir hâle gelir, izleri kutlu olur.

Cânı helâk eden o korkudan sonra, “Kaybolan inci buracıkta” diye müjdeler geldi. Ansızın ses geldi; Korku gitti, o değeri bulunmaz eşsiz inci bulundu. İnci bulundu, biz de neş’elere daldık. Müjde verin inci bulundu.

Hamam, halkın bağrışmasıyle, hüzün gitti, feryâdıyle, el çırpışıyle doldu. Ondan. Kendinden geçen, Nâsuh tekrar kendine geldi. Gözü, yüzlerce aydın gün gördü. Herkes ondan helâllık istemekte, herkes elini öpüp durmaktaydı. Senden şüphe ettik, hakkını helâl et. Dedikoduda bulunduk, âdeta etini yedik, diyorlardı. Çünkü o, yakınlıkta herkesten önde olduğu için herkes daha ziyâde ondan şüphe etmişti.

Nâsuh, hâs tellâktı mahremdi. Hattâ Sûltanla rûhları birdi, bedenleri ayrı. Sûltana ondan yakın bir kadın yok. İnciyi aşırdıysa o aşırmıştır. Önce onu aramalı demişlerdi ama yine de hürmet ettiklerinden sona bırakmışlar; aldıysa biraz mühlet vermiş olalım da bir yere atsın bâri, fikrine düşmüşlerdi. Onun için ondan helâllık diliyorlardı, mâzeret getirip duruyorlardı.

Nâsuh, Bu bana Hakk’ın lûtfu, ihsânı. Yoksa dediğinizden beterim ben.  Benden helâllık dilemeye hâcet yok. Çünkü ben, zamâne halkının en suçlusuyum. Bana söylediğiniz kötülükler, bendeki kötülüğün yüzde biridir. Bunda şüphe eden olabilir, fakat bence apaçıktır bu. Kim bende birazcık kötülük biliyorsa muhakkak o bildiği şey, binlerce kötü suçumdan, binlerce pis işimden biridir. Suçlarımı ve kötü hareketlerimi bir ben bilirim, bir de onları örten Rabb’ım. Önce İblis bana hocalık etti ama sonradan o gözümde bir yelden ibâret oldu. Yaptıklarımın hepsini Rabb’ım gördü de göstermedi, bu sûretle de kötülükle yüzümü sarartmadı.Sonra da yine Rabb’ımın rahmeti, kürkümü dikti, canıma can gibi tatlı tövbeyi nasîb etti. Ne yaptıysam yapmadım saydı, bulunmadığım ibâdetleri yapmışım farzetti. Beni selvi ve süsen gibi azâd etti. Bahtım, devletim gibi gönlüm de açıldı. Adımı temizler defterine yazdı. Cehennemliktim, bana cenneti bağışladı. Ah ettim, ahım bir ipe döndü, düştüğüm kuyuya sarktı. O ipe sarıldım, dışarı çıktım. Neşelendim, ferahladım, semirdim, benzim kırmızılaştı. Kuyunun dibinde zebun bir haldeydim, şimdi bütün âleme sığmıyorum. Şükürler olsun sana yâ Rabb’i. Beni ansızın gamdan kurtardın. Tenimin her kılında bir dil olsa da hepsiyle sana şükretmeye kalkışsam yine şükründen âcizim. Şu bahçede, şu ırmakların kıyısında halka “Keşke kavmim beni bilseydi, Rabb’ım beni ne yüzden yargıladı” diye nara atmaktayım dedi.

Ondan sonra birisi gelip Nâsuh’a iltifât ederek dedi ki: Pâdişâhımızın kızı, seni çağırıyor. Ey temiz kişi, pâdişâhın kızı seni istemede, gel de başını yıka. Gönlü, senden başka bir tellâk istemiyor. Onu ovmak, kille yıkamak senin işin.

Nâsuh, yürü yürü dedi, elim işten kurtuldu benim. Senin Nâsuh’un hastalandı şimdi. Yürü, koş, acele bir başkasını bul. Hakk hakkı için benim elim işe varmıyor artık. Kendi kendisine de suç, hadden aştı. Gönlümden o korku, o elem nasıl gider. Ben bir kere öldüm de tekrar dünyâya geldim. Ben, ölüm ve yokluk acısını tattım. Rabb’ıma sağlam tövbe ettim. Canım bedenimden ayrılmadıkça bu tövbeyi bozmam. O mihneti gördükten sonra ancak merkep olanın ayağı, tehlikenin bulunduğu tarafa gider diyordu…..

Böylece hedefi, nefs-i mutmeinne olan gönül ehli ağır, ağır, daha emin adımlarla yoluna devâm eder.

ALLAH (c.c.) seyr halinde olanlara gayret ve kuvvet versin.

Bu mertebenin zikri olan esmâsı verilen sayıda çekildikten sonra, yukarıda belirtilen idrâki ve hâlini ifâde eden âyetlerin en az (33)er def’a çekilmesi bu mertebenin daha iyi yaşanmasına yardımcı olacaktır.

Bu çalışmalar yapıldıktan sonra yine üç İhlâs bir Fâtiha okuyup Peygamber Efendimiz (s.a.v.)in ve ehli beyt hazarâtının rûhlarına hediye eyleyip, o günkü dersimizi bitirmiş oluruz.

Ancak dersimiz daha ileride ise bu duâyı son dersimizin sonunda yaparız diğerleri de böyle devâm eder.

Yukarıda bahsedilen KABZ hâli zaman, zaman gelen sıkılmalar, BAST hâli ise, ortada hiç bir sebeb dahi yok iken, neş’elenme ve genişleme hâlidir.

0